İçeriğe geç

Daydream

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Daydream

Bölüm 2

İmkan

“Bazen en çılgın, en imkânsız görünen fikir kafanızda öyle kuvvetli bir yer edinir ki, öyle veya böyle gerçekleşeceğini zannedersiniz.”

Dostoyevski

( Nico Play- La Ciruela/ Bölüm Şarkısı)

Küba / Playa el Morrillo Açıkları / 04.00-08.00 Arası / Pazar Sabahı

Masmavi bir deniz. Ekmeğini kazandığı balıklar. Teknenin vurduğu gölge.

“Jorge!”

Babasının sesi kulaklarında çınladı.

“Jorge! Koş!”

Denize aptal aptal bakan 17 yaşındaki Jorge, babasının sesine uyanıp ondan tarafa doğru hızla yürüdü. Attığı ağa yakalanan balıklar çırpnıyordu. Jorge ağın bir ucundan babası Yudel bir taraftan tuttu. Ağı yukarı doğru çeken baba oğul teknenin iç yüzeyine gelene kadar çekmeye devam etti. Balıklar ağ içinde senkronize bir dans sergiliyorlardı. Her renge kuşanmışlardı.

“Balıkları ağdan çıkarıp pullarını çıkar. Sonra kutulara koy.”

Jorge babasının talimatına uydu. Balıkları tek tek pullarından ayırmaya başladı. Kolay bir işlem değildi. Her balık kendine özgündü. Jorge onların parıl parıldamasına bayılıyordu. Ama özünde hepsi aynı kokuya sahipti. Üstüne yapışan ve senin kimliğini oluşturan o koku. Babası da yandaki tezgahta ona yardımcı oldu. Balıkları ayıklama işi bitince buzluk görevi gören kutulara sıra sıra yerleştirildi. Balıklarla iş bitince babası dümene doğru ilerledi ve teknenin motorunu çalıştırdı. 16 yıllık yaşamı boyunca annesiz olarak büyüyen Jorge, babasının işi olan balıkçılığa yardım ediyordu. Ekmeklerini başkent Havana’ya balık pazarı veya restoranlara balık teslim ederek kazanıyorlardı. Jorge aile kopukluğu olan hayattan çok yorulmuştu. Daha yaşamanın başındaydı. Annesi onları Jorge doğduğunda terk etmişti. Hiçbir zaman annesine karşı kin gütmemişti Jorge. Babası Yudel oğlu ve kendi yaşamı için savaşıyordu zaten. Belki de o yüzden bu kadar bağlıydı buraya. Gerçi tek bahanesi de bu değildi. Küba. O güzel renkleri ile Cuba. Görsel bir şölendi adeta. Diğer her ülkeyi de merak ediyordu. Yaşadığı yer gibi canlı renklere mi boyanmışlardı? Onları da kâğıda resmetmek istiyordu Jorge. Bunu düşününce bile içi kıpır kıpır oluyordu. Jorge balıkları koyduğu kutuların kapakları teker teker kapadı. Sonrasında babasının yanında olan koltuğa oturdu. Masmavi denize eşlik eden, sarı kumlar. Ona uyumlu olan gökyüzü. Karşıda ki minik adalara güneş vuruyordu. Yemyeşil ağaçlar güneşten beslenirken kumlara gölgelerini bırakıyorlardı. Teknenin hızının verdiği rüzgâr bir jilet gibi yanaklarını kesmeye başlayınca ceketine daha da sarındı. Jorge 17 yaşlarında olsa da küçük bir çocuk değildi. Aksine iri yarı denilebilecek kadar uzun bir boyu zayıf da olsa kalıplı bir vücuda sahipti. Cüssesinden korktuklarından mı yoksa pek konuşmadığından mı bilinmez çok arkadaşı yoktu. Kol kasları sadece balıkçılıktan değil, aynı zaman resim çizmekten de güçlenmişti. Cafe duvarlarına para karşılığı yaptığı duvar resimlerinde boya kaldıra kaldıra güçlenmişti. Babası kısa bir adamdı. Aksine annesi babasının dediğine göre uzun bir kadındı. Jorge düşüncelere dalmış çevresini izlerken çoktan Havanna’ya varmışlardı bile. Yudel, tekneyi iskeleye çektikten sonra seslendi.

“Jorge, hadi kutuları el arabalarına payda edip karaya çıkaralım.”

Babasının talimatına uyan Jorge, el arabalarına kutuları birer birer koydu. Sonra tekneden iskelede duran babasına doğru uzattı. Babası nazikçe el arabalarını iskeleye indirdi. İndirme işi bitince Jorge’de tekneden indi. El arabalarını sırasıyla iskele dışına doğru çektiler. Bir iki git gel yaptıktan sonra iskelenin yakınında olan kır saçlı yanık tenli onları bekleyen bir adam seslendi.

“Yudel, Jorge bende sizi bekliyordum.”

Tanıdık yük arabasının yanında bekleyen bu adam Yudel’in eski arkadaşı Jo’dan başkası değildi. Büyük bir balık restoranın sahibi olan bu Jo balıkların yarısını kendi restoranı başta olmak üzere alıyor gerisini pazar satışı için dağıtıyordu. Bunda edilen kâr da Yudel ve Jo arasında paylaştırılıyordu. Eğer hasat büyükse, birkaç daha iş arkadaşına aynı şekilde payda ediliyordu. Jo’ya doğru getirdikleri el arabalarını arabanın bagajının yanında durduran baba-oğul, bagajı açıp kutuları sıraladılar. İşlem 7-8 dakika içinde bitti. Sonrasında bagajı kapadılar. Jo onlara doğru yürüdü.

“ Bugünkü hasat nasıldı?”

“Hiç sorma Jo. Sezon gittikçe kötüleşiyor. Hasat artık eskisi gibi değil. Denize bilerek ilaç sıkıyorlar diye bir söylenti var.”

“ Onu bende duydum. Tanrım, gerçekten! İnsanların derdi ne? Önce çiftçilerin gübreleri, sonra da şimdi bu mu? Canını sıkmamaya çalış Yudel. Ama herkese yansıyor.”

“Cidden adiler…”

Jo Yudelin sırtını sıvazladı. Onlar konuşmaya devam ederken Jorge’nin gözüne yolun karşısındaki bir bina takıldı. Binanın ilginç mimarisi gözüne takıldı. Balkon bir yerdeydi, kapı ayrı bir yerde. Kendi içinden güldü. Balıklar gibi değildi fakat binalar da yapan kişinin düşüncelerini düşünüyordu. Önceden sarı olan bina, üzerine yeşil bir renk geçilmişti. Kenarları soyulan bina belki de burada ki en eski bina olabilirdi. Kendi kendine eğlenen Jorge’yi babası dürttü.

“Jorge, Jo abin okulun nasıl gittiğini soruyor.”

“Ha? Ah evet, iyi gidiyor.”

Yalan söylemişti. Hiçte iyi gitmiyordu. Sadece İngilizce resim dersleri için resmen okula gidiyordu. Kimse ile konuşmadığı gibi ne zaman resim yapmak istese ya sınıfındaki zorbalar ona sataşıp defteri yırtıyordu ya da annesiz diye dalga geçiyordu. Ama bunu yansıtamazdı. Sorumlulukları vardı. Onsa sahip çıkan babasını utandırmak istemiyordu.

“Bakınca her geçen daha da boy atıyorsun hahaha! Kızlar yanıktır şimdi.”

“Annesine çekmiş işte .”

“ Doğrudur peki öyleyse. Ben size satış gerçekleşince parayı transfer ederim kendinize iyi bakın.”

“ Sende kendine iyi bak, karına ve çocuklarına çokça selam söyle.”

“ Görüşürüz Jo amca.”

Jo bagajı kontrol edip kilitledikten sonra sürücü koltuğuna yöneldi. Arabayı çalıştırıp, dikiz aynasından son bir kez baş selamı verip uzaklaşmaya başladı. Yudel, Jorge’nin sırtına vurdu. Bu ‘Hadi gidelim.’ Demekti. Jorge ve babası tekneye doğru ilerlediler. Bugün oldukça yoğun bir hafta sonuydu.

Havana-Miramar / 17.00

Eve geleli baya olmuştu. Babası Yudel, aşağı mahalledeki kumar salonuna gitmişti. Onun için klasikti ve evliliğini bitiren de bu sebepti. Dünya üzerinde en sık rastlanan kötü alışkanlık. İnsan kendine her daim bir alışkanlık arar. Bunlar hobiler olsun, sigara- uyuşturucu maddeler, oyun, duygular veyahut kumar olsun. El alışkanlığı olsun yeter. İnsan bir düzenden öyle kolay kolay çıkamaz. Onu oradan koparmak et benini koparmaya çalışmakla aynı metot gibidir. Bu kategoriye dini inançları bile sokabilirsiniz. İnsanlar bir inanca tabilerdir. Yaratılış bu keza. Jorge’nin de annesi bunun farkındaydı. Kocasının kumar alışkanlığını bırakmayacaktı ve bunu biliyordu. Jorge doğduğun an gitmişti. Acımasız bir karardı. Daha bebek olan oğlunu bırakıp gitmişti. Ama babası kötü biri değildi. Oğlu için yetmişti. Ama korkuyordu. Oğlunun onu bırakmasından çok fazla korkuyordu. Öyle ki okulu evin 3-4 sokak arkasındaydı. Hafta sonları da işe yardım ediyordu. Jorge dünyayı resmetmek istiyordu. Harçlık adına işletmelerin duvarlarına resimler yapıyordu. Bu ona yeterli değildi. O daha fazlası için açtı. Şuan da harçlıkları ile aldığı resim kâğıdını odasında süslüyordu. 2+1 ev çok ahım şahım değildi. Balıkçılık o kadar iyi kazandırmıyordu ve babası kumar bağımlısıydı. Böyle gitmeyeceğinin farkında, çok zeki biriydi. Harçlıklarının bir kısmını babasına vermek istese de babası kabul etmeyip onu okula bile göndermişti. Neyse ki balıkçılık Cuba halkı için önde gelen bir meslekti. Evde bir tane tablet vardı. Para biriktire biriktire almıştı. Google’a girdi. Oradan Venedik’i arattı. Merak ediyordu. Zaten çoktan kendi ülkesini çizmeyi bitirmişti. Kendine kalan vakitlerde bisikleti ile ülkenin gidebildiği her bir yanından resimler çiziyordu. Onu merakı göremediklerindeydi. Kalemi rotası olmalıydı. Venedik’ten birkaç görseli gezdi. Tablete dokundu. Gerçeği gibi değildi. Ama bu onu yıldırmadı. Gözlerini kapadı.

Eğer orada olsaydı nasıl görünürdü? Çektikleri fotoğraflar gibi canlı renklere mi bürünmüşlerdi yoksa soluk, çürümeye el mi tutmuşlardı? Düşünmeye başladıkça heyecanlanıyordu. Kalbi hızlanmaya başlamıştı. Derin bir soluk verdi. Gözlerini açtı. Ucu bıçak kadar sivri kalemi ile önce bir hayalini kurduğu Venedik’in karakalemini çizmeye başladı. O kadar heyecanlanmıştı ki eli resmen robotlaşmıştı. Dur durak bilmeden çiziyordu. Bir görseli bir kere görmesi ona yetiyordu. Görsel zekası çok gelişmişti. Belki de sadece ayrıntılar için orijinal resme bakıyordu. O kadar dalgındı ki eve gelmiş olan ve arkasında dikilen Yudel’i fark etmedi.

“Jorge!”

Yüksek sese irkilen Jorge arkaya doğru baktı. Babasının yüzü sirke satıyordu.

“ Sana sadece para kazanacaksan bu işi yap demiştim. Hobin olması güzel. Ama senin bunlara ayıracak vaktin yok! Niye anlamamakta ısrar ediyorsun? Resim sana bir yere kadar kazanç sağlar. Küba’yı çiziyordun yeterliydi. Yoksa sende mi anne gibi beni bırakacaksın?!”

Jorge sıkılmıştı artık bu konuşmadan. Babası ayağının dibinde sonsuza kadar onunla kalmasını istiyordu. Yeni anne Jorge’ydi.

“Baba sadece bir hobim var. O da bana mutluluk veriyor. Bunda ne gibi sorun bulup da konuyu anneme getiriyorsun?”

“Senin, senin çizdiğin… çizdiğin yerler hep uzaklaşmaya başladı!”

Leş gibi içki kokuyordu. Jorge ayağı kalktı. Artık çocuk değildi. Boyunun babasından uzun olması babasını daha küçük gösteriyordu.

“Baba yine çok içmişsin. Lütfen bu konuda tartışmaktan sıkıldım. Ben annem değilim.”

“Bana dikleniyor musun sen?!”

Sesi giderek yükselen Yudel için oğlu aşırı yorgundu. Resim defterini ve kalemini sırt çantasına attı. O sırada ayakta zor duran babası yere çöktü. Jorge mutfağa gidip su doldurdu. Babasının yanına çöküp bardağı ona doğru uzattı.

“ İç ve uyu baba. Tartışmayalım. Seni bırakacak halim yok.”

“İstemiyorum.”

“Baba, lütfen.”

“ İstemiyorum dedim be sana!”

Jorge’nin elinde duran suyu sertçe yere itti. Bardak yerde yuvarlandı ve su her yere saçıldı. Jorge’ye gına gelmişti. Ayağa bir hışımla kalktı. Sırt çantasını sırtına geçirip dış kapıya doğru yöneldi.

“ Jorge! Lanet olsun! Jorge dedim! Nereye gidiyorsun!”

Babası Yudel’de peşinden koşmak istiyordu ama vücudunda ki alkol oranı buna izin vermeyecekti. Ne kadar kalkmaya çalışsa da yerde debelenmeyle sonuçlandı. Jorge dış kapıyı açıp kapıyı çarptı. Kapı kenarında duran bisikletini çıkarıp bindi. Nefes alamıyordu. Çok yorulmuştu. Hala babası arkasından ismini sayıklıyordu. Böyle yapmaktan ne kadar nefret etse de babası kafayı terk edilmekle bozmuştu. Bisiklete binip pedallara basabildiği son güçte bastı. Yokuş aşağı hızla inip sola doğru manevra yaptı. Gizli yerine gidiyordu. Evinin hemen biraz uzağında bir orman yolu ve o yoldan biraz gittikten sonra tarihi kalıntılar vardı. Kendini huzurlu hissettiği tek yerdi. Kolundaki saatten saati kontrol etti.

21.45

Babası büyük ihtimalle biraz daha içki alıp içecek, sonrasında koltuk köşesinde sızacaktı. Onu öyle bırakmak hoşuna gitmiyordu ama bir- iki değildi. Her daim ne kadar ona destekse o kadar köstekti. Resimlerde uzak ülkeleri çizmesinden hoşlanmıyordu. Okul, babası ve bu yer hayallerine engeldi. Bunu biliyordu. Orman yoluna girdi. Akşamdı. Ama korkmuyordu. Aksine bu ona güç veriyordu. Özgür hissediyordu. Az da olsa mutluydu. Ormanın içine iyice girdikten sonra patikadan sağa doğru devamında sola doğru dönüş yaptı. Sağı ve solunu ağaç dalları, yerlerde de çakıllar kaplıyordu. Ama Jorge hayallerine sarıldığı gibi sarılıyordu bisikletine düşmezdi. Bu onu yıldırmadı. Biraz daha gittikten sonra bisikleti durdurdu. Onu bir ağaca kilitleyip tepeden çıkmaya başladı. Totalde 10-15 dakika çıktıktan sonra işte oradaydı. Tüm duygularını saklayıp gömdüğü yer; Tarihi tapınak. Gerçi artık sadece kalıntılar vardı. Küba tarihi yerlerin çokça olduğu bir ülkeydi. Onun için böyle yerlerle karşılaşmak tuhaf değildi. Kalıntılardan birine yaklaşıp denizi görebileceği her zaman oturduğu yere oturdu. Çantadan el lambasını çıkardı. Onu da harçlıklarıyla almıştı. Lambayı yakıp, o sessizlikle kutsanmış yerde karşıya bakıp ciğeri çıkana kadar bağırdı.

“ Lanet olsun! Lanet olsun sana Miramar! Of!”

Birkaç dakika daha süren serzenişten sonra bir kere daha iç çekti. Biraz da olsa rahatlamıştı. Çantadan resim defteri ve kalemini çıkardı. Resmi yarım kalmıştı. Lambayı yakınına getirip hatırladığı Venedik çizimine devam etti. En azından denedi. Ama bir türlü kafasını toparlayamıyordu. Bir bok yapamadığını fark edince defter ve kalemi çantaya geri koydu. Karşısında ağaçların ardında ayın ışığı ile parlayan denize doğru baktı. Denizin ardını merak ediyordu.

“Keşke kuş olup istediğim yere uçsaydım, hay… Offffff!!”

Saçlarını karıştırdı. Yere uzandı. Uzandığı yerdeki taşları ve kurumuş çimeni hissediyordu. Hafif bir rüzgâr eşlik ediyordu. Aşırı sessizdi. Neredeyse kalbinin ritmini duyuyordu. Gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı.

Jorge Rivara.

Şu şekilde uykuya daldı; ‘Ben uçucağım.’

Bölüm sonu

3 yorum

  • Sayın yazar. ✍️ Kaleminizi çok beğendim sabırsızlık ile bir sonra ki bölümü bekliyor olacağım…

    1Yanıt