İçeriğe geç

Daydream

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Daydream

Bölüm 1

Düzen

“Kendine ait hiçbir hayali olmayanlar, sizinkileri de göremezler.”

John C. Maxwell

( Garuo-Gitan/ Bölüm Şarkısı)

Dipnot: Yıldızlı yerler aşağıda açıklanacaktır.

Fransa/Bourges/ Hotel a Papillon/ 20.05

“Hey Jean, *Coq Au Vin'i yakıyorsun!”

“Ha? Ne dedin şef?”

André mutfağının en sakar elemanı Jean’e doğru yaklaştı. Aşırı sinirlenmişti. Yüzü resmen pancara dönmüştü. Bu hafta yaptığı 8. hataydı. Ve kesinlikle yıldızlı bir şefin mutfak ekibinin yapmaması gereken hatalardan biriydi. Jean’in elinden bir hışımla kepçeyi kaptı.

“Bu hafta yaptığın 8. hata! Sen kimin mutfağında olduğunun farkında mısın! Tanrım!”

Jean resmen yüzü morarmış haldeydi. Fransa’nın en ünlü şeflerinden olan André Petit’in mutfağında çalışma şansını yakaladığına bile ilk başta inanamamıştı. Sonrası ise tam bir kaos. Şefin yüzüne bakamıyordu. André ocağın ateşini kısıp el işareti ile Jean’in karşısında mutfağın yıldızı olan Rose’u çağırdı.

“ Jean iş saati bittikten sonra bekliyorsun, konuşacağız.”

Mutfak ekibi hepsinin ona baktığında emin olan Jean artık kovulacağına emindi. Yavaşça ocaktan uzaklaşıp yerini Rose’a bıraktı. Rose ustaca Jean’in yaptığı tüm hataları düzeltmeye başladı.

“Jean Rose ve diğer mutfak arkadaşlarını rahatsız etmeden yaptıkları işleri iş bitimine kadar izliyorsun. Herhangi bir yemeğe dokunmayacaksın. Anladın mı?”

Jean gözleri yerdeki her cismin detaylarını ezberlemek üzere ayarlanmış gibiydi. Fıldır fıldır dönen gözleri, şakaklarından akan terlere eşlik etti.

“ Jean! Sana soru sordum, anladın mı?”

“E-evet şef!”

André istediği cevabı Jean’den aldıktan sonra arkasını bir hışımla dönerek ondan uzaklaştı. Neredeyse 20 yıldır bu işin ekmeğini yiyordu. Çok genç yaşta yaptığı ilginç yemek yorumlamalarıyla fark edilmeye başlanmıştı. Yemek yapma tutkusu sanata dönüşmeye başlanınca ismi de camiada bilinen biri haline gelmişti. Dönüm noktası olduğu zamanlar tanımıştı karısını. 25 yaşlarındaydı. Gençliğin ve başarının verdiği özgüven ile dolup taşıyordu. Patrice tam o zamanlarda hayatına girmiş çok zarif bir kadındı. Ailesi André’nin ailesinin iş dostuydu. Yıllardır birbirini tanıyorlardı. André’nin ailesi ne kadar laçkaysa Patrice’in ailesi ise tam tersiydi. Koyu katolik bir ailenin parlayan güzellikte bir kızıydı. Aileler zaten önceden beridir planladıkları iki arasındaki aşk oyununu gerçekleştiğinde Patrice o zarif kadın görüntüsünü bozması da bir oldu. Uzaktan gözüken sinekkapanı avına çoktan gözünü dikmişti. André bunu fark ettiğinde çoktan 5 yıl olmuştu bile. Bu olanlara rağmen Fransa’nın en çok aranan şefleri arasındaydı. Yavaş yavaş yaptığı işlerden de dünya çapında duyulmaya başlayan André, kariyeri kusursuz gidiyordu. Buna rağmen asla egoist biri değildi. Aksine içinde yufka yürekli bir adamın kalbi vardı. Yoksa hayallerini isteklerini fütursuzca çiğneyen eşine çoktan tekmeyi basmıştı. Fransa’nın en ünlü hoteli olan ‘Hotel a Papillon’ da mutfak tamamen ona aitti. Dünya’ya açılmış bir adamdı ama kafesinden kurtulmaya çalışmak onun için pahalıya patlayacağından buna hiç cesaret edememişti. Yavaştan iş temposu düşmeye başlayınca kol saatinden saatine göz attı. 22.00. Mutfak kapanmıştı.

“ Evet arkadaşlar topluyoruz.”

Herkes talimatı duyunca, el birliği ile mutfağı düzene sokmaya başladı. Hiçbir şeye dokunma izni olamaya Jean bir kenarda durmuş ağzında parmaklarına eziyet ediyordu. Onu gören André, tebessüm etti. Hızlıca mutfak toplandığında ise saat 22.45’ti. André’nin mutfak ekibi yanına tek tek gelip iyi geceler diliyor ve bir bir mutfağı boşaltıyorlardı. Mutfakta André ve Jean baş başa kaldığında ise André, Jean’i eliyle yanına çağırdı. Çekine çekine yanına yaklaşan Jean yüzü beş karış şefine mahçup şekilde baktı.

“Ü-üzgünüm şef. Sadece cidden-”

André eliyle Jean’i susturunca Jean işinin bittiğine tam olarak emin oldu. İsminin yazdığını önlüğü çıkarırken bunu ilk başta aldığı günü hatırladı. O kadar heyecanlıydı ki, neredeyse hergün önlüğü ütülüyordu. Şimdi iseyse tam bir aptal gibi hissediyordu. Önlüğü hakketmiyordu. Ona verilen şansı çöpe atmıştı. André Petit ile çalışmanın gururu resmen ayaklar altındaydı. Dokunsanız ağlayacak halde olan Jean’i André durdurdu. Buzdolabına doğru yürüdü ve gerekli birkaç malzeme ile mutfak tezgahının önüne geldi. Elindekileri soğuk mermere koydu. Ona şaşkın şaşkın bakan Jean’i görünce neredeyse sesli gülecekti.

“Coq Au Vin yapmanın püf noktası nedir?”

Şefin sorduğu soruyla şapşal halinden kurtulan Jean soruya yanıt verdi.

“ Şey… kırmızı şarap mı şef?”

“Emin misin?”

Böyle sorunca Jean daha da telaşlı bir hale büründü. Şef onu test mi ediyordu? Yanlış cevap verirse postalanacak mıydı? Yoksa şef şuan buna bilemeyecek kadar aptal olduğunu mu düşünüyordu? Jean panik halindeydi. Bunu gören André sırıttı. Eski zamanlarını anımsatıyordu.

“Yaklaş Jean ve izle.”

Jean şefinin talimatı ile birlikte onun önceden hazırladığı tavuk butlarını karışım suyunu süzmesini seyretti. Karışım suyunu ayrı bir kaba alan André, önce tavukları kızgın yağda hafif kızarttıktan sonra tavukları alıp sebzelere de birkaç baharat katıp aynı yağda kızarttı. Sonrasında ayrı bir tencerede et suyu ve karışım suyunu kaynatıp tavuklar ile sebzeleri de ekleyen André göz ucuyla Jean’e baktı. Ne yaptığını anlamayan gözleri vardı fakat elinde çoktan bir not defteri ve kalemi vardı bile. André tebessüm etti ve işine döndü. Yaklaşık sessizce beklenilen ama anlamı olan 45-50 dakikadan sonra en son yıkadığı mantarları koyan André, Jean’e daha da yaklaşması için el yaptı.

“ Tabak lütfen.”

Jean hemen tabakları koydukları bölüme koşup, şefinin önüne sunum tabağını koydu. Yemek olduktan sonra biraz daha kıvamının koyulaşmasını beklediler. Sonrasında yemeği tabağa servis eden André, tekrardan dolaba doğru yönelip dolabı açtı. İçerisinden bir tabak çıkardı. Jean şefin elindeki tabağı görünce neredeyse şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Bu onun yaptığı Coq Au Vin’di. André Jean’nin tabağını kendi tabağının yanına koydu. Tabakların bir diğer tarafına geçip, Jean’e çatal uzattı.

“Tat.”

Jean hala ne yaptığını anlayamadıysa da önce şefin tabağından bir çatal aldı. Söylemeye gerek yoktu. Bu gerçek bir Coq Au Vin’di. Tam kıvamındaydı. Ne eksiği vardı ne fazlası. Sonrasından kendi tabağından bir çatal aldı. Sonra bir şeyler tuhaf gelmiş olmalı ki yüzünü ekşitti.

“ Ne oldu, yüzünü neden ekşittin?”

“ Şey, şefim…”

“ Evet? Ne oldu beğenmedin mi yoksa?”

“ Hayır şefim! Ne münasebet. Benim tabağımda sizinkine nazaran şarap bozulmuş. Yani fazladan çok kaynamış.”

“Öyle mi dersin? Ben senin tabağında bir kusur göremedim.”

“Nasıl yani şef?! Ama siz, benim fazla kaynattığımı söylemiştiniz?!

“ Öyle mi demişim?”

André tekrardan gülümsedi. Böyle yapınca Jean’in aklı daha da karışmıştı. Ne olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Sonra André tekrardan buzdolabına doğru yürüdü ve elinde bir tabakla döndü. Onu diğer tabakların yanına koydu. Eliyle gösterdi. Bu ye demekti. Jean bu tabaktan da bir diş aldı. Bu sefer de çok tatlı gelmişti. İlginç.

“Şef,bu-”

“Rose’un tabağı.”

Bunu duyan Jean çok şaşırmıştı. Mutfağın birinci gözbebeği olan belki de en çok büyüme ihtimali olan iş arkadaşının böyle hata yapması onu şaşırtmıştı. Sonra André tekrardan buzdolabından bir tabak getirdi. Jean hala ne yaptığını anlamıyordu ama bu tabaktan da bir kaşık aldı. Bu da tam olarak Coq Au Vin’di. Harika bir kıvamdaydı.

“ Bu yediğin tabakta Rose’un.”

“ Nasıl yani şefim?”

“ Önemli olan hata yapmak değildir. ‘Hata yaptım,çekileyim ben.’ demek yerine üstüne gitmektir. Jean, herkes kendine özgün yetenekler ile kuşanmıştır. Herkesin dünyayı görme biçimi ayrıdır. Önemli olan bunu ortak payda da buluşturabilmektir. Şimdi senden istediğim, temel yemeklere 1 hafta boyunca çalışman ve harici hiçbir yemeğe bulaşmaman. Tavuk ile ne gibi yemekler çıkarabilirsin? Ya da havuç ile? Brokoli? Meyveler? Seni cezalandırmadığımın farkındasındır umarım.”

‘Bir dakika, bir dakika bu adam ne diyordu böyle? Yılların en ünlü şefi, bana ders mi veriyordu? Kovulmamış mıydım? Bu hafta yaptığım 8. hataydı? Gelişebileceğime inancı vardı ve işe devam edebilecek miydim?’ diye düşündü içinden Jean.

“E-evet şefim!”

“Pekala, her gün bana farklı lezzetler çıkaracağına inanıyorum Jean. İyi geceler dilerim lütfen mutfağı topla.”

Hala olayın şokunu atlatamayan Jean, André şef dış kapıya doğru yönelirken ona doğru coşkulu coşkulu bağırdı.

“ Çok teşekkür ederim, şefim.”

André ona doğru bakıp gülümsedi ve el sallayarak dış kapıdan çıktı. İşte şu kapıdan adımını atıp eve gidene kadar özgürdü. Hava serindi ama yavaştan bahar esintileri Fransa’yı kuşatıyordu. Yumuşak rüzgar yanağını okşadı. Arabasına doğru ilerken en sevdiği saatler ile kavuşmuştu. Artık şef kimliğini bir askılığa asmış normal bir bireydi. Anahtarın düğmesine basıp arabayı açıp sürücü koltuğuna oturdu.İş yerinden ne kadar uzak bir ev istediyse de karısının gösteriş merakından evine 15-20 dakikalık yola doğru sürmeye başladı. Biraz trafiğe katıldıktan sonra Bourges çevresinde bulunan müstakil evinin önüne arabasını park etti. Yolcu koltuğundan çantasını alıp arabadan çıktıktan sonra etrafına göz gezdirdi. Emin olduktan sonra arabayı kitledi. Evin kapısına doğru yol aldı. Bahçe kapısını geçip ev kapısına ulaştıktan sonra anahtar ile açtı. Ne yazık uyumasını beklediği eşi hala uyumamıştı. Işıklar açık onu bekliyordu. Holün başında bekleyen karısının sinirli yüzü ona dimdik bakıyordu.

“Geç kaldın.”

“ İşim geç bitti Patrice. Neden uyumadın?”

Patrice tarihi sayılabilecek evlerinde, arkasını dönüp salona doğru ilerledi. Eşi de arkasından onu takip etti.

“Neredeyse 1 aydır eve geç geldiğinin farkında mısın? Sana dedim ki haftasonu annemlere uğramamız lazım. Onda bile işindeydin-“

“Patrice, bu benim seçebileceğim bir şey değil. “

“Ne demek değil? Tanrı aşkına, sen koskoca André Petit’sin. Benimle dalga mı geçiyorsun?! Sanki yol kenarı bir cafenin aşçı gibi konuşuyorsun. Davetlere bile katılmıyoruz. Ah annem demişti…”

André sözü nereye getirdiğini anlamıştı. Artık sıkılmıştı bu durumdan. Salondan mutfağa geçip kendisine şarap rafından, o çok sevdiği şarabı çıkardı. Bir şarap bardağına pay ettikten sonra şarap şişesini yerli yerine koydu. Bu hareketlerini izleyen Patrice iyice köpürmeye yüz tutmuş suratı ile ona bakıyordu.

“Beni dinliyor musun?!”

“Evet Patrice dinliyorum fakat nede yorgun geldiğim bir gün sonrası kafamı şişirmek için bu kadar uğraştığını anlamıyorum. Lütfen benimle kavga etmeye çalış-“

“Ne?! Kafanı mı şişiriyorum?! Olanı söylüyorum. Bana ne zaman vakit ayıracaksın sayın şef? Bu durumdan sıkıldım. Pazar günleri ayinlerde bile bana eşlik etmek sana azap gibi geliyor sanırım.”

André şarabından bir yudum aldıktan sonra iç çekti. 17 yıllık evlilikleri boyunca bir çocuk sahibi olamamışlardı. Çünkü Patrice doğuramıyordu. Bunu hiçbir problem olarak görmeyen André’ni aksine kayınvalidesi pek mutlu değildi.Torun sevmeye kafayı adeta takmıştı. Kariyer sahibi olan André, kayınvalide için yeterli değildi. Onu kendi ailesine göre yontmak istiyordu. Patrice’de keza öyleydi. Memur bir ailenin kızıydı. Şan, şöhret gözünü boyamıştı. André’nin kendisi ile değil, kariyeri ile çıkıyordu. Bu durumdan artık sıkılmıştı. Başta bunu nasıl görememişti anlamıyordu.

“Eee cevap vermeyecek misin André?”

“Patrice, yorgun geldim ve şuan bana lütfen kendi zamanımı tanı. Bu hafta sonu ayine birlikte gideriz tamam mı?”

André bardağı da alıp ikinci kat merdivenlerinin başına geçti. Patrice durumdan memnun değildi ama o bile yorulmuştu. Salondan seslendi.

“Ben yatıyorum.”

“İyi geceler hayatım.”

Boş bir monolog olan bu konuşmalarında artık bir his yoktu. Andre merdivenleri çıktı. Sonra üçüncü kat merdivenlerini de çıktı en sonunda en sevdiği ve huzur verdiği yerdeydi, çatı. Burayı kendi dekore etmişti. Patrice çıksa bile hiçbir şey anlamayıp geri inecekti. Biliyordu. Çatıda ki odanın kapısını açıp içeri geçti. Bu kadar düzen içerisinde yaşayan bir adam için bu oda tamamen çöplüktü. Birkaç gökdelen olan gazete kupürünü aştıktan sonra koltuğa ulaştı. Kendine yer açtıktan sonra kanepe uzandı. Elindeki bardağı laptopunun yanına koyup laptobu açtı. Önceden kayıtlı olan sekmeler önünde seriliydi:

‘Cuba, Havana’ ,‘Amerika Beyaz Saray’, ‘İtalya, Roma’….

Neredeyse tüm ülke ve şehirlerin tarihi alanlarının görselleri vardı. Odasında sayılarca tarihi yazılar, fotoğraflar, gazete kupürleri ve niceleri ile doluydu. Masanın tam karşısında duran duvar yapışık duran gidilecek yerler ve onlar hakkında infolar doluydu. O kadar karmaşık ve sık hallerdeydiler ki, insanı bayar haldeydi. Ama André mutluydu. Hayallerini o küçücük odaya sığdırmayı başarmıştı. Asıl olmak istediği kişi o odaydı. André ne kadar yetenekli bir şef ise kendine bir o kadar yalancıydı. Bir insan yeteneği olduğu şeye mi bürünmeliydi? Ya arzuladığı kişi olamaz mıydı? Şef olması da aslında ailesinin yontuğu bir yoldu. Yeteneği sayesinde eline düşmüştü. Sadece şef mi olmalıydım? Patrice ile ne zaman bir geziye gitseler zehir olmaktan başka bir şey olmuyordu. Nereye gitseler şov peşindeydi. André’yi tanıyanlar onlara özel bir vakit bırakmıyorlardı. André gittiği yerin ruhunu hissetmek istiyordu. Kamerasını adeta bir göz haline getirip o anları sonsuzlaştırmak istiyordu. Duygularını yazıya dökmek istiyordu. Ama ne evliliği, ne işi ve de ne yaşam faktörleri bunarla izin vermiyordu. Yıllardır tek özgür olduğu alan bu oda ve elindeki klavyeydi. Anonim olarak kullandığı bloğundaki yazılar ile özgürdü. Kimse kim olduğunu bilmiyordu. Neci olduğunu ne olduğunu. Sadece o yazdığı kelimeleri tanıyorlardı. Bloğunu açtı. Rahat bir pozisyona geçtikten sonra el sihrini göstermeye başladı. Orada o minik yerde, gerçek André’ydi...

Yıldızlı Alanlar:

*Coq Au Vin: Fransız mutfağına ait, kırmızı şarapta pişmiş horoz yahnisi.

Bölüm sonu

1 yorum