İçeriğe geç

Daydream

Bölüm 7 · 11 dk okuma

Daydream

Bölüm 7

Çocukluk

" Arzularının sınırını koruyamayanlar, namaglûp olmaya mahkûmdur."

Cocoa

(Foo Fighters-The Pretender / Bölüm şarkısı)

Fransa/Orlèans/ 18.35

Tarihi yapıları ile ünlü olan Orlèans, akşam olmasına rağmen tüm doğaseverliği ile parlıyordu. Baharın esintilerini taşıyan çiçekler sokakları süslemişti. Ándre bu tarih kokan sokaklardan geçince huzurlu hissediyordu. Böyle rahatlamak hoşuna gitmişti. Uzun bir ara. Karısı da yanında yoktu. En son kavgalarından dolayı eve geldiklerinde Patrice sanki o adamla flörtleşmemiş gibi üzerine trip atmıştı. Ándre ise aşırı sinirlenmekten kendini alıkoyamadı. Bu halini gören Patrice, geceyi sessiz bitirmeye mahkûmdu. Bunun üzerinden 2 hafta geçmişti bile. Ándre de arabaya atlayıp 2-3 saat uzaklığındaki Orlèans'a gelmişti. Küçük kaçamaklar normalde hayatında daha azken artmaya başlamıştı. İşinden, evinden kaçmak bir nevi ruhunu dağıtmakla aynı şeydi. Arabayla yolda giderken, yolu sorduğu insanlarla sohbet etmek veyahut bir yere oturduğunda tanıştığı insanlardan keyif almaya başlamıştı. Gittiği yerlerin izlerini taşıyordu sanki insanlar. Onları kitap gibi okudukça daha ufku genişliyor ve bundan memnun oluyordu. Burada bahsedilen ünlü bir şaraphaneyi arıyordu Ándre. Burada kuytu köşede ağaçların içinde kalmış bu restoran, ilgisini çekmişti. Ayrıca yemekleri de şarap gibi ünlüydü yerli arasında. Ormanlık alanda sağ soluna baktı. Hiçbir tabela görmüyordu. İnsan da etrafta görünmüyordu. Telefonda haritalardan kaybolup kaybolmadığına baktı. İki saniyeliğine gözlerini yoldan ayıran Ándre, bir çığlık duymasıyla ani bir fren yaptı.

"Ah!"

Ándre ormanda karanlıkta patlayan araba farlarından hiçbir şey göremiyordu. Hızlıca emniyet kemerini çözdü. Birine çarpmış olmanın olasılığı ile kalbi çok hızlı atmaya başlamıştı. İyide yolda az önce kimsecikler yoktu. Ándre, arabanın önüne geçti. Yerde uzanan kızıl saçlı bir genç vardı. Bisikleti biraz uzağa doğru fırlamıştı. Hemen yere eğildi. Kolunu tutup, yüzünü kendine doğru çevirdi. O sırada çok yaşadı. Çünkü böyle bir yerde asla karşılaşacağını düşünmediği biri vardı. Ve en kötü kolunda eline kadar çizikler vardı.

" Jean! Beni duyuyor musun?! İyi misin? Acıyan, ya da yaralandığın bir yer var mı? Hay!"

Jean sersemlemişti. En son babasının restoranına mantarları götürüyordu. Sonra bir anda ayağına dikenli bitki takılmıştı. Ondan kurtulmaya çalışırken, çok kullanılmayan bu yoldan geçen bir araba ile çarpışmıştı. Vücudunda hafif çarpışmadan dolayı ağrıyan bir diz ve çizilmiş kol ve ellere sahipti. İşin garibi şefinin sesini duyuyordu. Şef Ándre'ye aşırı hayran olan Jean, artık gaipten onun seslerini duymaya başlamıştı sanki. Gözlerini açmaya çalıştı. Ama onu sarsıp uyandırmaya çalışan bir tanıdık ses duyuyordu. Elini kaldırmaya çalıştı. Çizikler acıyordu. Ama karşıdaki ısrarla konuşup, onu sarsmaya devam ediyordu. Kısık ama tiz bir sesle konuştu Jean.

"Eh yeter, sallama be beni!"

Ándre ağzı açık başını kaşıyıp oturur pozisyona gelen Jean'e baktı. Şaşırmıştı. Jean'nin bu taraflarını bilmiyordu. Jean suratını sıvazladı. Aptal aptal bakındı etrafına. Sonra onu izleyen kişiye baktı. Önce gülümsedi. Çünkü karşısında sırtına farların geldiği, yarı endişelenmiş yarı onu şaşkınca izleyen şefi vardı. Kesin rüyaydı. Şefin burada ne işi olacaktı. Aptal aptal gülümsemeye devam etti ama Ándre kolundaki çiziklere bakmak için kolunu çekti.

"Jean, iyi misin? Herhangi bir yerinde acı var mı? Nefes alabiliyor musun? Burada nerede ki en yakın hastane? Jean cevap verebilir misin?"

Jean bir anda kolundaki çiziklere bakan kişinin Şefi Ándre olduğunu fark etti. Az önce ona bağırdı da aklına geldi tabi. Şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Bu gerçekten oydu! Gözlerini bir kaç kere kırpıştırdı. 'Bu adamın benim köyümü orada işi ne? Bu bir rüya mı?' diye düşündü içinde o sırada kekeleyerek konuştu.

"Ş-şef Á-Ándre?"

"Ah, Jean! İyi misin? Tanrım çok özür dilerim! Gerçekten, önüme bakmıyordum ormanda bir restoran arıyordum. Buraları çok bilmediğim için kayboldum sandım. Ama cidden önüme bakmadım, ah! Özür dilerim sen iyi misin?! Ne diyorum ben! Hemen hastaneye gidelim. Burada hastane nerede biliyor musun ?"

Şimdi mutluluktan ağlayacaktı Jean. Şefi bir o yemek konusunda incelik yapmıştı. Ama şimdi ise onun için endişeleniyordu! Gerçekten o kadar mutluydu, ağlamaya başladı. Onu bu halde gören Ándre daha da panik oldu. 'Gerçekten canı çok mu yanıyor?'

Ándre ayağı kalktı. Jean ağlamasını durduramıyor belki de olayın şokunu üzerinden hâlâ atamamıştı. Ándre bisikletinin oraya gidip bisikleti kaldırdı. Bisiklettin gövdesi biraz yamulmuştu ayrıca yere sepetten düşen truffle (trüf) mantarlarını gördü. Mantarları poşete doldurdu. Bisikleti kaldırdı ve Jeep'in bagajına yerleştirdi. Bunları o kadar hızlı hareketlerle yapmıştı ki o bile kendine şaşırdı. Jean mutfağında ki en küçük kişiydi. Kendi hatası yüzünden, Jean'de bir yara bırakmak istemiyordu. Jean oturdu yerde kalakalmış ona yaklaşan şefini izliyordu.

" Jean, kalkabilecek vaziyette misin?"

Jean cevap veremiyordu. Ándre hemen Jean'in bir kolunun altına girip onu zor da olsa kaldırdı. İnce uzun boylu birine göre hafif yapılıydı. Jean kalp krizi geçirecekti şimdi. Gerçekten cennete mi gitmişti ki, şefi ona bu kadar yakın davranıyordu?

Jean düşünce âlemindeyken, Ándre onu ön koltuğa oturtmuş, ehliyet kemerini takmış dahası arabayı çalıştırmıştı bile. Ándre sabitlediği telefonun orta tuşuna uzunca bastı.

" Siri, bulunduğum mevkiye en yakın hastaneyi göster."

" Orélans, hastaneleri gösteriliyor."

Siri tok sesiyle yakın civarlardaki hastaneleri göstermeye başladı. O sırada Jean düşünce havuzundan bir anda çıktı. Ağlaması durmuştu. Olayın farkına vardı. Hayran olduğu adamın önünde az önce ağlamıştı, onun arabasındaydı. Arabasına çarpmıştı. Hatta onu taşımış, etrafı toplamıştı. Çok mahcup hissederek şefine döndü.

" Şey, şef..."

Kaşlarını çatmış karşısında ki yola odaklanmıştı.

" Şef."

Jean'in sesi mırıltılıydı. Jean sesini düzeltti ve daha yüksek bir sesle seslendi.

"Şef Ándre!"

Ándre bir anda odağı olan yoldan Jean'in sesi ile uyandı. Şaşkın yana baktı. Bugün Jean, tanıdığı o ürkek halinde değil gibiydi.

" Ah iyi misin ?"

"Şey teşekkür ederim. Gerek yoktu bu kadar zahmete."

"Zahmet? Jean olayın şokundasın sanırım. Sana çarptım yavrum ben. "

" Ah, hayır hayır şef! Ben ayağıma giren dikenle uğraşıyordum. Arabayı görmeliydim. "

"Ciddi misin sen?"

Ándre kaşları çatık Jean'e baktı. Jean, şefinin kızlığını düşündü. Korkarak ve kekeleyerek cevap verdi. Yüzünden terler akıyordu.

"Ö-özür dilerim şef. B-ben y-yanlış bir şey mi dedim? "

Ándre Jean'in bu halini görünce sinirle arabayı durdurdu. Kafasının ellerinin arasına alıp koca bir iç çekti. Jean bu halini ilk kez görüyordu. Ne oldu? Arabadan mı inderecekti yoksa? Ándre, Jean'e döndü. Gözündeki korkuyu gördü. O adeta korkak bir ceylan gibiydi. Kendine sinirliydi Ándre. Bu çocuk ona hayran biriydi. Arabayla ona çarpmıştı ve hala özür dileyen nazik bir insandı.

" Jean. Sen bir hata yapmadın. Hatta hata yapmamana rağmen benden özür diliyorsun. Asıl benim senden çokça özür dilemem lazımdı. Şuan sana araba çarpmışkrn bir bu kadar kibar olabilirsin? Tanrı aşkına beni dövmen gerekirdi..."

Jean gözlerini kırpıştırdı. Şaşkın bir sesle sesi biraz yüksek çıkmıştı.

" Sizi dövmem mi?! Ş-şef sen ne diyorsun?"

Ándre onun bu şapşal halini görünce dayanamayıp gülmeye başladı. Artık Jean'in kafası daha da karışıktı. Ándre'nin gözünden yaş gelene kadar güldü. Sonra konuyu değiştirdi. Aynı zamanda arabayı tekrar çalıştırdı.

"Truffle (trüf) mantarı ile ne yapacaktın?"

" Mmhh, çorba. Babamın bir tarifi var. Zamanı gelince mantarın yapar. "

" Baban da mı bizim sektörden?"

Ándre'nin sorduğu soruyla, gözleri parlayan Jean şakımaya başladı.

" Eskiden şefmiş İtalya'da. Babamdan geçti diyebilirim. Beni çok döverdi bir şeyi doğru yapmadığımda. Ama her şeyden sıkılıp, restoran açtı. O gittiğiniz ormanlık yerde. "

Ándre, Jean'e baktığında gerçekten küçüklüğünü görüyordu. Tebessüm etti. Ama sonra kafasına dank etti.

" Bir saniye, ormanlıkta şaraphane ile bağlantısı var mı?"

"Ha?

"Restoran vardı orada ben onu arıyordum."

"Bizim restoranı mı?"

"He?"

"Ha?"

Ándre ile Jean birbiri ile dikiz aynasından bakıştılar. Sonra ikisi de kendilerini tuttamayıp gülmeye başladılar. Jean sonra bir anda utanıp saçlarını karıştırdı. Şefi ile bu kadar rahat konuşabileceği aklına bile gelmemişti.

Fransa/ Orléans/ X Hastanesi/ 21.00

Ándre ve Jean acil kısmına gidip Jean’in yaralarını gösterdiler. Röntgen bölümünde hiçbir sıkıntı çıkmadıktan sonra Ándre derin nefesler eşliğinde sevindi. Jean’in kolu zedelenmiş, dizinde de ufak sürtünmeler vardı. Sağlık ekiplerinin müdahalesi sonucunda ise hastaneden çıktılar ve arabaya geçtiler.

“Şükür hiçbir bir problem çıkmadı.Oh..”

“Şef.”

Jean oturduğu yerde kollarını kaldırıp gülümsedi ve devam etti.

“Ben iyiyim hehe.”

“Neyse ki. Ya bir şey olsaydı. Gerçekten sana mahcup olurdum. “

“Şef ne diyorsunuz? Ben cidden iyiyim. Endişelenmenize hiç gerek yok.”

Jean utandı ve kollarını indirdi. Ándre ona bakıp tebessüm etti ve arabayı çalıştırdı.

“ Eh hadi seni babanın yanına bırakalım. Bana yolu göster.”

“Restoranı gidecektiniz zaten değil mi? Peki hadi gidelim.”

Jean’nin babasının restoranına gidecekleri için Jean’in heyecanı ile yola koyuldular.

Fransa/Orélans/ Jean’in Babasının Şaraphanesi/22.07

“Demek düz gidip sağdan dönmek gerekiyormuş ha? Hahahah bir tabela şart.”

Ándre restoranın önüne park ettiği arabasının kapısının inerken kapadı.

“Şey, şefim. Bilenler genelde geldikleri için tabela koyma gereksinimi duymadık.”

“Demek baban o kadar iyi bir aşçı ha?”

“He?! Şefim olur mu öyle şey? Abartıyorsunuz.”

Jean utandı. Andre elini restorana doğru uzattı.

“Eh hadi bakalım yolu göster.”

“Ah! Tabii ki şefim. Lütfen buyurun.”

Jean Ándre’nin önüne geçerek restoranın kapısına kadar ona eşlik etti. Kapıdan içeri girdiklerinde hem restoran hem şaraphane olan bu yerde duvarların her yerini şarap şişelerinin kaplamıştı. Eski bir mimarisi olan bu yerin tavanlarından uzun sarı lambalar eşlik ediyordu. Mobilyaların çoğu ise kahverengi bir deri ve tavernayı anımsatan tahtalar ile bezenmişti. Ándre etrafı inceledikçe onun zevkine uyan bir sürü şey gördü. İçeride oturanların sayısı ise 5-7 kişi kadardı. Çoğu şarabını eline almış, yan taraftaki çiçek bahçesine karşı sohbet ediyorlardı. Ándre karşısına baktığında, bar kısmında ağzında sigarası, turuncu saçlarını geriye yapıştırmış baya sert duran, boyu 1.74’lerde bir adam gördü. Bu sanırım Jean’in babası olmalıydı. Elinde ki bardağı silip yerine koydu ve karşısına baktı. O sıra oğlunu görünce yüz ifadesi daha bir sert hale büründü. Sonra tok ve hırçın bir sesle oğlunu işaret edip bağırdı.

“Lan it! 3 saattir nerelerdesin sen? Hani truffle (trüf) mantarı toplayıp gelecektin?”

Jean elinde tuttuğu sepette duran truffle (trüf) mantarlarını tutuyordu. Elinde ki sepeti sıktı. Çekinik bir hale gelmişti. Babası üzerine doğru gelinde Ándre öne çıkıp tam söze girecekken babası kollarında ki sargıyı gördü. Bir hışımla oğlunun kolunu tuttu ve kendine çekti. Sargılara bir sürü baktı. Bir kaşını çatıp oğlunun gözlerine baktı.

“Düştün mü? Ne oldu?”

Sesi endişeli geliyordu.

“Mmh baba, kaza geçirdim. Ama önemli bir şey yo-“

“Ne?! Ne demek kaza geçirdin?! Neden beni aramadın? Tanrım!”

Babası sinir e endişeye karışık oğlunun koluna baktı. Sonra arkasındaki Ándre’yi fark etti.

“Yoksa bu adam mıydı sana çarpan ha?!”

Bir hışımla oğlunu geride bırakıp Ándre’in yakasından tuttu. Ándre olayın şoku olsa gerek adama şaşkın şaşkın baktı. “Sanırım suratıma bir yumruk gelecek. Eh hakketim.” diye düşündü. O sırada Jean gözlerini büyüterek şefini tutan babasının elinin üzerine elini koydu. Ve yüksek sesle bağırdı.

“Baba! Tanrım ne yapıyorsun?! Karşındaki benim mutfağında çalıştığım kişi. Ándre Petit! Delirdin mi?”

Babası oğluna baktı. Önce ne olduğuna emin olamadı. Sonra karşısında ki adama baktı. Karşısında Micheal’in Yıldızını almış bir şef vardı. O da oğlu harici bir hayli bunu biliyordu. Ama sinirliyken önündekini bile tanımayan babası Ándre’ni kim olduğunu fark etmesi mümkün değildi. Derin bir nefes aldı. Ve ellerinin yakasından çekti. Ándre olanlara karşı sessizdi.

“Siz.. sizi buraya ne getirdi? Kusura bakmayın. Oğluma sizin çarptığınızı düşündüm.”

“Asıl benim sizden özür dilemem lazım çünkü evet oğlunuza ben çarptım. Sizin restoranınızı ormanda ararken haritalara baktığım vakit araba hareket halindeydi. Jean’i görmedim. Tekrardan özür dilerim.”

Ándre mahcup şekilde kafasını eğdi. Babası yine sinirlendi. Ve tekrardan bir atakla Ándre’nin yakasından tuttu.

“Demek sendin ha çarpan… Ulan!”

Jean telaşlanıp tam konuşacakken her şey için geçti çünkü o iri ve toy kaslı adam şefine çoktan kafa atmıştı. Ándre yere düştü.

“Baba tanrım! Aman tanrım! Ne yapıyorsun? Şefim! Şefim iyi misiniz? Ben özür dilerim.”

Jean Ándre’nin yanına çömeldi. O kadar mahcup bir haldeydi ki ne yapacağını seçemiyordu. Ándre çoktan bayılmıştı. Babasının kafası taş gibiydi. Babası sinirle bağırdı.

“Piç! Bir de restoranıma gelmeye yüz bulmuş!”

“Baba sen ne diyorsun?! Kaza benim dikkatsizliğimden oldu! Ayağıma diken takıldı onu almaya çalışırken arabayı görmüyordum bile! Keşke bir de beni dinleseydin!”

Babası tam dönüp Jean’e bir şey diyecekti ki ilk kez oğlunu bu kadar sinirli görüyordu. Sinirden kulakları bile kızarmıştı.

“Ne bakıyorsun baba?! Bana yardım ette şefi kaldırıp bir yere yatıralım!”

Babası şaşkın bir şekilde gözlerini oğlundan ayırdı. Ándre’yi bir kolundan babası bir kolundan da Jean tutarak ayağa kaldırdılar. Ve bar arkasında personel odasındaki koltuğa kadar taşıdıktan sonra koltuğa yatırdılar.

Fransa/ Orélans/ Jean’in Babasının Şaraphanesi/01.07

Ándre derin uykusundan uyandı. Dikeldi. İlk başta başına keskin bir ağrı girdi. Başını tuttu. Yüzünü ekşitti. Olanları hatırladı. ‘Bunu hak etmiştim.’ diye mırıldandı.

“Neyi hak etmiştiniz şef?”

Ándre sağına döndüğünde ona gözlerini belertmiş, yüzüne çok yakından bakan endişeli Jean’i gördü. Ve bir anda irkti.

“Ah sizi korkutmak istememiştim. Üzgünüm. İyi misiniz şef? Babam adına cidden sizden çok özür dilerim.”

Jean mahcup halde yere bakıp elleri ile oynamaya başladı. O kadar keskin olan babasının bu kadar kibar ve zarif bir çocuğu olması kesinlikle tezattı. Bir anda Jean’in yüzüne yaklaştı. Jean irkildi.

“Saat kaç?”

“01.07 şefim. Ben babamın yaptıklarından dolayı üzgü-“

Ándre eliyle Jean’i susturdu. Acilen cebinden telefonun çıkardı. Toplamda 22 cevapsız çağrı ile karşılaştı. Hepsi Patrice’dendi. Normalde bu kadar çok aramazdı. Ama mesaj kutusu da doluydu.

“ Ah durmadan telefonunuz çalıyordu bu arada. Umarım önemli bir şey değildir şef.”

Ándre mesaj kutusunu açtı. Gördüğü mesaj ile donakaldı.

‘Aramalarıma neden bakmıyorsun?’

‘Hey Ándre! Aç şu telefonu!’

‘Ándre, annen kaza geçirdi. Tanrı aşkına! Nerelerdesin?’

‘Ándre dedim!’

‘ Aç şu SİKTİĞİMİN TELEFONUNU.’

‘Tanrım, anneni yoğun bakıma aldılar, hayatım lütfen neredesin?’

‘Aramalarımı görünce hemen bana dön!’

Ve bunun gibi bir sürü mesaj. Hepsi karısındandı.

“Siktir…”

Jean ilk duyduğuna inanamadı. Ándre’nin yüzünden terler akmaya başladığını gören Jean daha da endişelendi. Şefine yaklaştı.

“Efendim siz iyi misiniz?”

Ándre başını ellerinin arasına aldı. Sayıklanmaya başladı.

“Siktir, siktir, siktir.”

“Şef? Bir şey mi oldu?”

Ándre gerginlikle ayağa kalktı. Ama bir anda başı döndü.O sırada önünde ki masaya tutundu. Jean oturduğu sandelyeden şefine doğru onu tutmak adına hamle yaptı. Odaya Jean’in babası girdi.

“Oh iyisin herhalde. Kusura bakma oğlum her şeyi anlattı. Yine de yumruk için pişman değilim.”

“Baba!”

Babası Juan, omuz silkti. O sırada Ándre bir eli masada bir eli başında, parmaklarının arasından babasına baktı.

“En hızlı nasıl Colmar’a giderim?”

“Ha?”

“He?”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.