İçeriğe geç

DARGA

Bölüm 7 · 12 dk okuma

DARGA

Bölüm 7

Bölüm 7: Telafi Ederim

Zeynep, direksiyonu tutan parmaklarının sızladığını araba garaja girip motorun homurtusu kesildiğinde fark etti. Şakaklarına saplanan keskin zonklama, gün boyu toplantı odalarında soluduğu o kuru klima havasının ve masasına yığılan mimari projelerin ağırlığını taşıyordu. Fakat asıl yorgunluk zihnindeydi; etinde kemiğinde değil, tam göğüs kafesinin ardında kilitlenip kalmıştı.

Çantasında sessize alınmış telefon, günün farklı saatlerinde adeta bir nabız gibi aralıksız titremişti.

Numarasını nereden bulduğunu tahmin etmek zor değildi. Darga Uluçhan... Sabahın erken saatlerinden akşamın karanlığına kadar belirli aralıklarla düşen o kısa, hedefini şaşmayan mesajlar. Hiçbirine tek bir harfle dahi dönmemişti. Bir noktada adamın pes edeceğini, yanlış bir numaranın peşinde olduğunu düşünüp o küstah inadını başka bir cepheye yönelteceğini ummuştu. Uluçhanların o çelikten iş disiplinini, savunma sanayiindeki tavizsiz varlığını bilmese, bu adamın bütün gün aylaklıktan ona yazdığını düşünebilirdi.

Gözlerini kapatıp başını deri koltuğa yasladı. Yalan söyleyemezdi; uzun, çok uzun bir aradan sonra bir erkeğin bu denli net ve kaçamaksız ilgisi ona iyi gelmişti.

Ama bu temelsiz ısrar onu tedirgin ediyordu.

Çekici bir adamdı.

Komik bir adamdı.

Zeki bir admdı.

Ama herkes başlangıçta böyle olurdu.

Derin bir nefes alıp çantasını kavradı. Garajın soğuk betonundan evin iç kapısına geçtiğinde topuk sesleri loş koridorda yankılandı. Hizmetliler çoktan çekilmişti; havadaki taze zeytinyağlı ve fırınlanmış kuzu kokusundan akşam yemeğinin en az bir saat önce bittiği anlaşılıyordu. Salondan ne bir ses ne de televizyonun uğultusu geliyordu; yalnızca kapı pervazından parkelere süzülen sarı, durgun bir ışık vardı.

Doğrudan üst kata çıkıp o sıcak suyun altında dakikalarca kalmak istedi. Fakat salonun girişine geldiğinde adımları kendiliğinden yavaşladı.

Timurlu konağının ana salonu, Cumhuriyet’in ilk yıllarından kalma bir kütüphane ağırlığına sahipti. Yüksek tavanın tam ortasından sarkan devasa kristal avize, ceviz kaplama lambirilere ve asırlık yağlı boya tablolara soluk parıltılar bırakıyordu. Ağır kadife perdelerin arasından Boğaz’ın karanlık, simsiyah suları seçiliyordu. Şöminenin üzerindeki mermer tabloda İstiklal Madalyaları, dededen kalma gümüş tütün tabakaları ve çerçeveli siyah beyaz subay fotoğrafları duruyordu.

Sanki odadaki her eşyanın bir hikâyesi vardı.

Geniş, krem rengi berjerde Sabri Bey oturuyordu. Gözlüğünü takmış, dizlerinin üzerindeki kalın tarih cildine gömülmüştü. Karşısındaki koltukta ise Feride Hanım vardı; kucağındaki kasnağa gerili kanaviçeye iğneyi batırıp çıkarıyordu.

Fakat odanın havasında tekinsiz, yoğun bir basınç vardı. İkisi de oradaydı ama zihinleri bambaşka bir alarmın eşiğinde nöbet tutuyor gibiydi. İğne kumaşa olması gerekenden daha sert batıyor, Sabri Bey sayfayı çevirmek yerine aynı satırın üzerinde parmağını gezdirip duruyordu.

Zeynep ceketinin yakasını hafifçe gevşetip kapı pervazına yaslandı.

"Ben geldim. İyi akşamlar sevgili Timurlular."

Merdivenlere doğru dönüp ilk basamağa adım attı. Fakat içindeki o sezgi geri çekilmesine izin vermedi; arkasını dönüp salonun ortasına doğru iki adım yaklaştı.

"Yemek yediniz mi?"

Sabri Bey gözlüğünün üzerinden başını kaldırdı; yüzündeki çizgiler bir savaş haritası gibi gölgeliydi. Feride Hanım ise elindeki iğneyi havada dondurup hızla doğruldu. Kıpır kıpırdı.

"Hoş geldin kızım. Yedik, yedik biz." Sesindeki o yapay sakinlik, içindeki telaşı örtmeye yetmiyordu. Feride Hanım kaçamak bir bakışla eşine döndü, ardından hemen kızına kilitlendi: "Açsan mutfağa hemen bir şeyler hazırlatayım?"

Zeynep iç çekerek omzundaki çantayı tekli koltuğun üzerine bıraktı. Odaya kaçış bileti tamamen yanmıştı. Ağır adımlarla ceviz sehpanın yanına yürüdü, krem rengi koltuğun kenarına ilişti. Sırtındaki yorgunluk bir kurşun gibi çöktü.

Birkaç saniye çıt çıkmadı. Yalnızca duvar saatindeki sarkacın ritmik vuruşu duyuldu.

Zeynep iki elini dizlerinin üzerinde birleştirip doğrudan anne ve babasının gözlerinin içine baktı.

"Ne söyleyeceksiniz?"

Sabri Bey kitabın arasına deri ayracı koyup kapağı tok bir sesle kapattı. Konuşmadı; yalnızca çenesini sıvazladı.

Feride Hanım elindeki kasnağı kucağına indirdi. "Yok kızım... Ne söyleyeceğiz canım?"

Zeynep tek kaşını kaldırdı. "Gerçekten. Belli ki akşama kadar provasını yapmışsınız, hadi söyleyin."

Feride Hanım iğneyi kumaşın kenarına tutturup sabırsızlıkla öne eğildi. Bir meseleyi en ince ayrıntısına kadar deşmeden içi rahat etmezdi; evin, ailenin, hatta bütün cemiyetin nabzı onun avuçlarının içinde atmalıydı.

"Uluçhanların oğluyla görüşmen... Kaç gün oldu? Bir şey anlatmadın."

Zeynep başını koltuğun arkalığına yaslayıp gözlerini kristal avizeye dikti. "Anlatacak pek bir şey olmadı çünkü anne."

Annesinin gözleri hemen büyüdü. Feride Hanım bir şeyi detaylarıyla öğrenmeden rahat edemezdi. Evde olan bitenden, ailede yaşananlardan, hatta çoğu zaman başkalarının hayatından bile haberdar olmak onun doğal hâliydi.

"Nasıl olmadı ayol?Ne hissettin? Devam edecek misin?

Zeynep cevap vermeden önce annesi yeniden konuşmaya başladı.

"Ben gördüm çocuğu. Boylu boslu, pek terbiyeli, pek de yakışıklı bir çocuk."

Zeynep gözlerini yumdu.

Feride Hanım arkasına bile yaslanmadan, heyecanı sesine vura vura devam etti: "Dedesi de babası da öyleydi onların. Uluçhanlar sert adamlar gibi görünür ama eşlerine, yuvalarına öyle bir düşkündürler ki... Ah, rahmetli Sevda Hanım hayattayken Muhsin Bey kadının bastığı yerlere toz kondurmazdı, pervane olurdu etrafında."

Sabri Bey’in kaşları yavaşça yukarı kalktı; bakışları karısının üzerinde bir uyarı fişeği gibi durdu.

Feride Hanım kocasının o sert bakışını yakaladığı anda "tık" diye sustu. Kucağındaki kasnağın kenarını düzeltir gibi yaptı.

Zeynep gözlerini araladı. Manzara netti; annesi çoktan Şevket Paşa’nın safına geçmiş, düğün dernek planlarına başlamıştı bile.

Düz, pürüzsüz ve en ufak bir duygu barındırmayan bir sesle konuştu:

"Reddettim."

Feride Hanım’ın parmakları kumaşın üzerinde donakaldı. Ağzı bir karış açıldı. "Neden? Beğenmedin mi çocuğu?"

"İyi biri," dedi Zeynep, tavanı izlemeyi sürdürerek. "Zeki, hazırcevap, komik... Biraz da dengesiz galiba."

"İlk görüşmede herkes biraz gergin olur kızım! Hemen öyle bir kalemde silip atmayalım çocuğu."

"Bir daha görüşmeyi düşünmüyorum anne."

Feride Hanım’ın kaşları şaşkınlıkla gerildi. "Şevket Bey’e söyledin mi peki? Ne dedi deden?"

"Şirketteki yönetim kurulu toplantısından önce Serhat Bey'e ilettim, dedemle üstüne uzun uzadıya konuşmadık." Zeynep elini boynuna götürüp gerilen kaslarını ovaladı. "Ama şans vermem gerektiğini düşünüyor tabii."

Sabri Bey ilk kez hareketlendi. Dirseklerini koltuğun kolluklarına dayayıp öne doğru eğildi. Bakışları kızının yüzündeki her bir kıvrımı, yorgunluğu ve göz altlarındaki o gizli gölgeyi santim santim okudu.

Sesi bir komutanın değil, kızının içini ezbere bilen bir babanın yumuşaklığındaydı:

"Zeynep Hanım ne düşünüyor peki?"

"Bir şey düşünmüyorum baba."

Sabri Bey’in dudaklarının kenarında acı, hafif bir tebessüm belirdi. Başını iki yana salladı. "Bu doğru değil."

Zeynep gözlerini babasına çevirdi.

"Ben kızımı bilirim," dedi Sabri Bey; sesi salondaki bütün o resmiyet havasını sildi süpürdü. "O kafedeki görüşmeden beri bilerek eve geç geliyorsun. Akşam yemeklerini kaçırıyorsun çünkü masada bu konunun açılacağını biliyorsun."

"Çok yoğundum baba, proje teslimleri vardı. Bilerek yapmadım."

"Seni tereddüde düşüren bir şey var Zeynep. Nedir o?"

Zeynep sustu.

Babası annesine hiç benzemezdi. Feride Hanım konuşarak, sorgulayarak, gürültüyle öğrenirdi. Sabri Bey ise susarak. O sessizlik, karşısındakine öyle geniş ve derin bir ayna tutardı ki, insan kendi içindeki en gizli korkuyu bile oraya dökmek zorunda kalırdı.

Zeynep bakışlarını kucağına indirdi; parmaklarını birbirine kenetledi.

"Darga Bey kötü biri değil baba... Ama haddinden fazla ısrarcı. Fazla hızlı. Hayatında hiçbir sınır yokmuş gibi davranıyor."

Sabri Bey arkasına yaslandı. Konuşmadı. Yalnızca kızının kelimelerini tartmasına izin verdi; ona güvenli bir alan bıraktı.

Zeynep parmaklarını biraz daha sıktı. Boğazına tırmanan o acı, metalik tadı yutkunarak bastırmaya çalıştı.

"En son biri bana bu kadar ısrar ettiğinde..."

Sesi bir bıçak darbesiyle kesilmiş gibi çatallandı. Cümle havada asılı kaldı.

Sağ alt karın bölgesindeki o üç yıllık derin dikiş izi, hayali bir alevle dağlanmış gibi sızladı. Görünmez bir bıçak eti yeniden kanatıyor gibiydi.

Eliyas.

Salondaki hava bir anda buz kesti; oksijen çekildi.

Feride Hanım’ın yüzündeki o meraklı tebessüm anında silindi; gözleri dehşetle kısıldı. Sabri Bey’in ise çene kemikleri öyle bir kilitlendi ki şakaklarındaki kır saçların altından mavi bir damar kabardı.

Üç yıldır bu evde o isim telaffuz edilmemişti.

Fakat Sabri Bey’in göğsünü asıl parçalayan şey bu hatıra değildi: Zeynep bilmiyordu ama Eliyas bir hafta içinde o demir kapılardan adımını atıp dışarı çıkacaktı.

Bunu düşündüğü anda Sabri Timurlu’nun içi titredi. Hayatı boyunca Doğu’nun en kanlı dağlarında, devletin en karanlık koridorlarında bulunmuştu. Soğukkanlılığıyla, gaddarlığıyla bilinirdi; düşmanları bile onun gözlerindeki o hissizlikten korkardı. Fakat konu kızına, Zeynep’in o kırılgan canına geldiğinde... Bütün o rütbeler, servet ve güç bir anda un ufak oluyordu. Eli ayağı boşaldı.

Zeynep başını kaldırmadan, fısıltı kadar kısık bir sesle tamamladı cümlesini:

"En son biri bana böyle ısrar ettiğinde... Sonu hastanenin yoğun bakımında bitti."

Feride Hanım başını iki yana sallayarak elini uzattı, kızının dizine dokundu. Sesi titriyordu: "Bir adamla felaket bir tecrübe yaşadın diye... Bütün erkekler aynı kabustan ibaret olacak diye bir kaide yok güzel kızım. Hem... Bir çocukla biraz vakit geçirseydin belki—"

"Feride," dedi Sabri Bey; sesi öyle bir otoriteyle kesti ki kadının sözünü, odadaki hava titredi. Başını yeniden kızına çevirdi. "Çok ısrarcı ve bu seni ürkütüyor, öyle mi?"

Zeynep başını hafifçe eğerek onayladı.

"Bunun dışında nasıl biri peki?"

"Pek bir şey konuşmadık aslında." Zeynep duraksadı, dudaklarını kemirdi. "Ama dedem dün akşam şirket kuryesiyle dosyasını göndermiş."

Sabri Bey’in kaşları havalandı. "Ne kadarını inceledin?"

Zeynep cevap vermedi. Bakışlarını kaçırdı.

"Zeynep?"

"Bayağı bir baktım işte..."

Sabri Bey’in yüzündeki o taş gibi sertlik, kederli bir tebessümle aralandı. "O zaman korkuyorsun..." Kısa bir duraksama oldu; ses tonu şefkatle doldu: "...Ama bir yandan da ilgini çeken, hoşuna giden tarafları var."

Zeynep yine sessiz kaldı; inkâr edemiyordu.

Feride Hanım elindeki makası sehpanın üzerine bırakıp araya girdi: "Ay Sabri, Allah aşkına terörist sorguluyor sanki! Bırak kızı bir nefes alsın."

Sabri Bey göz ucuyla karısına baktı. "Kızımla konuşuyorum Feride."

"Ben de evladımla konuşuyorum ama ne bu böyle? DGM zabıt kâtibi gibi." Feride Hanım hemen kızıyla arasındaki buzları eritmek için koltuğun ucuna kaydı: "Zeynep, Darga küçükken çok fırlama, çok konuşkan bir çocuktu. Yine öyle mi?"

Zeynep’in dudaklarının kenarı istemsizce kıvrıldı; Boğaz kıyısındaki o pervasız tebessüm aklına geldi. "Fırlama... Evet. Fazlasıyla."

Feride Hanım rahatlayarak kıkırdadı. "Nizam Bey rahmetli olmadan önce yalılara çok gider gelirdik. Sen küçüktün, hatırlamazsın. Bir yaramazdı, bir ele avuca sığmazdı ki sorma... Muhsin Bey çocuk için yılda sekiz tane bakıcı değiştirirdi; kadınlar iki haftada istifa edip kaçardı."

Zeynep kendini tutamayarak güldü. Yüzündeki o kurşun rengi kasvet bir nebze olsun dağılmıştı. Feride Hanım, Sabri Bey'e "Gördün mü?" der gibi yan bir bakış attı. Kendi aralarında hep böyle yarışırlardı. Sabri Bey koltukta yeniden doğruldu.

"Darga seni korkutuyor mu?"

Zeynep'in gülümsemesi yavaşça kayboldu.

"Şans vermek istemiyor musun?"

Feride Hanım'ın keyfi kaçmış gibi dudakları büzüldü ama bu kez araya girmedi.

"Darga beni korkutmuyor."

Sabri Bey sözünü kesmedi, yalnızca bekledi. Yüzündeki ifade sakindi. Anlayışlıydı.

"Ama hayatıma bir erkeği dâhil etmek korkutuyor."

Salona ağır, kabullenilmiş bir sessizlik çöktü. Bu cümlenin karşısında söylenecek hiçbir teselli, hiçbir nasihat duramazdı. Yaşanan cehennemin boyutunu üçü de biliyordu.

Birkaç saniye sonra Feride Hanım yumuşacık bir sesle mırıldandı: "Deden seni düşünüyor yavrum. Kırk kere ölçüp tartmasa, o aileyi ve Darga'yı en ince ayrıntısına kadar bilmese asla bu işin arkasında durmazdı. Şevket Paşa'yı bilirsin."

Sabri Bey başını iki yana sallayarak karısının lafını kesti: "Seni düşünmek başka bir şey Feride, onun adına hayatının kararını vermek bambaşka." Başını kızına çevirdi: "Yorgunsun kızım."

Zeynep göğsünü şişiren derin bir nefes verdi; omuzları tamamen çökmüştü.

"Sen ne düşünüyorsun baba?"

Sabri Bey tek bir saniye bile tereddüt etmedi:

"Sen ne istiyorsan onu."

Zeynep’in gözleri doldu; babasının bu koşulsuz, pazarlıksız desteği göğsündeki düğümü çözdü. "Ya yanlış karar verirsem? Ya yanılıyorsam?"

"Verebilirsin," dedi Sabri Bey sakin ve tavizsiz bir sesle. "Yanılabilirsin de. Hata da yapabilirsin."

Zeynep şaşkınlıkla baktı.

"Ama o karar senin kararın olur," diye devam etti yaşlı adam; sesi bir zırh gibi kızını sardı. "Senin hayatının rotasını ben çizmeyeceğim. Ne karar verirsen ver, kapıyı çarpıp çıktığında da, geri döndüğünde de... Sen benim kızımsın. Arkanda bir dağ gibi duracağım."

Zeynep’in kirpiklerinden süzülen tek damla yaş yanağına indi; hemen elinin tersiyle sildi.

Feride Hanım burnunu çekip dayanamayarak yine araya girdi: "Ama sen yine de olumlu düşün bence Zeynepciğim. Uluçhanlar hakikaten köklü ailedir, Muhsin Bey de aslan gibi adamdır..."

Sabri Bey başını geriye atıp sabır dilercesine tavana baktı. "Allah’ım sen bana mukayyet ol... Bu kadın gerçekten iflah olmaz."

"Ne yani? Kızımın iyiliğini düşünüyorum."

"Kızımın kararlarını etkileme."

Feride Hanım hiç düşünmeden cevap verdi.

"Benim kızım karar verirken kimseden etkilenmez."

Sabri Bey kaşını kaldırdı.

"Benim kızım karar verirken annesinden ve babasından etkilenir."

Feride Hanım dudaklarını büküp kasnağını kenara savurdu.

"Ay bu adam...Bu adam beni böyle yaşlandırdı."

Sabri Bey bıyık altından sırıtarak kızına döndü. "Bu anan var ya... Gençliğinde de tıpkı böyle cadalozdu."

Feride Hanım’ın ağzı şaşkınlıkla aralandı. "Hah! Sanki kendisi Melaike-i Âzam! Duygusuz, kütük herif!"

Sabri Bey bakışlarını ağır ağır karısına çevirdi. Sesini kalınlaştırdı: "Feride."

Feride Hanım bir anda kedi gibi kısıldı, masumca gülümsedi. "Efendim Sabriciğim?"

Göz göze geldiler. Sabri Bey önce o sert asker yüzünü korumaya çalıştı; fakat göz kenarlarındaki kırışıklıklar ele verdi onu.

"Yine de iyi ki varsın, kız."

Feride Hanım'ın yüzündeki öfke bir anda kayboldu.

"Sen de iyi ki varsın."

Zeynep, aralarındaki bu yarım asırlık, sarsılmaz sevgiye bakarken gün boyu ilk kez gerçekten, içtenlikle gülümsedi. Aşkın güvenli bir liman olabileceğine dair tek kanıtı karşısında duran bu iki insandı.

Tam o anda sehpanın üzerindeki telefon sertçe titredi.

Ekranın beyaz ışığı loş salonda parladı:

[Darga Uluçhan]

Zeynep’in dudaklarındaki o ılık tebessüm bir anda dondu. Bütün kasları yeniden kilitlendi.

Sabri Bey’in gözleri telefonun ekranına kaydı; tek bir kelime etmedi. Feride Hanım ise heyecanla boynunu uzattı: "Zeyneeeep... Ay n’olur aç kızım, hoparlöre ver! Sesini duyayım, vallahi meraktan çatlayacağım."

Zeynep elini uzatıp telefonu tek bir hırslı hareketle ters çevirdi; ekranı ahşaba çarptı.

"Hesabı gizliydi zaten Instagram’da, bakamadım da çocuğa..." diye söylendi Feride Hanım.

"Anne, lütfen."

"Ay ne var canım? Merak bu!"

Sabri Bey elini yavaşça kızının koluna koydu. Sesi bir sığınak kadar sakindi:

"Açmak zorunda değilsin kızım."

Zeynep başını kaldırıp babasına baktı.

Sabri Bey gözlerinin içine baktı; ardından her hecesi bir iğne gibi zihnine batan o soruyu fısıldadı:

"Ama o telefonu neden açmak istemediğini... Kendine dürüstçe sor."

Zeynep cevap veremedi. Çünkü o dürüst cevabın ağırlığı altında ezilmekten korkuyordu. Korkusunun kaynağının Darga değil, adamın içindeki bir şeyleri uyandırma ihtimali olduğunu kabul etmekten ödü kopuyordu.

Telefon iki saniye sonra masanın üzerinde yeniden şiddetle titredi.

Zeynep dişlerini sıktı. Eline almamak için direndi; fakat ekranın karanlığında yanan o bildirim bir mıknatıs gibi çekti onu. Sonunda dayanamayarak cihazı parmaklarının arasına aldı.

İlk mesaj ekrana düştü:

"Eğer seni rahatsız ediyorsam özür dilemeyeceğim."

Zeynep'in kaşları çatıldı.

İkinci mesaj birkaç saniye sonra gelmişti.

"Çünkü bana bir şans verirsen, sebep olduğum her rahatsızlığı telafi ederim."

Zeynep birkaç saniye donakalmış gözlerle ekrandaki parlak harflere baktı.

Ne kadar kendinden emin bir manyaktı.

Göğsünün içinde bir şey yerinden oynadı. Telefonu hızla ters çevirdi. Masada derin bir sessizlik içinde oturdu.

Fakat duramadı; kalbinin o düzensiz vuruşlarına engel olamayarak telefonu yeniden kaldırdı. Mesajı bir kez daha, her kelimesini zihninde yankılandırarak okudu.

Darga’nın silueti belirdi gözünün önünde.

Kafedeki o alaycı, meydan okuyan gülüşü... Ses tonundaki o sarsıcı kadife derinlik... Gözlerindeki o tehlikeli, boyun eğmeyen canlılık...

Ve hemen ardından, hafızasının en karanlık dehlizinden fırlayan bambaşka bir yüz.

Üç yıl önceki başka bir tebessüm.

Başka bir ses.

"Benden kaçamazsın Zeynep..." diyen başka bir ısrar.

Zeynep’in parmakları telefonun metal kasasında öyle bir sıkıldı ki eklemleri bembeyaz oldu. Midesine buz gibi bir kramp oturdu.

Acaba...

Gözlerini ekrandaki harflerden ayıramadı. Boğazındaki o tanıdık, kan kokulu düğüm nefesini kesti.

Acaba aynı kanlı film... Bambaşka bir aktörle yeniden mi vizyona giriyordu?

Daha fazla dayanamadı. Parmağı cihazın yanındaki tuşa gitti; ekranı sadece kilitlemekle yetinmedi. Kapatma düğmesine uzunca bastı.

Ekran karardı.

Telefonu bu kez ters çevirmedi; tamamen susturarak masanın en uzak köşesine, karanlığa doğru itti.

Bölüm sonu

1 yorum