İçeriğe geç

Defterdeki Kan

Bölüm 4 · 6 dk okuma

Defterdeki Kan

Bölüm 4

ET YIĞINI

İlkokul bahçesindeki o eski meşe ağacının altına sığınmış plastik masayı, üzerindeki reçine lekelerine kadar hatırlıyorum. Dokuz yaşındaydım. O zamanlar zihnimdeki bu devasa sessizlik, dışarıdan sadece "aşırı utangaçlık" olarak okunuyordu. İnsanların gözlerinin içine bakmaktan korktuğumu, utancımdan yanaklarımın kızardığını sanıyorlardı.

Oysa ben sadece, onların o anlamsız el kol hareketlerinin, göz kırpma hızlarının ve konuşurken dudak kenarlarında biriken o beyaz tükürük salgısının midemi bulandırmasına katlanamıyordum. Kendi içime kaçıyordum, çünkü orası çok daha düzenli ve simetrikti.

Angela, Wyatt ve Eiren’ı ilk kez o masada, ellerindeki renkli boya kalemleriyle resim yaparken görmüştüm.

"Hey, Xavier! Neden orada tek başına duruyorsun? Gelsenize bizimle boyama yapalım!"

Angela’nın dokuz yaşındaki sesi, şimdiki sesine göre çok daha tiz, detone bir frekanstaydı. Ön dişlerinden biri henüz yeni uzuyordu ve konuşurken o boşluktan sızan havanın çıkardığı fısıltı sesini mikroskobik olarak duyabiliyordum. Yanlarına gidip sandalyenin tam ortasına, omurgamı doksan derecelik bir açıyla sabitleyerek oturdum.

"Ben boyama yapmam," demiştim pürüzsüz bir çocuk sesiyle. "Ben sadece çizerim."

Wyatt, o zamanlar da yaşıtlarına göre hantal ve iri bir organizmaydı. Elindeki mavi pastel boyayı o kadar sert bastırıyordu ki, kağıdın altındaki ahşap masanın lifleri zangırdıyordu. Onun bu kontrolsüz gücü, o yaşta bile zihnimdeki o estetik algısını zedeliyordu. Boyanın kağıtta çıkardığı o gıcırtı sesi, beynimin arkasında küçük bir karıncalanmaya sebep oluyordu. Gözlerimi onun pastel boyayı tutan tombul parmak boğumlarına dikmiştim. Derisinin altındaki kılcal damarların o yaşta bile ne kadar yüzeye yakın olduğunu görebiliyordum.

"Bakın, ben ne çizdim!" diye bağırmıştı Eiren, kağıdını havaya kaldırarak. Büyük, sarı bir güneş ve altında yeşil pencereli bir ev çizmişti. Güneşin ışınlarını çizerken sağ gözünü hafifçe kısıyor, o parlak göz bebekleriyle kağıda bakıyordu.

Herkes onun çizimine bakıp gülerken, ben masanın üzerindeki kurşun kalemimi elime almıştım. Kağıdın en köşesine, o meşe ağacının yapraklarından birinin üzerindeki damar ağını çiziyordum. Yaprağın üzerindeki her bir milimetrik çizgiyi, ana damardan ayrılan o kılcal yolları en ince detayına kadar kağıda işliyordum. Diğer çocuklar resmi bitirip bahçede koşmaya başladığında bile ben o masada kalmıştım.

Öğretmen yanıma gelip çizdiğim o yaprağa baktığında yüzünde tuhaf, donuk bir ifade belirmişti. Dokuz yaşındaki bir çocuğun, bir yaprak damarını bir tıp kitabındaki anjiyo haritası kadar kusursuz ve soğuk çizebilmesi onu ürkütmüştü.

"Çok... çok detaylı olmuş Xavier," demişti, elini omzuma koymak üzereyken.

O zaman da tıpkı şimdiki gibi kendimi geriye çekmiş, saçlarımın yüzüme düşmesine izin vermiştim. Utangaç olduğumu sanıp gülümsemişti. Bilmiyordu ki, o yaşta bile içimdeki o mimiksiz boşluk, onların bu dünyadaki varoluş biçimlerini parça parça analiz ediyordu. Angela’nın solaklığını, Wyatt’ın zamanı geçirme hantallığını ve Eiren’ın her şeyi gördüğünü sanan o parlak gözlerini ilk o öğle arasında, o reçineli masada kaydetmiştim zihnime.

Göz kapaklarımı kırpıyorum.

Lise sınıfının o gürültülü gerçekliği, o dokuz yaşındaki masanın üzerine bir sis gibi çöküyor. Kurşun kalemimin kırık ucuna bakıyorum.

Geçmiş, zihnimdeki o kusursuz anatomi haritasının sadece ilk sayfalarıydı. Şimdi ise sayfaları çevirme ve o haritayı gerçek kanla doldurma zamanı gelmişti.

Koridorun diğer ucundan, o kaba, çiğ sesiyle etrafa emirler yağdıran Ryder’ın ayak sesleri yaklaşıyordu. Sinek, ağa doğru yürüyordu.

Öğleden sonraki biyoloji dersi başladığında, sınıfın üzerine o yemek sonrası ağırlığı çökmüştü. Ön sıralardaki organizmaların nefes alışverişleri ağırlaşmış, başları öne doğru düşmeye başlamıştı. Hocanın tahtaya tebeşirle çizdiği hücre bölünmesi şeması o kadar ilkel ve hatalıydı ki, gözlerimi tahtadan ayırıp önümdeki defterin boş sayfasına sabitledim.

Zihnim, Ryder için bir geometri arıyordu.

0.7 kalemin arkasına basıp yeni bir uç çıkardım. Sayfanın tam ortasına Ryder’ın o geniş, yağlı yüz hatlarını karalamaya başladım. Kulaklarının kafatasına tutunma açısı, o kaba çenesi...

Kalemimin ucunu kağıda her bastırdığımda, onun hangi arterini ne kadarlık bir basınçla keseceğimi hesaplıyordum. Onu hemen yok etmek istemiyordum. Önce o kaba ses tellerinin neşterin ucuyla buluştuğunda nasıl pürüzsüz bir sessizliğe bürüneceğini görmeliydim. Taslağın üzerine kurşun kalemle sert, dikey çizgiler attım. Bir kafes gibi.

"Evet, bu evrede kromozomlar ekvatoral düzleme dizilir..."

Biyoloji hocasının sesi birden boğuklaştı. Sanki suyun altından konuşuyormuş gibi, kelimeler birbirine geçmeye başladı. Sınıftaki floresan lambanın cızırtısı o kadar yükseldi ki, ses duvarı zihnimde çatladı.

Bakışlarımı defterden kaldırıp ön sıramda oturan Wyatt’a çevirdim.

Tam o saniyede, gerçekliğin dokusu önümde eğrildi.

Wyatt’ın hantal omuzlarının üzerindeki o kaba kafası yavaşça bana doğru döndü. Ama dönen şey bir insan yüzü değildi. Gözleri, burnu ve dudakları sanki yaş bir kil kütlesiymiş gibi dalga dalga birbirine karışıyordu. Önce göz pınarları aşağıya, yanaklarına doğru aktı; ardından burnunun kemik yapısı tamamen silinerek pürüzsüz, bembeyaz bir et parçasına dönüştü. Dudakları, o çirkin cildinin içinde eriyerek yok oldu. Karşımda, yüz hatları tamamen silinmiş, teni jiletle kazınmış gibi dümdüz ve pürüzsüz olan tekinsiz bir et yığını duruyordu.

Bunun zihnimin bana oynadığı bir oyun olmadığını biliyordum. Dünya, diğer o et yığınlarının gördüğü gibi düz ve basit bir yer değildi; bazen eğriliyor, kırılıyor ve altındaki o çiğ, çıplak gerçeği kusuyordu. İnsanların yüzlerinin silinmesi ya da etlerinin erimesi benim için sıradan, küçük anomalilerdi. Beni ürpütmüyorlardı bile. Bir parazitin yüzünün pürüzsüz bir kil kütlesine dönüşmesi, onun anatomik olarak değersizliğini pekiştirmekten başka ne işe yarardı ki?

Ama her zaman böyle sakin geçmiyordu.

Bazen, o gecenin karanlığında ya da bodrum katının o yalnız sessizliğinde karşıma çıkan o diğer şeyler... Gerçekliğin o büyük, devasa kırılmaları... Onlar içimdeki o sarsılmaz kaleyi bile sarsacak kadar tekinsizdi. O anlarda hissettiğim o saf, felç edici korku, kurbanlarımın masada hissettiği şeyle neredeyse aynıydı. O büyük dehşet anlarında tırnaklarımı etime geçirdiğimi, saçlarımı derimden söküp çektiğimi, o donuk maskemin arkasında çocuksu bir çaresizlikle titrediğimi kimse bilmiyordu.

Fakat şu an, sınıfın bu çiğ floresan ışığı altında yaşanan bu küçük yüz silinmesi, içimdeki o buz dağını yerinden oynatamazdı. Tepkisizdim, çünkü bu kadarı benim dünyam için normaldi.

Normal bir insan bu manzara karşısında çığlık atar, geriye doğru sıçrar ya da gözlerini ovuştururdu. Bense sadece izledim. Yüzümdeki o boş, ruhsuz maskede tek bir kas bile kıpırdamadı. Göz kapaklarımı bile kırpmadım. Kalbimin dakikada altmış iki olan o ritmik atışı bir milisaniye bile hızlanmadı. Benim için fark etmezdi. Wyatt’ın bir yüzünün olup olmaması, onun etten ve kemikten oluşan bir organizma olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Yüzü silinmiş haliyle bile, ensesindeki o kalın omurganın kütle çekim merkezini hesaplamaya devam edebiliyordum.

Ona tamamen tepkisiz, bomboş mor gözlerimle bakmaya devam ettim.

Birkaç saniye sonra, Wyatt’ın yüzündeki o eriyen et dalgası duruldu. Silinen hatlar, grafit maddesinin kağıtta dağılması gibi yavaşça eski yerine oturdu. Wyatt, o kaba ve hiçbir şeyden haberi olmayan gözleriyle bana bakıyordu.

"Xavier? Kalemtıraşın var mı acaba..?" diye fısıldadı, yüzündeki o ilkel hatlarla.

"Hayır," dedim. Sesimdeki o buz gibi, pürüzsüz ton sınıfın loş havasına yayıldı.

Wyatt önüne döndü. Zihnimin duvarlarında oluşan o küçük çatlak, Ryder’ın planına odaklanmam için bana kusursuz bir kapı açmıştı. Gerçeklik bazen fazla gürültülü oluyordu ve zihnim o gürültüyü bu tarz görsel kırılmalarla temizliyordu.

Bakışlarımı tekrar defterime indirdim. Ryder’ın çiziminin tam boğaz kısmına, kurşun kalemin ucunu öyle bir sapladım ki, grafit maddesi kağıdın liflerini yırtarak arka sayfaya geçti. Sayfanın arkasında küçük, derin ve karanlık bir delik açılmıştı.

Ryder organizmasının o deliğe düşmesi için sabırsızlanmıyordum. Çünkü biliyordum ki, en kusursuz katliamlar, zihindeki o halüsinasyonların soğukluğunda demlenirdi

Bölüm sonu

2 yorum

  • İlk olarak bence Xavier'in anaokulundan beri böyle olması çok sıradışı. İkinci olarak Ryder ile Wyatt ın ortak yönleri tombul olmaları fakat Xavier Wyatt la ilgili plan kuramıyor fakat Ryder ile kolayca kuruyor. Geri kalanı ile güzel bir bölümdü ve devamını merak ediyorum

  • Bu bölüm Xavier'i benim gözümde çok daha katmanlı bir karaktere dönüştürdü. Çocukluk anılarıyla bugünün paralel ilerlemesi çok etkileyiciydi. Özellikle "Kendi içime kaçıyordum, çünkü orası çok daha düzenli ve simetrikti." ve "Gerçeklik bazen fazla gürültülü oluyordu..." cümleleri tam anlamıyla altı çizmelikti. Karakterin dünyayı algılayış biçimi rahatsız edici ama aynı zamanda büyüleyici. Bilimsel detayların anlatıcı sesine hizmet etmesini de çok sevdim. Bence sadece bazı anatomik betimlemeler biraz seyreltilirse tempo daha da güçlenir. Onun dışında atmosferi çok güçlü, akılda kalan bir bölümdü. Devamını merak ediyorum. 🖤👀