İçeriğe geç

DARGA

Bölüm 5 · 8 dk okuma

DARGA

Bölüm 5

Bölüm 5: Deli Şevket

Timurlular, Kurtuluş Savaşı'nın o isli cephelerinden Cumhuriyet'in kurucu kadrolarına kadar devletin hem siyasi hem de askerî omurgasında yer almış köklü bir aileydi. Ailenin yaşayan son çınarı Şevket Timurlu ise yalnızca bir asker değil, yaşayan bir harp efsanesiydi.

Seksen darbesinin ardından ordudaki tasfiyeler ve Kenan Evren'in "bir sağdan bir soldan astık" mantığıyla çizilen o kaba nizamla yolları ebediyen ayrılmıştı. Üniformasını çıkarmış, ailesinin sermayesini ticarete ve sanayiye yöneltmişti; fakat apoletleri sökmek, etine kemiğine işlemiş muharip ruhu kurutmaya yetmemişti. O yalnızca cepheyi değiştirmişti.

Darga'nın dedesi Nizam Önder Uluçhan, namıdiğer Deli Şevket'i gençlik yıllarından çok iyi bilirdi. Uluçhanlar savunma sanayiinde uluslararası bir aktöre dönüşmeden önce, ikisi de devletin resmî tarihe asla yazmadığı en karanlık hücrelerinde görev almış; ASALA'nın Avrupa'da ve Orta Doğu'da Türk diplomatlarını hedef aldığı o kanlı yıllarda aynı izbe sokaklarda omuz omuza kurşun sıkmışlardı. Yıllar geçip Nizam Bey'in vefatıyla iki aile arasındaki temas seyrekleşse de, kurşunla yoğrulan o kan bağı sofralarda anlatılan efsanelerle diri kalmıştı.

Darga Kandilli'nin dik yokuşlarını tırmanırken, çocukluğundan beri dinlediği bu canlı tarihle nihayet yüzleşecek olmanın gerginliğini içinde bastırmaya çalışıyordu.

"Patron."

"Hı?"

Mahmut direksiyonu parmak boğumları beyazlayana kadar sıktı; dikiz aynasından arkadaki yolu kontrol etti.

"Şevket Bey hakkında size anlatılanların ne kadarı doğru bilmiyorum ama..."

Bir an durdu, sesini alçalttı: "Ben biraz tırsıyorum patron."

Darga başını cama yaslamış, Boğaz'ın kıvrımlarını izliyordu. Çenesindeki gerginliği gizleyerek omuz silkti.

"Neden?"

"En azından Muhsin Bey'e haber verseydik."

Darga burnundan alaycı, sert bir nefes verdi.

"Babama haber verirsek okula çağırılmış ergen velisi gibi benimle gelir."

"Yine de böyle içime pek sinmiyor."

"Beni de germe Mahmut."

"Patron, bu adam seksenlerin başında ASALA kampına tek başına, elini kolunu sallayarak girmiş bir adam!"

Darga başını çevirip ters ters baktı. "Nereden biliyorsun?"

"Kampı basılan militanlardan biri yıllar sonra Fransız basınına röportaj vermişti patron."

"Ciddi misin?"

"Adam, "Sabah uyandık. Şevket Timurlu çadırımızda çay içiyordu." demiş."

Darga birkaç saniye sustu. Göğsü şişene kadar derin bir nefes alıp dışarı üfledi. "Zaten bu yüzden adamın adı yarım asırdır Deli Şevket."

Arabanın içine kurşun gibi bir sessizlik çöktü.

"Babanızı arayalım patron."

"Aramayacağım."

"Rambo gelse bu adamın kapısında ceketinin önünü ilikler patron, yapmayın."

"Mahmut, sus ulan!"

Mahmut bir süre sessizce sürdü; ardından sağ elini çaktırmadan direksiyondan çekip dizinin üzerinde, bacaklarının arasına gizlediği telefonun tuşlarına seri şekilde basmaya başladı.

Darga dikiz aynasından adamın omzundaki seğirmeyi anında yakaladı.

"Mesaj da atma Mahmut."

Mahmut'un parmakları ekranda dondu kaldı. "Patron..."

"Ver şu telefonu."

"Ama Muhsin Bey—"

"Ver dedim."

Mahmut iç çekti. Telefonu uzattı. Keyifsiz bir şekilde başını salladı. Darga ekranı açtı.

"Acil. Muhsin Bey. Darga Bey şu an..."

Darga ekrandaki satırlara birkaç saniye dik dik baktı. Sonra yavaşça başını kaldırdı.

"Sen her adımımı babama mı söylüyorsun?"

"Evet."

"Neden?"

Mahmut pişkin bir kayıtsızlıkla omuz silkti.

"Siz benim yerimde olsaydınız söylemez miydiniz patron?"

Darga birkaç saniye düşündü. Çenesini sıvazladı. "Söylerdim."

Kısa bir duraksama oldu.

"Rüyalarımı bile söylerdim."

"Biliyorum."

"Ama bunu söylemeyeceksin."

Mahmut gözlerini yoldan ayırmadan dişlerinin arasından fısıltıyla küfretti.

"Bunu duydum Mahmut."

"Duyun diye söyledim zaten patron."

Darga birkaç saniye adamın yüzüne baktı; içindeki bütün o gergin hava bir anda dağıldı. Sarsıcı, içten bir kahkaha attı.

"Ben de senin gelmişini geçmişini... Mahmutcuğum."

Kandilli sırtlarındaki viraj bittiğinde, kentin modern karmaşasını bıçak gibi kesen yüksek taş duvarlar belirdi. Burası sonradan görme zenginlerin camdan ve çelikten villalarına hiç benzemiyordu; sanki bir asırdır oradaydı ve daha bin yıl da aynı yerde duracak gibiydi.

Bahçedeki asırlık çam ağaçları, adeta içtima düzeninde, milimetrik aralıklarla sıralanmıştı. Geniş avlunun ortasında devasa bir direkte Türk bayrağı dalgalanıyordu. Girişteki iki güvenlik görevlisi ise kurşun dökülmüş heykeller gibi kıpırtısızdı. Uzaktan bakan biri burayı bir devlet dairesi sanabilirdi.

"Mahmut."

"Evet patron?"

Darga gözlerini konaktan ayırmadı.

"Adamın evinde bayrak direği var."

"Ben size ne dedim?"

"Bayrak direği var Mahmut."

"Evet."

"Bahçede."

"Evet."

"Evin önünde nöbet tutan adamlar var."

"Gördüm."

"Çam ağaçlarını bile içtima düzeninde dikmiş."

Mahmut derin bir nefes aldı.

"Patron, son kez soruyorum."

"Sorma."

"Babanızı arayalım."

Darga başını iki yana salladı.

"Artık çok geç."

Mahmut gözlerini kapattı. Darga elini uzattı.

"Kravatını ver."

Mahmut irkilerek ona döndü.

"Ne?"

"Kravatını."

"Neden?"

Darga kendi boynundaki boş yakayı işaret etti. Birkaç saniye sessizlik oldu.

"Unutmuşum. Bu adamın karşısına yakam bağrım açık çıkarsam önce askeri mahkemeye verir, sonra kurşuna dizer."

Mahmut tavana baktı. Sonra kravatını çıkardı.

"Sizinle içeri gelmek istemiyorum."

"Ama geleceksin."

Darga kravatı hızlıca boynuna geçirdi. Aynadaki yansımasına bakıp yakasını düzeltti.

"Ölürsem cesedimi birinin alması lazım."

Demir parmaklıklı kapıdaki görevliler araca ilerlemesi için işaret verdi. Çakıl taşlarının hışırtısıyla içeri girerken Mahmut'un bütün kasları kilitlendi; dudakları kıpırdamaya başladı:

"Sübhâneke allâhümme ve bi-hamdik..."

Darga kravatını düzeltirken kaşlarını çattı.

"Nas Felak oğlum o..."

"Şimdi bunu mu tartışalım patron?"

Arabadan indikleri an tam teşekküllü bir askeri arama başladı. Nezaket vardı ama milimetrik bir ciddiyetle yürütülüyordu. Telefonlar alındı, özel sinyal kesici kutulara kondu. Ceketler yoklandı. Darga'nın belindeki Heckler & Koch alındı. Ceketinin koltuk altındaki yedek şarjörler alındı. Güvenlik görevlisi tam geri çekilecekken bakışları Darga'nın sol ayak bileğindeki hafif kumaş potluğuna takıldı.

"Onu da alalım Darga Bey."

Darga dişlerinin arasından derin bir nefes verip sol paçasını kaldırdı; bilek kılıfındaki minik Smith & Wesson topluyu görevliye uzattı.

Mahmut dehşetle başını iki yana salladı. "Ne?"

"Neden üç tane silah getirdiniz patron?!"

"İki tane getirmiştim oğlum."

Güvenlik görevlisi elindeki toplu tabancayı havaya kaldırdı. "Bu üçüncü Darga Bey."

Darga birkaç saniye sustu, çenesini sıvazladı.

"Doğru."

Mahmut gözlerini kapattı.

"Allah'ım..."

Güvenlik görevlisi ilk kez dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi; eliyle patikayı işaret etti:

"Şevket Paşa sizi bekliyor."

Taş döşeli yolda yürümeye başladılar. Bahçenin Boğaz'a bakan açık terasına ferforje bir oturma alanı hazırlanmıştı. Şevket Timurlu misafirlerini içerideki salonda değil, bu ayazı bol açık alanda kabul ediyordu. Görevliler çam ağaçlarının bittiği hatta Mahmut'un omzuna dokunup durdurdu.

Yolun kalanını Darga tek başına adımlamaya başladı. İçindeki heyecanı bastırmak için kendi kendine söylendi:

"Hah! Aferin Darga. Aferin. Adam beni kesip şuraya gömse babam anca fatihamı okumaya gelir. Mezar taşıma da "Zibidi Gonzalez" yazarlar. "

Ceketinin önünü ilikledi, omuzlarını geriye attı. Teras uzaktan netleştiğinde Darga'nın adımları istemsizce yavaşladı. Masadaki silüet, oturduğu sandalyeden ağır ağır, tek bir destek dahi almadan doğruldu. Şevket Timurlu, doksan yaşında bir ihtiyara benzemiyordu. Neredeyse iki metreye yakın boyu, geniş göğüs kafesi ve dimdik omurgasıyla bir anıt gibi yükseldi. Saçları ve bıyıkları kar beyazıydı ama saç tıraşı hâlâ jilet gibi, bir subay nizamındaydı. Ne bir baston vardı elinde ne de bir titreme.

Gözleri doğrudan Darga'nın gözlerine kilitlendi. O çelik grisi gözlerde yaşlılığın rehavetinden eser yoktu; namludan yeni çıkmış bir merminin barut kokusu, tehlikeli ve canlı bir kıvılcım vardı. Darga ömrü boyunca devlet ricalinden mafya babalarına kadar sayısız tehlikeli adamın önünden geçmişti; fakat ilk kez biri ona bir insan gibi değil, mekanizması kontrol edilen bir makineli tüfek gibi baştan ayağa bakıyordu.

Şevket Bey'in gözleri takım elbisesinden ayakkabılarına kadar indi. Sonra tekrar yüzüne çıktı. Sessizlik Boğaz rüzgârıyla birkaç saniye uzadı. İhtiyarın ağzından çıkan ilk cümle bir emir gibi patladı:

"Bu kravat o takımın değil."

Darga gözünü bile kırpmadı. Duruşunu bozmadan cevap verdi: "Efendim?"

Şevket Bey işaret parmağını hafifçe kaldırdı.

"Çıkar şunu."

Darga derhal kravatı çıkarıp cebine soktu. Şevket Bey birkaç saniye daha delip geçen bakışlarıyla onu tarttı. Darga'nın geri adım atmayan, meydan okuyan bu dik duruşu yaşlı kurdun hoşuna gitmişti. Gözlerinde eski, tehlikeli bir tebessümün gölgesi belirdi. Bakışları Darga'nın yakasından hafifçe görünen dövmelere takıldı.

"Vücudunu hangi anaokulunda boyadılar senin?"

Darga'nın gözlerinde o iflah olmaz haylaz parıltı çaktı. "Pek geleneksel sayılmaz efendim, biliyorum."

"Gözlerin aynı deden gibi bakıyor," dedi ihtiyar kurt, sesi bir kanyonun dibinden gelir gibi derindi. "Küstah, sabırsız ve her an patlamaya hazır."

Darga'nın sol kaşı istemsizce yukarı kalktı; dedesinin adını duymak göğsündeki teli titretmişti.

Şevket Bey karşısındaki sandalyeyi işaret etti.

"Otur."

Darga sandalyeyi çekip oturdu; sırtını dik tuttu. Yaşlı adam yerine geçerken bakışlarını bir milim bile ayırmadı genç adamdan. Masada yalnızca porselen bir çaydanlık ve iki ince belli bardak vardı.

"Nizam da ilk tanıştığımız gün tıpkı senin gibi bakmıştı bana," dedi Şevket Bey, sesi Boğaz'ın rüzgârına karıştı. "Yetmişlerin başı... Beyrut'ta bir otel lobisi."

"Sonra ne oldu?"

Şevket Bey burnundan kısa, dumanlı bir nefes verdi. "Kavga ettik."

Darga gülümsedi; gözleri kısıldı.

"Nizam Bey için doğal bir başlangıç."

Şevket Bey ince belli bardağından sıcak çayından bir yudum aldı. Yüzündeki o taş gibi sertlik, dudak kenarlarındaki ince bir kıvrımla yumuşadı.

"Üç kaburgamı kırmıştı pezevenk."

"Siz ne yaptınız?"

"Çenesini kırdım," dedi ihtiyar, gayet sıradan bir hava raporu verir gibi. "İki hafta pipetle çorba içti."

"Sonra?"

"Süleyman Paşa öğrenince ikimizi de üç hafta kodese attı."

Darga kısa bir kahkaha attı.

"Çıktığınızda dost muydunuz?"

Şevket Bey bardağı tabağına bıraktı; porselenin çıkardığı o ince ses masada yankılandı. "Hayır."

"Neydiniz?"

Yaşlı askerin gözlerinde yarım asırlık puslu bir çatışmanın, barut dumanlarının ve kaybedilmiş silah arkadaşlarının gölgesi belirdi.

"Ortaktık."

Şevket Bey birkaç saniye başını çevirip aşağıda uzanan Boğaz'ın akıntısına baktı. Rüzgâr beyaz saçlarını hafifçe havalandırdı. Ardından bakışlarını yeniden Darga'ya çevirdi; gözbebeklerindeki o tekinsiz ışık yeniden alevlendi.

"Benim oğlum Sabri... Yani Zeynep'in babası. Bazı şeyleri hâlâ anlamıyor. Dünyanın sadece kâğıtlardan, hisse senetlerinden ve bürokratik nezaket kurallarından ibaret olduğunu sanıyor."

Birkaç saniye sessizlik oldu.

"Ama seni torunum için bu yüzden seçtim."

"Dedem yüzünden mi?"

Şevket Bey başını ağır ağır iki yana salladı. Yüzündeki çizgiler bir savaş haritası gibi gerildi.

"Deliliğin kandan geçtiğini çok iyi bildiğim için."

Darga gözlerini bir an bile ayırmadan, dudaklarında o teslimiyeti reddeden tebessümle baktı ihtiyara. "Nizam Bey pek aklı başında bir adam sayılmazdı, haklısınız."

"Değildi," dedi Şevket Bey, sesi birdenbire mermer kadar soğuk ve tavizsiz bir tona büründü. İki elini masanın kenarına dayayıp hafifçe öne doğru eğildi:

"Akıllı adamlar bazı savaşlara girmez."

Bakışları sertleşti.

"Ama akıllı adamlar nadiren ailelerini koruyabilir."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Bazen deli bir adamın cehennemi yeryüzüne indirmesi gerekir."

Bölüm sonu

2 yorum