Şevket Bey, hemen yanındaki ferforje sehpanın üzerinden kenarları hafifçe aşınmış, sırtı bez ciltli kalın bir dosya aldı. Sayfaları aralarken başını kaldırmadan, Boğaz'ın serin esintisine karışan pürüzsüz ve buyurgan bir tonla konuştu:
"Kahve içersin, değil mi?"
CCevabı beklemedi. Bahçe girişindeki çamların gölgesinde bir heykel gibi kıpırtısız bekleyen kâhyaya doğru çenesini milimetrik bir hareketle kaldırdı. "Türk kahvesi. İki tane. Sade."
Görevli tek kelime etmeden, çakıl taşlarını bile çıtırdatmadan avludan süzülüp kayboldu.
Şevket Bey dosyanın ilk kapağını çevirdi. Bakışları satırların üzerinde kurşun döker gibi ağır ağır kaydı.
"Darga Uluçhan. Uluçhan Savunma ve Güvenlik Sistemleri." Bir sayfa daha çevirdi; sararmış kâğıt parmaklarının arasında hışırdadı. "Bir doksan boy, seksen beş kilo... Cranfield Üniversitesi, Silah ve Mühimmat Mühendisliği. Doktora... Onur derecesi."
Dosyayı birkaç saniye daha inceledi. Ardından kırışık dudakları alaycı bir memnuniyetsizlikle büküldü. Gözlüğünün kemik çerçevesinin üzerinden Darga'ya dik, delip geçen bir bakış fırlattı.
"Askerlik durumu..." Sayfayı gözüne biraz daha yaklaştırdı, sesindeki hayal kırıklığı elle tutulur gibiydi: "Bedelli."
Gözlerini kırpmadı.
Şevket Bey dosyayı dizinin üstüne tok bir sesle kapattı. "Bir Uluçhan’dan daha fazlasını beklerdim."
Darga ilk kez oturduğu yerde hafifçe toparlandı. Yüzünde, kabahati suçüstü yakalanmış ama bundan zerre pişmanlık duymayan o haylaz çocuk ifadesi belirdi. Bir anlığına yaşlı adamın güvenliklere dönüp: "Alın bunu, askerliğini yeniden yaptırın." demesini bekledi. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, omuz silkti:
"Kışla disiplinine girmek için biraz fazla asiydim." Kısa bir es verdi, bakışlarındaki kıvılcımı saklamadı:
"Mühendis yaptılar."
Şevket Bey birkaç saniye boyunca gencin yüzündeki o pervasız çizgileri süzdü. Ardından, asırlık çınar ağaçlarının gölgesini aralayan güneş gibi, beklenmedik şekilde gülümsedi. Bembeyaz bıyıklarının altından dökülen sesinde eski bir silah arkadaşının tınısı vardı.
"Gerçekten Nizam'ın torunusun."
Darga ne diyeceğini bilemedi; ilk defa kelimeleri tartarak sustu. Şevket Bey dosyayı aralarındaki sehpanın kenarına bıraktı.
"Bazıları silah tutar. Bazıları o silahı yapar."
Kısa bir duraksama oldu.
"Hizmet, hizmettir."
Darga, Şevket Timurlu gibi bir kurdun kendisini buraya eski günleri yâd etmek ya da mühendislik diplomalarını övmek için çağırmadığından adı gibi emindi. Bu adam tek bir cümleyi dahi hedefsiz kurmazdı. Az önce bahçede çınlayan o söz zihninde yankılandı: "Bazen deli bir adamın cehennemi yeryüzüne indirmesi gerekir."
Gözlerini hafifçe kıstı, çenesini öne çıkardı. Diplomasi perdesini aradan kaldırıp doğrudan hedefe yürüdü:
"Siz, oğullarınız ve emrinizdeki bunca imkân varken... Bir Uluçhan'ın ailenizi korumasına gerek yok"
Şevket Bey sustu. Gözlerini Boğaz’ın akıntısına dikti. Darga dudaklarındaki o muzip tebessümle devam etti:
"Özellikle de askerliğini bedelli yapmış bir Uluçhan'ın."
Şevket Bey bu kez açıkça, göğsünü sarsan tok bir kahkaha attı. "Zekisin."
"Bu bir iltifat mı?"
"Hayır," dedi yaşlı asker, sesi yeniden çelik gibi sertleşirken. Bakışları genç adamın gözbebeklerine çakıldı:
"Bir damat adayı için zaruriyet."
Darga'nın gülümsemesi biraz soldu.
"Zeynep bana hayır dedi."
"Biliyorum."
Şevket Bey çayından bir yudum aldı.
"Zaten hayır demesini bekliyordum."
Darga sessiz kaldı; yaşlı adamın nereye varacağını bekledi. Şevket Bey fincanı tabağına bıraktı.
"Ama senin o 'hayır' cevabından sonra masadan nasıl kalkacağından, nasıl bir tavır takınacağından emin değildim."
Darga kaşını kaldırdı.
"Israrım sizi rahatsız mı etti?"
"Hayır." Şevket Bey'in kırışık yüzünde nadir görülen bir takdir parıltısı belirdi. "Aksine, memnun etti." Bir an duraksadı; sesi ciddiyetin sınır boylarına çekildi: "Ama oğlum aynı fikirde değil."
Darga istemsizce güldü, gergin omuzları biraz olsun rahatladı. "Yani en azından bugün de hayattayım."
Şevket Bey yalnızca hafifçe tebessüm etti. Ardından yüzündeki bütün o babacan ve neşeli çizgiler bir anda silindi; yerini bir cephe komutanının o tavizsiz, karanlık ciddiyetine bıraktı. Masaya doğru eğildi:
"Zeynep'i ikna etmeni istiyorum Darga."
Darga birkaç saniye düşündü. Karşısındaki adamın otoritesine rağmen sesindeki bağımsızlığı kaybetmedi:
"Birini beni sevmesi için ikna edemem."
Bakışlarını yaşlı adama çevirdi.
" Ama sevebileceği nedenler verebilirim."
Şevket Bey başını onaylarcasına salladı.
"Zeynep'in seni reddetmesinin güçlü bir sebebi yok."
Ciğerlerini yakan derin bir nefes aldı. "Sadece... Hayatına tekrar bir erkeği almaktan, o eşikten bir daha geçmekten ölesiye korkuyor."
Darga'nın kaşları hızla çatıldı; zihnindeki alarm zilleri çalmaya başladı.
"Tekrar mı?"
"Zeynep daha önce nişanlandı."
Şevket Bey'in bakışları Boğaz'ın ötesindeki puslu tepelere daldı. Yüzündeki savaş çizgileri kederle biraz daha derinleşti. Darga'nın göğsünde soğuk bir rüzgâr esti.
"Haberimiz olmadı."
Şevket Bey gözlerini gence çevirdi; sesi buz kesti: "Timurlular böyle meseleleri nikâh defterine imza atılana kadar uluorta duyurmaz."
"Kiminle nişanlandı?"
"Eliyas Necefzade'yi bilir misin?"
Darga'nın kaşları istemsizce havalandı; zihnindeki istihbarat arşivi anında bir sayfayı açtı. "Necefzadelerin büyük oğlu... İngiltere'de okumuştu. Bildiğim kadarıyla uzun süredir yurt dışında."
"Değil."
Şevket Bey'in sesi öyle bir sertleşti ki bahçedeki çam dalları bile rüzgârda donakaldı sanki:
"Üç yıldır hapiste."
Darga’nın bakışlarındaki merak anında yerini tehlikeli bir karanlığa bıraktı. Çenesi kilitlendi. "Neden?"
Şevket Bey’in çenesi öyle bir gerildi ki elmacık kemikleri derisini delecek gibi fırladı. Masadaki porselen fincanın kenarına dayanan kemikli parmakları, eklem yerleri bembeyaz kesilene kadar sıkıldı. Boğazından hırıltılı, kurşun gibi bir ses döküldü:
"Nişanı bozdu diye... Zeynep'e saldırdı."
Darga’nın yüzündeki bütün o haylazlık, tebessüm, hatta ciğerlerine çektiği nefes bile o salisede dondu. Göz bebekleri ölümcül bir iğne ucu gibi kısıldı. Masaya yayılan enerji, baharın bütün ılık havasını bıçak gibi kesip sıfırın altına indirdi.
"Ne zamana kadar yatacaktı?"
"Necefzadeler bürokraside ve yargıda kök salmış, güçlü bir aile," dedi Şevket Paşa; elini titreyen şakağına götürdü. "Onu dört duvar arasında tutabilmek için bütün ağırlığımı, bütün eski ilişkilerimi masaya koydum. Ama kanunların da bir sınırı var." Sesi kuyu dibinden gelir gibi kısıldı: "Bir hafta içinde tahliye ediliyor."
Masaya mezarlık sessizliği çöktü.
"Zeynep'in haberi var mı?" diye sordu Darga; ses tonundaki pürüzsüz sakinlik, bir fırtınanın kopmak üzere olduğunu haber veren o tekinsiz sessizliğe benziyordu.
"Söylemedim."
"Neden?"
Şevket Bey gözlerini yumdu; o koca çınar bir anlığına omuzlarından çöker gibi oldu. "Yeniden o kâbusun içine dönmesini, nefesini korkuyla tüketmesini istemiyorum."
Darga birkaç saniye kafede karşısında oturan o kadını düşündü; sırtındaki dikliği, kılıç gibi kaşlarını, boyun eğmeyen çenesini...
"Zeynep korkuya boyun eğecek bir kız değil."
"Güçlü bir kadın."
Şevket Bey başını salladı.
"Ama güç, korkuyu her zaman bastırmaz."
Sessizlik oldu.
"Ve korku ile mutluluk beraber barınamaz."
Darga uzun süre konuşmadı. Sonra daha dikkatli bir sesle sordu.
"Nişan neden bozuldu?"
Şevket Bey'in bakışları yeniden uzaklaştı.
"Zeynep bozdu."
Bir an durdu.
"Çünkü güvende hissetmiyordu."
Darga'nın çenesi hafifçe gerildi.
"Başlangıçta her şey iyi görünüyordu."
Şevket Bey'in sesi ağırlaştı.
"Ama Zeynep korkmakta yerden göğe kadar haklı çıktı." İki elini masanın üzerinde yavaşça, parmak boğumları çıtırdayana kadar yumruk yaptı. "Yüzükler atıldıktan sonra Eliyas..."
Cümlesini tamamlayamadı. Yüzünü, kırışık ve nasırlı ellerinin arasına kapattı. Asırlık bir askerin dudaklarından dökülen en ağır itiraf odayı titretti:
"— Biz bilemedik Darga... İlk darbeyi almadan, o bıçak saplanmadan önce yetişemedik."
Darga donakaldı.
Kelimeler boğazına tıkandı, beyni kilitlendi. Bakışları, masanın üzerinde titreyen o koca askerin sıkılı yumruklarına çivilendi. İçinde, göğüs kafesini parçalamak isteyen vahşi bir yaratık uyandı; damarlarındaki kanın çekildiğini, yerini alev almış bir baruta bıraktığını hissetti.
Uzun, kahredici bir sessizlik oldu.
Darga ağır ağır başını önüne eğdi. Dün akşamki o ahşap masayı, Zeynep'in masadan kalkarken arkasına bile bakmayışını, o mesafeli duruşunu ve kendisini bir adım geride tutmak için çırpınışını hatırladı.
"Zeynep'in bana ısrarla 'hayır' demek için..." dedi Darga, sesi kuyu dibinden gelen fısıltı kadar derindi: "...Çok haklı ve güçlü bir sebebi varmış."
"Evet," dedi Şevket Bey, başını kaldırıp nemli gözlerini gencin gözlerine dikerek. "Ama 'evet' demesi için de çok daha güçlü bir sebebi var artık."
"Nedir?"
"Yeniden, hiçbir tereddüt duymadan güvende hissetmek."
Darga elini şakağına götürdü, parmaklarıyla göz pınarlarını sıktı. Dün akşamki her bir kelime, her bir mimik zihninde bir suç delili gibi yeniden canlandı.
"Bu bizim ilk ve son görüşmemizdi..."
Gözlerini kederle kapattı.
"Onu ürkütmüş olmalıyım."
Şevket Bey cevap vermedi. Çam ağaçlarının hışırtısı bu sessizliği onaylar gibiydi. Darga başını iki yana sallayarak içindeki o hoyrat pişmanlığı dışarı vurdu:
"Haddimi aştım. Üzerine bilmeden çok gittim."
Şevket Bey'in gözlerindeki çelik ifade ilk defa yumuşadı; şefkatle genç adama baktı:
"O zaman ona korkması gerekmediğini göster."
Darga başını kaldırdı. Bir süre hiçbir şey söylemedi; Boğaz’ın lacivert suyuna, karşı kıyının tepelerine dikti bakışlarını. Ciğerlerini Boğaz rüzgârıyla doldurarak ağır, sarsıcı bir nefes verdi.
"Zeynep'in beni seçmesini istiyorum."
"Ya seçmezse?"
Darga ayağa kalktı. Ceketinin düğmesini ilikledi.
"O zaman seçmez."
Şevket Bey gözlerini hafifçe kıstı. Darga’nın yüzünde artık dünkü o serseri, muzip gülümsemeden tek bir kırıntı dahi kalmamıştı. Göz bebeklerinde dedesi Nizam’dan miras kalan o tekinsiz, ölümcül cehennem alev almıştı.
"Ama baka bir adamın onu korkutmasına da izin vermem."