İçeriğe geç

DARGA

Bölüm 8 · 11 dk okuma

DARGA

Bölüm 8

Bölüm 8: Obsesyon

Darga ayaklanınca Şevket Bey de tek bir destek dahi almadan, aynı çelik omurgayla yerinden kalktı. İki adım gerideki kâhyasına doğru başının milimetrik bir hareketiyle küçük bir işaret yaptı. Bakışları, genç adamın yüzündeki o çözülmez karanlığa mıhlanmıştı:

"Ben de her şeye Zeynep karar versin istiyorum. İstediği ve sevdiği adamla evlensin."

Kâhya bu kez meşin kaplı, kenarları koli bandıyla sağlamlaştırılmış çok daha kalın bir klasörle terasın mermer basamaklarını çıktı. Dosyayı iki eliyle, sanki içi barut dolu bir cephanelik taşıyormuş gibi doğrudan Darga’ya uzattı.

Şevket Bey’in sesi bu kez Boğaz’ın poyrazından bile daha soğuk, daha ağırdı:

"Ama Eliyas söz konusu olduğunda vaktimiz az."

Darga klasörü iki avucunun arasına aldı. Ağır kapağı tek bir parmak darbesiyle araladı. İlk sayfada siyah bir şeritle kapatılmış kalın harfler parladı:

Eliyas Mirza Necefzade.

Dosya, sıradan bir istihbarat özetinden katbekat hacimliydi; neredeyse bir adamın bütün günahlarının, saplantılarının ciltlenmiş haliydi.

"Bunu satır satır, en ince dipnotuna kadar incelemeni istiyorum."

"Peki efendim."

Darga başıyla ölçülü, askeri bir selam verdi. Arkasını dönüp iki yanı tabur nizamında sıralanmış asırlık çam ağaçlarıyla çevrili patikaya adım attı.

Şevket Bey’in arkasında bıraktığı o son cümleler göğsündeki düğümü bir nebze olsun çözmüştü; nihayet karşısında Zeynep’i bir pazarlık masasına sürmeyen, kızının hür iradesine kalkan olan bir dede görmüştü. Fakat Eliyas meselesi... O dosyanın parmak uçlarına değen soğukluğu içindeki bütün kimyayı allak bullak etmişti. Adımlarını hırsla hızlandırdı; çakıl taşları tabanlarının altında ezildi.

Zeynep’in kafede masaya koyduğu o tavizsiz mesafe... Gözlerini bir kılıç gibi bileyip dik dik bakması... Kibir değildi. Kapris hiç değildi. Düpedüz, iliklerine kadar işlemiş çıplak bir korkuydu.

Kendini daha önce hiç hissetmediği kadar ahmak, kör ve hoyrat hissetti.

Kız ilk görüşmede, "Ama şekerim, benim travmam var," diyecek değildi elbette. Zeynep'in neden onu reddettiğini anlatacak hâli de yoktu. Bütün o net reddedişlerin, "Darga Bey" derken ses tellerinde titreşen o yapay mesafenin arkasındaki hayatta kalma refleksini daha ilk saniyede görebilmeliydi.

Bakışları elindeki kalın meşin klasöre kaydı.

Zeynep’in kalbine giden yoldaki o mayınları temizlemek, güvenini kazanmak için belki sadece bir haftası vardı. Fakat karşısındaki bu saplantılı problemi, bu Necefzade belasını kökünden söküp atmak için ne kadar zamana ve ne kadar kana ihtiyacı olduğunu henüz kestiremiyordu.

Necefzadeleri piyasadan, ihalelerden, cemiyet davetlerinden bilirdi. Fakat aileyle Uluçhanların bugüne kadar tek bir ortak projesi, doğrudan tek bir teması olmamıştı. Bu yüzden o yalıların, kapalı kapıların ardında nasıl bir bataklık büyüttüklerinden habersizdi. Zihnini yokladı; hafızasında aileye dair tek bir büyük skandal, tek bir adli vaka ya da magazin dedikodusu uyanmadı. Her şey örtbas edilmiş, parayla ve bürokrasiyle sterilize edilmişti. Şevket Paşa bizzat söylememiş olsa, Zeynep’in üç yıl önce o adam tarafından bıçaklandığına inanmakta bile zorlanırdı.

Patikanın sonundaki kapıya yaklaşırken Mahmut'u güvenlik kulübesinin yanında çay içerken gördü. Mahmut, Darga’nın uzun adımlarla geldiğini fark ettiği anda bardağı kenara bırakıp hızla toparlandı; ceketinin önünü ilikledi. Fakat Darga’nın yüzündeki o kanı çekilmiş, taş kesilmiş ifadeyi gördüğünde kaşları endişeyle çatıldı.

"Patron... Yüzün gözün dağılmamış ama sanki haberler de pek iyi değil."

Darga yürümeye devam etti.

Darga adımlarını bir milim dahi yavaşlatmadan yanından geçti.

"Şevket Paşa torununu bana verdi Mahmut."

Mahmut’un gözleri fal taşı gibi açıldı, ağzı yarım karış aralandı. "Efendim?!"

"Ama..." Darga kapıya doğru yürümeye devam etti:

"...Hemen ardından geri aldı."

Mahmut birkaç saniye boyunca duyduklarını anlamlandırmaya çalıştı.

"Nasıl yani patron? Anlamadım ben."

Darga arabanın arka kapısına yöneldi.

Mahmut hemen dibinde bitti, ses tonunu yumuşatarak son kozunu oynadı:

"Artık Muhsin Bey’i arayabilir miyiz patron?

Darga kapının kolunu tuttuğu yerde durdu. Omzunun üzerinden Mahmut’a öyle ağır, öyle karanlık bir bakış fırlattı ki, arabanın kapısı sertçe çarpıp kapanırken Mahmut olduğu yerde taş gibi donakaldı. Bu yüz ifadesini on iki yıldır ezbere bilirdi; Darga Uluçhan’ın dudaklarındaki o haylaz neşe tamamen silinip gözleri böyle kuyu gibi karardığında, arkasından mutlaka bir kıyamet kopardı.

"Siktir..." diye mırıldandı Mahmut dişlerinin arasından. Kulübeye dönüp görevliden emanet silahları ve telefonları teslim aldı. Kendi ekranını cebinden çıkardığı an boğazı kurudu; ekranda kırmızı puntolarla parlayan bildirim adeta bir infaz kararı gibiydi:

[16 Cevapsız Çağrı – Muhsin Bey]

"Siktir kere siktir..."

Mahmut sürücü koltuğuna geçip kapıyı kapattığında Darga arka koltukta dosyayı çoktan dizlerinin üzerine yaymıştı bile. Mahmut bir süre sessizce bekledi; dikiz aynasından göz ucuyla arkaya, kâğıtların üzerine düşen gölgelere bakmaya çalıştı. Darga ise etrafındaki dünyayla bütün bağını koparmıştı.

Klasörün içinde Eliyas Necefzade’nin otuz yıllık ömrüne dair en mahrem, en karanlık dökümler diziliydi.

Genel nüfus kayıtları.

Aile şecereleri ve off-shore hesap hareketleri.

Avrupa’daki özel kolej ve üniversite dökümleri.

Doktor konsültasyonları.

Psikiyatri kliniklerinin gizli heyet raporları.

Ağır antipsikotik reçeteleri.

Savcılık ifadeleri ve sümen altı edilmiş karakol tutanakları...

Darga bir an, Şevket Paşa’nın kendi hakkında hazırlattığı o ilk dosyanın kaç sayfa olduğunu düşündü. Sonra bu düşünceyi hızla zihninden kovdu; zira anlamıştı ki Şevket Timurlu, Darga’nın bizzat kendisinin bile unuttuğu çocukluk günahlarını dahi o çekmecelerde saklıyordu.

Klasörün ilk bölümü dışarıdan bakıldığında kusursuz bir aristokrat portresi çiziyordu.

Doğum: 1993, Şişli.

Robert Kolej mezuniyeti.

İsviçre Le Rosey yaz kampları.

Oxford Üniversitesi, Uluslararası Hukuk lisansı.

Yabancı dil sertifikaları, binicilik kulübü üyelikleri...

Eliyas Necefzade dışarıdan bakıldığında cemiyetin en gözde, en parlak, en kusursuz veliahtlarından biriydi. Zengin, aristokrat, iyi eğitimli ve saygın.

Darga sayfayı çevirdi.

Sonra bir tane daha.

Sol kaşı istemsizce yukarı kalktı. Dosyanın şeffaf poşetlerinden birine iliştirilmiş, renkleri hafifçe solmuş eski bir fotoğraf karesi vardı. Yaz güneşinin altında, Boğaz kıyısındaki bir yalının iskelesinde çekilmişti.

İki çocuk.

On, belki on bir yaşlarında küçük bir kız çocuğu... Üzerinde beyaz bir yazlık elbise, saçları iki yandan örülmüş.

Hemen yanında aynı yaşlarda, açık renk keten gömlekli bir erkek çocuk.

Zeynep

Eliyas.

Fotoğrafın arkasına kurşun kalemle, titiz bir el yazısıyla küçük bir not düşülmüştü:

“İlk kayıtlı temas. Timurlu Yalısı"

Darga fotoğrafı başparmağı ile işaret parmağının arasına aldığında eli birkaç saniye havada kilitlendi.

İki çocuk yan yana duruyordu ama aralarında korkunç bir asimetri vardı. Zeynep objektife bakıyordu; yüzünde çocukluğun o en saf, en korunmasız, pırıl pırıl tebessümü vardı. Yanındaki çocuk ise... Eliyas, objektife ya da denize değil; başını hafifçe yana eğmiş, delici ve tekinsiz gözlerle doğrudan Zeynep’in profiline bakıyordu. Sanki dünyada başka hiçbir nesne, hiçbir canlı yokmuş gibi.

Mahmut arabayı çalıştırdı. Motorun sesi arabanın içindeki sessizliği böldü. Bir süre bekledi; araba Kandilli sırtlarından ana yola inerken dikiz aynasına bir bakış daha fırlatıp sordu:

"Şevket Bey ne dedi?"

Darga cevap vermedi. Gözleri o sararmış karenin üzerindeki bakışlardan bir milim bile ayrılmadı. Sanki arabada değildi; sanki Mahmut hiç konuşmamıştı. Dünyadaki bütün sesler kesilmişti. Sadece o fotoğraf vardı.

Ve Zeynep'in yanında duran çocuk.

Mahmut yeniden boğazını temizledi:

"Muhsin Bey defalarca aramış. Telefonunu açsanız iyi olur."

Bir başka fotoğraf: Lise mezuniyet balosu. Kalabalık bir arkadaş grubu, ellerinde çiçekler, kahkahalar... Ama arka planda, kadrajın tam köşesinde Eliyas’ın silueti vardı. Bakışları yine kalabalığı yarıp tek bir hedefe kilitlenmişti: Zeynep’e.

Bir sonraki sayfa: Bir vakıf müzayedesi. Eliyas yine bir adım geride, yine aynı sabit açıyla kadını izliyordu.

Bir sonraki: Aileler arası resmi bir iftar yemeği.

Bir sonraki: Nişan töreni hazırlıkları...

Darga’nın şakaklarındaki damarlar kabardı; çenesi taş gibi sertleşti.

Yıllar geçiyordu.

Mevsimler, mekânlar, insanların kıyafetleri değişiyordu.

Çocuklar büyüyor, serpilip yetişkin oluyordu.

Ama o karelerdeki tek bir detay asla değişmiyordu: Eliyas’ın Zeynep’in üzerine bir ur gibi yapışan o tekinsiz, mülkiyetçi bakışları.

Darga fotoğrafları hırsla klasörün kapağına doğru itti. Bir sonraki sekmede Fransız Lape ve İsviçre’deki özel kliniklerin psikiyatri değerlendirme raporları başlıyordu.

İlk satırı okudu:

“Hastada erken ergenlik döneminden itibaren gelişen borderline ve narsisistik spektrum bozukluğu...”

İkinci satır:

“Reddedilmeye, sınır konulmasına ve arzu nesnesinin bağımsızlaşma çabalarına karşı olağan dışı agresyon, dissosiyatif öfke nöbetleri ve narsisistik kırılma...”

Üçüncü raporda gözleri çakılı kaldı:

“Kişide patolojik erotomani ve obsesif bağlanma örüntüsü gözlenmektedir. Nesne olarak seçtiği şahsın hayatını mutlak kontrol altında tutma arzusu, engellendiği takdirde cinai ve kendine zarar verme eğilimlerini tetikleyebilir...”

Darga sayfaları öyle bir hızla çevirmeye başladı ki kâğıtlar parmaklarının arasında yırtılacak gibi hışırdadı.

Farklı profesörler.

Farklı tarihler; Zürih, Viyana, İstanbul...

Ama teşhislerin vardığı son durak hep aynıydı: Eliyas Necefzade tedavi edilememişti. Ailesi oğullarının bu karanlığını yüksek klinik duvarlarının ve servetlerinin arkasına gömmeye çalışmış; Timurlular ise nişan bozulduktan sonra Zeynep’i koruyabilmek için evin etrafına her geçen gün daha kalın duvarlar örmek zorunda kalmıştı.

Darga’nın gözleri savcılık fezlekesine iliştirilmiş teknik takip kayıtlarına takıldı:

14 Şubat

"E.N., Zeynep Timurlu'nun ofisinin karşısındaki otoparkta aracın içinde 6 saat 40 dakika sabit bekledi.”

Sayfa çevrildi.

21 Mart:

"E.N., Timurlu konutunun arka koruluğunda güvenlik kameralarınca tespit edildi. İkaz üzerine uzaklaştı.”

Bir başka tutanak:

4 Nisan:

"E.N., Zeynep Timurlu’nun çalıştığı binaya izinsiz giriş yaptı. Koruma personeliyle arbede yaşandı.”

Darga’nın parmakları kâğıdın üzerinde kilitlendi. Sol elinin tırnakları deriye gömüldü; eklem kemikleri bembeyaz oldu. Mahmut, dikiz aynasından arkadaki havanın birdenbire ağırlaştığını, arabanın içindeki oksijenin çekildiğini hissetti. Yine de merakına yenik düşerek fısıldadı:

"Necefzadenin bu görüşmeyle ne ilgisi var?"

Darga başını kâğıtlardan ağır ağır kaldırdı. Gözlerini dikiz aynasına, Mahmut’un gözbebeklerine dikti.

Mahmut’un omuriliğinden aşağı buz gibi bir ürperti indi. Darga’nın yüzünde öfke falan yoktu. Bağıran, küfreden, direksiyona vuran bir öfke tanıdıktı; onunla baş edilebilirdi. Fakat şu an Darga’nın yüzünde beliren şey saf, katıksız ve mutlak bir imha kararıydı.

"Mahmut," dedi Darga; sesi fısıltı kadar pürüzsüz ama bir giyotin bıçağı kadar soğuktu. "Eğer tek bir kelime daha edersen... Seni şu sahil yolunda indirir, yedi parçaya böler, İstanbul’un yedi tepesine ayrı ayrı gömerim."

Mahmut yutkundu; bakışlarını anında yola çevirdi. Dudaklarını birbirine mühürledi.

Arabanın içinde motorun vızıltısı dışında çıt çıkmadı. Darga klasöre geri döndü.

Sonraki sayfalarda güvenlik şirketinin günlük vardiya logları vardı.

Aynı adam.

Aynı sokak lambasının altı.

Aynı kadın.

Bekleme süresi: 7 saat 18 dakika.

Bir sonraki gece: 9 saat.

Bir sonraki: 11 saat 40 dakika...

Darga’nın yüz kasları artık tamamen donmuştu. Kâğıtları giderek daha sert, neredeyse liflerini kopararak çeviriyordu. Raporların en altına kırmızı kalemle düşülmüş doktor şerhi gözüne çarptı:

“Ayrılık ve nişanın tek taraflı feshi sonrasında, hastanın düşünce içeriklerinin tamamı intikam ve arzu nesnesini 'kendisine ait kılma' hezeyanı etrafında kilitlenmiştir.”

Darga dosyanın en arkasındaki sarı zarfı yırttı. Bu kısımda artık resmiyet yoktu. Mahkeme dosyalarına girmemiş, Eliyas’ın evindeki aramada ele geçirilmiş el yazısı notlar vardı.

Zeynep’in hayatından çalınmış, bir röntgenci titizliğiyle defterlere dökülmüş parçalar:

“En sevdiği çiçek: Beyaz şakayık. Vazoda üç günden fazla tutmuyor, kokusu ağırlaşıyormuş.”

“Papatya çayı içemez. Midesi bulanıyor.”

“Yüzünde iki tane küçük et beni var; biri sol şakağında, diğeri çenesinin altında. Sağ kolunda ise üç tane...”

Darga’nın ciğerleri daraldı; kravatsız boynu boğuluyormuş gibi sıkıştı. Sayfayı çevirdi:

“Zeynep bugün Nişantaşı’ndaki pilates stüdyosunda bir saat on üç dakika kaldı. Çıkışta açık mavi trençkotunu giymişti.”

Bir sonraki satırda elyazısı bozulmuş, mürekkep kâğıda hırsla saplanmıştı:

“Kafede Zeynep’e kahve getiren o garson iti öldüreceğim. Elini kızın omzuna fazla yaklaştırdı.”

Darga’nın gözleri o satırda çakılı kaldı. Hemen altında başka bir hezeyan:

“Buse çok tehlikeli. Zeynep’in aklını çeliyor. Zeynep’e benim normal olmadığımı söylemiş.”

Ve onun hemen ardındaki o dehşet verici not:

“Bugün Buse’nin köpeğini bahçesinden aldım. Uyuttum. Beter ol sürtük karı.”

Sayfanın en altına doğru yazılar bir ayin gibi, defalarca aynı hırsla tekrarlanmıştı:

“Beni affet.”

“Beni affet Zeynep.”

“Beni affet.”

“Beni affetmek zorundasın.”

Darga’nın parmakları klasörün kalın karton kapağını öyle bir sıktı ki meşin kaplama çıtırdadı.

Gözlerini kapattı. Başını deri koltuğun arkalığına yasladı.

Ciğerlerine, arabanın içindeki bütün havayı tüketmek istercesine derin, hırıltılı bir nefes çekti. Dişlerinin arasından dökülen kelimeler bir intikam andı gibi karanlığa karıştı:

"Necefzade... Yemin olsun sana yarattığın cehennemi yaşatacağım."

Yutkundu.

Dudaklarının sağ kenarı yukarı doğru, tüyler ürpertici bir kıvrımla gerildi. Bu, avını parçalamaya karar vermiş bir canavarın gülümsemesiydi.

Fakat...

O tebessüm birkaç saniye sonra yavaşça, acıyla söndü.

Çünkü zihninin karanlık odasına başka bir görüntü sızdı.

Zeynep.

Kandilli’deki o ahşap kafede masaya doğru yürüyüşü...

Sandalyeye otururken sırtını arkalığa tek bir milim bile değdirmeyişi...

Kolluk kuvvetlerine ifade verir gibi o kontrollü, pürüzsüz, mesafeli ses tonu...

Ve en önemlisi: Kendisi kalkarken pervasızca "Sana eve kadar eşlik edeyim gülüm" dediğinde kadının gözlerinde beliren o anlık, buz gibi dehşet.

Darga o an bunların hepsini bir kadının cilvesi, gururu, zengin kızı kibri sanmıştı.

Oysa hepsi... Baştan ayağa saf bir travmanın, ölümden dönmüş bir ruhun hayatta kalma çabasıydı.

Ve işin en kahredici tarafı: Darga, kadının bu dipsiz korkusunun üzerine kendi küstah ısrarını, o sınır tanımaz avcı özgüvenini bindirmişti.

"Bir haftada güvenini kazanırım" derken ne kadar sığ, ne kadar hoyratça konuştuğunu şimdi anlıyordu. O güven bir haftada değil, bir ömürde bile zor inşa edilirdi.

Klasörü ağır ağır kapattı; dizlerinin üzerine bıraktı. Başını çevirip arabanın buğulu camından dışarı baktı. Sahil yolunun sarı sokak lambaları, Boğaz’ın simsiyah suyuna titrek yansımalar bırakıyordu. Kaldırımlarda telaşsızca yürüyen çiftler, işten dönen insanlar, şehrin o umursamaz akışı... Hayat devam ediyordu.

Ama Darga’nın zihninde sadece tek bir kare dönüp duruyordu: Zeynep’in kafeden çıkarken arkasına bile bakmadan gidişi. O zaman kibir sandığı o acele... Aslında kaçıştı.

Mahmut dikiz aynasından patronuna kaçamak bir bakış daha attı. Darga’nın yüzündeki o öldürücü öfke yerini derin, dipsiz ve kederli bir sükûnete bırakmıştı.

"Patron..."

Darga cevap vermedi. Bakışları kucağındaki siyah dosyanın üzerindeydi. Sonra dudaklarından dökülen ses, bir itiraf gibi döküldü:

"Ben de korkutmuşum onu."

Klasörü yeniden hafifçe araladı. Eliyas’ın o lise yıllarındaki fotoğrafına, o hastalıklı gözlere baktı.

Bakışları yeniden çelikten bir duvara dönüştü:

"Bu itin bir daha o kadının gölgesine bile yaklaşmasına izin vermeyeceğim."

Kısa bir duraksama oldu. Poyraz arabanın camlarını titretti. Darga’nın sesi fısıltı seviyesine indi:

"Ama önce... Zeynep’in benden korkmaması gerektiğini öğrenmesi lazım."

Ceketinin iç cebine uzanıp telefonunu çıkardı. Ekrandaki Muhsin Bey’e ait onlarca cevapsız çağrıyı tek bir parmak hareketiyle sildi; doğrudan Zeynep’le olan mesajlaşma ekranını açtı.

Dün geceden beri attığı mesajların altında tek bir mavi tik bile yoktu; kadın hiçbirine dönmemişti.

Bir süre parmaklarını klavyenin üzerinde gezdirdi. Zihnindeki bütün o küstah, alaycı cümleleri sildi. Artık oyun oynamıyordu.

İlk mesajı yazıp gönderdi:

"Seni rahatsız ediyorsam özür dilemeyeceğim."

Bir an duraksadı. Ekranın ışığı yüzündeki kararlılığı aydınlattı. Ardından ikinci mesajı tuşladı:

"Çünkü bana bir şans verirsen, sebep olduğum tüm rahatsızlığı telafi edeceğim."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.