İçeriğe geç

Defterdeki Kan

Bölüm 5 · 6 dk okuma

Defterdeki Kan

Bölüm 5

CERRAHİ MÜDAHALE

"Canavarlarla savaşan kişi, bu süreçte kendisinin de bir canavara dönüşmemesine dikkat etmelidir. Çünkü karanlığa uzun süre bakarsan, karanlık da senin içine bakar."

— Friedrich Nietzsche

Karanlık bana sadece bakmıyordu; benimle konuşuyor, bazen odanın köşelerinden uzanan o simsiyah, gölgesiz elleriyle tenime dokunuyordu. Çivilerle duvara çakılmışım gibi, kıpırdamadan izliyordum onları.

Okul çıkış zili, sınıftaki o et yığınlarının kurtuluş çığlığı gibi kulakları sağır eden bir tonda patladığında, ben hâlâ önümdeki defterde açtığım o küçük, karanlık deliğe bakıyordum. Kurşun kalemin ucuyla sayfayı öyle bir oymuştum ki, altındaki ahşabın kıymıkları görünüyordu. Herkes çantalarını topluyor, fermuarları çekiyor, koridorlara doğru akıyordu. Sadece yürüyen, nefes alan, etten ve kemikten yapılma kuklalardı. Angela yavaşça omzuna astığı çantasıyla bana doğru döndü.

"Xavier, kütüphaneye uğrayacağız, geliyor musun bizimle?" diye sordu.

Bakışlarımı defterimden kaldırmadan önce kalemimin ucunu milimetrik bir yavaşlıkla kağıda bastırdım. Başımı ağır ağır yukarı kaldırıp yüzüne baktım; göz kapaklarım bile kırpışmıyordu. Gözlerinde o her zamanki zavallı, insani şefkat vardı. Bakışları o kadar çiğ, o kadar acizdi ki, sivri bir metali o ıslak göz bebeklerinden birine, tam ortasından saplama ve arkadaki o yumuşak kemiğin kırılış sesini dinleme isteğimi zor bastırdım. O kaba varlığın karşımda dikilişini, nefes alıp verişini bomboş bir ifadeyle izledim. Dudaklarımın kenarı ne bir milim yukarı kaydı ne aşağı, yüzüm adeta donmuş bir mermer gibi hareketsizdi.

"Siz gidin," dedim, sesimdeki o pürüzsüz sakinliği bozmadan. Defterimin köşesini parmak ucumla hafifçe düzelttim. "Burada bitirmem gereken bir taslak var."

Wyatt kafasını salladı. Eiren ise o her şeyi gören parlak gözleriyle bana son bir kez bakıp gülümsedi. O gülümseme, yüzündeki deri ve kas dokusunun kasıtlı bir bükülmesinden farksızdı; o kadar çiğ, o kadar yapaydı ki midemin bulandığını hissettim. Bende bir şeyler keşfettiğini, o zavallı insan zihniyle beni çözebileceğini sanıyordu. Dudaklarının kenarında asılı kalan o kibirli kavis, yüzünden söküp atmak istediğim çirkin bir leke gibiydi. Angela'yı da alarak sınıftan çıktılar. Bakışlarımı tekrar sayfaya indirdim.

Sınıf saniyeler içinde boşaldı. Sıraların arasında asılı kalan o çiğ tebeşir tozu ve ter kokusu yavaşça zemine çökerken, koridorun diğer ucundan beklediğim o kaba, ritimsiz ayak seslerini duydum.

Ryder...

Sırt çantası tek omzuna asılı, gömleğinin üst düğmeleri açık, o yağlı ve kaba yüzüyle sınıfın kapısında belirdi. İçeride benden başka kimsenin olmadığını görünce o iğrenç, kendinden emin sırıtışı dudaklarına yayıldı. O, modern dünyanın evrimleşmeyi unutmuş, tamamen hayvani dürtülerle hareket eden, kesilmeyi bekleyen ilkel bir organizmaydı.

"Ooo, bizim gizemli ucube hala burada mıymış?" dedi, adımlarını benim sırama doğru yönlendirirken.

Her adımında, ayakkabısının kösele tabanı sınıftaki linolyum kaplamada çirkin bir gıcırtı bırakıyordu.

Gıcırtı Sessizlik. Gıcırtı.

Gözlerimi kırpmadan ona baktım. Üzerime doğru yürüyen bir insan değil, sadece etrafı kirleten bir çürüme kütlesiydi.

"Ne o? Yine o aptal defterine gizli gizli bir şeyler mi karalıyorsun?"

Sıramın tam önünde durdu. Gövdesinin yaydığı o ağır, ucuz tütün ve ter kokusu genzimi yaktı. Elini, önümde açık duran defterin sayfasına doğru uzattı; o kaba, kirli parmaklarıyla benim titizlikle çizdiğim, onun kendi boğazının anatomik taslağına dokunmak üzereydi.

Tam o saniyede, floresan lamba bir kez daha sertçe kırpıştı.

Cızzzz.

Sınıfın çiğ ışığı anında katran karası bir loşluğa gömüldü. O cızırtı beynimin içinde bir bıçak gibi yankılandı. Ve tam o karanlık saniyede, Ryder'ın o kaba ve yağlı et maskesi... Eğrildi.

Işık yeniden geldiğinde karşımda duran o organizma... Geometrik olarak kusurluydu... Ryder’ın elmacık kemikleri içeri doğru çökmüş, derisi kuruyup kafatasına yapışmıştı. Gözleri... Gözleri yoktu. Kafatasının içinde iki derin, simsiyah delik açılmıştı ve o deliklerin içinden aşağıya, yanaklarına doğru zift gibi karanlık bir sıvı sızıyordu. Ağzı, çenesine doğru devasa, dikey bir yarık şeklinde ikiye ayrıldı. Dişleri, bir etoburun ağzındaki gibi düzensiz, etrafa fırlamış sivri kemik parçalarına dönüşmüştü. Etraftaki hava bir anda buz kesti, sınıfın duvarları üzerimize doğru daralıyor gibiydi. Karanlık, Ryder'ın bu deforme olmuş, iğrenç bedenini kullanarak doğrudan benim gözlerimin içine bakıyordu.

İçimdeki o çocuksu çaresizlik bir an için kalbimi sıkıştırdı. Nefesim boğazımda düğümlendi. Göğüs kafesimin altında bir şeylerin kırıldığını hissettim. Maskemin arkasındaki o sarsılmaz dahi, bu canavarca gerçekliğin karşısında soğuk bir ter döktü. Korkuyordum. Karanlığın bu yüzünden, zihnimin duvarlarını yıkan bu görüntülerden gerçekten korkuyordum. Tırnaklarımı avucumun içine o kadar sert geçirdim ki etimin yırtıldığını hissettim.

Ama Ryder bunu göremedi. Göremezdi.

Çünkü ne kadar korkarsam korkayım, o porselen beyazlığındaki yüzümdeki o milimetrik maske asla düşmezdi. Gözlerimi onun o gözsüz, zift sızan yüzüne diktim. Aramızda saniyeler süren, zihni felç eden bir bakışma başladı. O bana cehennemi gösteriyordu, bense onun o canavarca yüzünün arkasındaki zayıf noktayı arıyordum. Gitgide dikleştim. Korku, damarlarımda saf bir aside, öldürme arzusuna dönüştü.

Sivri kalemimi sıkıca kavradım.

"Defterime dokunma," dedim.

Sesim bir katilin değil, bir patoloğun laboratuvardaki o cansız kadavraya verdiği soğuk, yankısız bir emir gibiydi. Sesimdeki o insani olmayan, zifiri karanlık frekans, odadaki havayı bile titretti.

Floresan lamba son bir kez güçlüce kırpıştı.

Çat

Işık yerine oturduğunda, o çiğ ve gerçek form saniyeler içinde o sahte et tabakasının arkasına geri gizlendi. Ryder'ın o eski kaba, et yığını yüzüne geri dönerken, göz bebeklerinin dehşetle nasıl devasa boyuta ulaştığını gördüm. Nefes alışverişi hızlanmış, o kaba özgüveni saniyeler içinde un ufak olmuştu. Karşısında duran şeyin kendisinden çok daha büyük bir canavar olduğunu hissetmişti. Elini defterimden sanki yanmış gibi gayriihtiyari geri çekti.

"Sende... sende gerçekten bir sorun var ucube," diye mırıldandı, sesindeki o titremeyi gizleyemiyordu. Bir adım geri çekildi.

Sıramdan yavaşça, bir yılan gibi doğrularak kalktım. Defterimi büyük bir sakinlikle kapattım. Çantamın içine yerleştirirken gözlerim tamamen Ryder’ın boğazına kilitlenmişti. O kaba boynundaki şah damarı, ince derinin altında öyle bir çaresizlikle, öyle delicesine hızla atıyordu ki... O ritmik, çirkin şişip inmeyi izlemekten kendimi alamıyordum. Deri o kadar gergindi ki, altındaki o sıcak, zonklayan kanı görebiliyordum. Oraya sadece tek bir darbe... Parmaklarımın arasındaki o sivri ucu tam o şişkinliğin ortasına sapladığımda derinin yırtılma sesini, metalin etin içine gömülüşünü ve o kaba gövdenin yere yığılırken boğazından çıkacak o hırıltılı nefesi düşündüm. Tek bir saniye, tek bir sert saplama o ritmi sonsuza kadar susturmaya yetecekti.

"Haklısın," dedim, ona doğru büyük bir adımla yaklaşarak. Aramızdaki mesafeyi tamamen kapattım, nefesimi yüzünde hissedeceği kadar yakındım. Saçlarım gözlerimin önüne düştü, mor gözlerim bir yırtıcınınki gibi son kez parıldadı.

"Bir sorun var. Ve bu sorunu çözmek için... küçük bir cerrahi müdahaleye ihtiyacımız var. İlk kesiyi nereye atacağımı çok iyi biliyorum."

O buz gibi bakışlarım ve tamamen boğazına kilitlenen gözlerim karşısında Ryder’ın ilkel beyni tamamen köşeye sıkıştı. Aramızdaki mesafenin kapandığı o saliselik boşluktan faydalanıp elimi ileriye, onun o delicesine atan şah damarına doğru uzattım. Sadece o çılgın ritmi parmak uçlarımla hissetmek, o ince derinin altındaki savunmasız canlılığı doğrudan yakalamak istiyordum. İşaret parmağımın ucu, o zonklayan sıcaklığın tam üzerine, o gergin et parçasına hafifçe değdi.

Ona dokunduğum an, sanki elektrik çarpmış gibi irkildi. Boğazındaki parmak ucumun sıcaklığı onu tamamen dehşete düşürmüştü. O korku ve kapana kısılmışlık anında, içindeki o hayvani dürtüyle ileri doğru atıldı. İri ve terden ıslanmış elleriyle göğsümden beni sertçe geriye doğru itti; o kadar kontrolsüzdü ki sırtım arkamdaki sıraya gürültüyle çarptı.

"Siktir git lan oradan! Orospu çocuğu... Sende harbi sakatlık var ucube!" diye kükredi. Sesindeki o yırtılmayı ve korkuyu gizlemek için avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Beni itmiş, o temastan kaçmış olması bile onu rahatlatmadı. Arkasına bile bakmadan kapıya doğru tökezledi ve sınıftan deliler gibi fırladı. Göğsümde bana temas ettiği noktaya ve ardından onun boğazına değen parmak ucuma baktım; tiksinti ve büyülenmişlik arasında tekinsiz bir his tüm vücuduma yayıldı. Koridorda yankılanan o ağır, ritimsiz ayak sesleri ise tuzağa kısılmış ve can havliyle kaçan bir hayvanın aciz çırpınışlarından farksızdı...

Bölüm sonu

2 yorum