İçeriğe geç

Defterdeki Kan

Bölüm 6 · 5 dk okuma

Defterdeki Kan

Bölüm 6

SAAT TIKIRDIYOR

1 yıl önce...

Kapı, paslı menteşelerinin o iğrenç, kemik gıcırtısını andıran çığlığıyla üzerime kapandığında, dünyadaki tüm ışık tek bir saniyede can verdi. Kilidin yuvasına otururken çıkardığı o ağır, metalik dişli sesi, zihnimde bir giyotin gibi düştü; geriye sadece mutlak bir hiçlik kaldı.

"Orada biraz felsefe yap bakalım, garip çocuk!"

Ryder’ın kapının arkasından gelen o çiğ, etçil kahkahası kalın ahşaba çarpıp boğuklaştı, o ıssız bodrum koridoruna bir veba gibi yayılarak uzaklaştı. Adım sesleri yavaşça silinirken, zifiri karanlığın tam göbeğinde, kendi çürüyen zihnimle baş başa kalmıştım.

Zaman pıhtılaştı, ağırlaştı ve üzerime sızan lağım suları gibi çöktü.

Sırtımı duvarın soğuk, nemli betonuna yaslayıp dizlerimi göğsüme doğru çektim. Normalde ne insanların o sığ, acınası dünyası ne de fiziksel acı benim etten duvarlarımı aşabilirdi. Ben donuktum. Ben taştan farksız, sarsılmaz bir iradeye sahiptim. Ama bu karanlık farklıydı; sığınabileceğim, kendimi saklayabileceğim tek bir kör nokta bile bırakmıyordu. Gözlerimi ne kadar açarsam açayım, karanlık aç bir parazit gibi göz bebeklerimden içeri sızıyor, beynimin en saklı, en mahrem köşelerini zorla ele geçiriyordu.

Kalbimin ritmi, kulak zarlarımı patlatmak isteyen vahşi bir hayvanca gümlemeye döndü. Göğsüm daralıyordu, kaburgalarım içeri doğru bükülüyordu. İğrenç bir his göğsüme tünedi: Saf, çiğ ve ilkel bir korku. İradem, parmaklarımın arasından sızan bir sıvı gibi benden kayıp gidiyordu.

Birden, odadaki o mezar sessizliği çatladı.

Karanlığın içinden görünmez, buzdan dokunaçlar uzandı üstüme. Ellerimi, ayaklarımı kımıldatamıyordum. Vücudum, eti ve kemiği canlı canlı sızlatan metal bir sandalyeye çakılmıştı. Nefesim gırtlağımda düğümlenip tamamen kesilmek üzereyken, tam karşımdaki zifiri karanlık, sıcak mürekkep gibi eriyerek kusurlu bir şekil almaya başladı.

Bir siluet belirdi.

Gölgelerin arasından sıyrılıp bana doğru yürüyen figür, o pürüzsüz, insanlıktan uzak ve çiğ çizgileriyle kendi karalama defterimden, o karanlık çizimlerimden fırlamış gibiydi. Figür karanlıktan sıyrılıp üzerime doğru eğildiğinde, ruhumun en diplerinde bir yerlerin cam gibi paramparça olduğunu duydum. Bana bakan o gözlerde hiçbir duygu, hiçbir acıma kırıntısı, hatta insani bir parıltı bile yoktu.

Karşımdaki katil, bendim. Kendi kusursuz, sadist ikizim... Ryder’ın dışarıdaki o pis, yapışkan kahkahası zihnimdeki bu ikizin yüzüne canlı bir maske gibi oturduğunda, aralarındaki o habis bağı; Ryder’ın benim zihnime yaptığı bu tecavüzün asıl cezasını o an anladım.

Katil benliğim, sandalyede çaresizce çırpınan, nefesi tükenen bana doğru sinsice, neredeyse aşıkane bir şehvetle eğildi. Elinde, içi simsiyah bir nefret ve çürümeyle dolu olan o şırınga parıldıyordu. İkizim, şırınganın o sivri, ölümcül metal ucunu aniden boynumun üzerine bastırdı.

Acıyı hissettim; soğuk ve gerçekti. Metalin o kör soğukluğu derimi delip etime gömülürken, katil olan ben, kurban olan benim saçlarımdan geriye doğru gaddarca asıldı. Başım arkaya düştü, boyun kemiklerim çıtıradı, gözlerim tavandaki o dipsiz karanlığa dikildi. İkizim şırınganın pistonunu sonuna kadar itti. Kara zehir damarlarıma bir alev gibi sızarken, baş parmağını gırtlağıma bastırıp nefes borumu ezmeye başladı.

Kendi ellerimle boğuluyordum. Kendi parmaklarım beni yok ediyordu. Soluğum tamamen kesilirken, bilincimin son çırpınışıyla tırnaklarımı beni boğan o katilin, yani kendimin bileğine geçirip eti parça parça—

Bir avı tüketmeden önceki o izleme süreci, en az infazın kendisi kadar haz vericidir. Avının senden habersizce nefes alması, yarın giyeceği kıyafeti planlaması, bir sonraki öğünde ne yiyeceğini düşünmesi... Oysa onun geleceği çoktan senin iki parmağının arasındaki grafit lekesine indirgenmiştir. O yaşayacağını sanırken, sen onun ölüm geometrisini çoktan bitirmişsindir.

Ryder sınıftan o alelacele, korkak adımlarla kaçarken arkasından koşmadım. Acele etmek, ilkel organizmaların refleksidir. Ben adımlarımı onun panik frekansına değil, kendi içimdeki o buz gibi saate göre ayarlamıştım. O günden sonraki kırk sekiz saat boyunca, Ryder koridorlarda ne zaman boy gösterse, bakışlarım onun üzerinde görünmez bir neşter gibi gezindi.

Onu bir gölge gibi takip ediyordum. Ama o bunu sıradan bir insanın hissedeceği şekilde fark edemiyordu. Koridor köşelerinde saklanmıyordum ya da onu bir sapık gibi dikizlemiyordum; ben sadece onun biyolojik ritmini çıkarıyordum. Her teneffüste, kantin sırasındaki o kaba cüssesini, arkadaşlarına bağırırken boyun kaslarının aldığı o çirkin gerilimi, merdivenleri çıkarken hangi ayağına daha çok yük bindirdiğini mikroskobik olarak kaydediyordum. Bir patolog, inceleyeceği dokuyu sabitlemeden önce onu her açıdan izlemelidir.

Öğle aralarında okul bahçesinin en kuytu köşesindeki o duvara yaslanıyor, gözlerimi kırpma ihtiyacı bile duymadan onun o kaba bedenini süzüyordum. Sol cebimde, o küçük cam tüpün içinde sallanan şeffaf sıvı duruyordu. Özenle hazırladığım, dozajını mikrogramı mikrogramına hesapladığım o özel anestezik madde... Bir yetişkinin sinir sistemini tam yedi saniyede felç edecek, bilincini tamamen açık bırakırken kaslarını bir mum gibi eritecek o nefis, berrak formül.

Şırınganın o çelik iğnesi cebimde tenime değdikçe, içimdeki o büyük halüsinasyonların yarattığı o karanlık eller tamamen uyuşuyor, zihnim mutlak bir sessizliğe bürünüyordu.

İşte o uzun izleme seanslarından birinde, okul bahçesindeki o eski çeşmenin başında arkadaşlarına hava atarken, kimsenin asla fark edemeyeceği o çok küçük detayı yakaladım.

Ryder gülerken kafasını geriye doğru attığında, beyaz okul gömleğinin açık düğmesinden köprücük kemiğinin hemen altı görünmüştü. Sağ köprücük kemiğinin üç santim altında, derinin hemen yüzeyinde, hafif kabarık ve koyu renkli, sanki bir cerrahi müdahaleden kalma eski bir dikiş izi ya da tuhaf bir doğum lekesi vardı. Tam bir haç işaretini andıran, milimetrik bir deformasyon. Sıradan bir göz oraya baksa sadece kir ya da basit bir ben görürdü. Ama benim gözlerim o mor deliğin arkasından baktığında, o izin altındaki arter damarının nasıl düzensiz pompalandığını, o lekenin etrafındaki dokunun ne kadar hassas olduğunu anında sezmişti. O küçük haç işareti, onun anatomisindeki en zayıf, en kusurlu koordinattı. Zihnim o noktayı kırmızı bir hedef gibi işaretledi.

"Yarın basketbol maçından sonra soyunma odasında bekle, formaları teslim edeceğiz," diyordu beden eğitimi hocası koridorda Ryder’a doğru.

O sırada sıramda oturmuş, kurşun kalemimle defterimin kenarına küçük, dairesel çizgiler atıyordum. Kulaklarım bu cümleyi yakaladığı an kalbimdeki o ritmik ritim tek bir milisaniye bile şaşmadı.

Soyunma odası. Maç sonu.

Herkesin bir an önce eve gitmek için can atacağı, o ağır ter ve nem kokusunun sinerek duvarları kaplayacağı, okulun en alt katındaki o kör nokta. Ryder’ın o iri cüssesinin en yorgun, laktik asitle dolmuş kaslarının en çaresiz olacağı an. Zihnimdeki o satranç tahtasında Ryder’ın piyonu, tam da olmasını istediğim o karanlık kareye doğru kendi ayaklarıyla yürüyordu.

"Xavier? İyi misin? İki saattir aynı sayfaya bakıyorsun."

Angela’nın sesi sağ tarafımdan yükseldiğinde kafamı yavaşça ona doğru çevirdim. Gözlerindeki o zavallı merakı izledim. Önümdeki sayfada Ryder’ın o hantal silueti ve köprücük kemiğinin altına kurşun kalemle sertçe bastırarak çizdiğim o küçük haç işareti duruyordu. Kalemin ucu tam o haçın ortasındaydı.

"Çok iyiyim," dedim, sesimi o uysal frekansa sabitleyerek. "Sadece... taslağın son rötuşlarını yapıyorum. Yarın tamamen bitecek."

Angela gülümsedi ve önüne döndü. Onun vadesine daha çok vardı. Ama Ryder için saat tıkırdıyordu. Cebimdeki o soğuk cam tüpü parmak uçlarımla kavradım. Yarın o soyunma odasının loş ışıkları altında, gerçeklik bir kez daha eğrilecekti. Ve ben o karanlığın içinden çıkıp şırınganın o çelik ucunu onun o yağlı boynuna, tam da o zayıf lekesinin koordinatına sapladığımda, Ryder zihnimdeki o bodrum katının kapısını kendi kanıyla aralayacaktı.

Kurban son saatlerini yaşıyordu. Ve cellat, büyük bir sabırla karanlığın çökmesini bekliyordu.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Nasıl bu kadar güzel yazabiliyosun gözümde canlanıyo yemin ediyorum