İçeriğe geç

DARGA

Bölüm 9 · 9 dk okuma

DARGA

Bölüm 9

Bölüm 9: Görüş Açısı

Darga, Zeynep’le ilk görüşmeye gittiğinde yalnızca içine ansızın düşen o tekinsiz sıcaklığın ve merakın peşine takılmıştı. Başlangıçta niyeti basitti: Birkaç gününü renklendirecek bir kedi-fare oyunu oynamak, sonra da babasının dayattığı bu evlilik kumpasından sıyrılmak. Zeynep’in buz gibi reddedişleri ve kendi sınır tanımaz pervasızlığı, onu beklediğinden çok daha fazla eğlendirmişti.

Ama artık oyunun rengi tamamen değişmişti. Artık gerçekten ilgileniyordu; gerçekten Zeynep’in o dik omuzlarının ardındaki dünyayı tanımak istiyordu.

Şevket Bey’le yaptığı o sarsıcı konuşmanın ardından iki gün boyunca mutlak bir sessizliğe gömüldü. Zeynep’e tek bir mesaj atmadı, tek bir arama bırakmadı. Ama boş da durmadı; elindeki meşin klasördeki psikiyatri raporlarını, teknik takip tutanaklarını güvendiği eski hekimlere ve travma uzmanlarına gösterdi. Saatlerce sorular sordu:

Korkmuş, kabuğuna çekilmiş bir kadına nasıl yaklaşılır?

Bir insanın güveni, onu boğmadan ve nefessiz bırakmadan nasıl inşa edilir?

Sınırlarına saygı duyulduğu nasıl hissettirilir?

Hatta bir gece yarısı, çaresizliğin eşiğinde klavye başına geçip yapay zekâya bile aynı soruları sordu. Kırk sekiz saat boyunca zihninin her köşesini bu sorular meşgul etti.

Zeynep ise bu ani, bıçak gibi kesilen sessizliği bir türlü anlamlandıramadı. Darga’nın ortadan kaybolması onu rahatlatmalıydı; en azından mantığı, yorgun kalbi bunu emrediyordu. Fakat sessizlik uzadıkça, Darga zihnindeki o boşluğu daha çok işgal etmeye başladı. İstemsizce telefonun ekranını kontrol ediyor, gelen her şirket e-postasında veya mesaj bildiriminde gözü o ismi arıyordu. Sosyal medya hesaplarına baktı, gizli profilin karanlık ekranını taradı. Hatta kendine öfkelenerek dedesinin gönderdiği istihbarat dosyasını çekmeceden çıkarıp tekrar okudu. Attığı o son mesajlara dönmeyi dahi düşündü; fakat her defasında elini ekrandan hızla geri çekti.

İki günün sonunda Zeynep Maslak'taki ofisinde çizim masasının başında çalışırken kapı iki kez vuruldu. Ama sıradan bir sekreter tıklatması değildi bu; neredeyse muzip bir ritim tutar gibiydi:

Tak.

Tak-tak.

Tak.

Zeynep başını projeden kaldırdı. Ağır ahşap kapı aralandı ve içeri, yüzünde o iflah olmaz, parlak gülümsemesiyle Darga girdi.

"Merhaba, Zeynep Timurlu."

Zeynep öylece kaldı. Bir an neye uğradığını anlayamadı.

"Randevunuz olduğunu sanmıyorum Darga Bey."

"Yok zaten."

"Mesai saatlerinde özel hayatıma ait görüşmeleri kabul etmiyorum."

Darga başını hafifçe omzuna doğru eğdi; gözlerinde haylaz bir parıltı çaktı. "Artık özel hayatın mıyım sahiden?"

"Öyle demedim."

Darga tek bir davet bile beklemeden içeri doğru ağır adımlarla yürüdü. Üzerindeki açık gri kruvaze ceket kusursuz bir nizamdaydı. "Hem özel, hem hayatın... Tek bir günde fazla hızlı ilerlemiyor muyuz Sayın Timurlu?"

Masanın tam karşısındaki taba rengi deri koltuğa rahatça yerleşti. Zeynep’in omuzları anında kaskatı kesilmiş, sırtı dikleşmiş, göz bebekleri karşısındaki varlığı bir tehdit gibi tartar gibi hafifçe büyümüştü. Darga bu mikro tepkilerin, o hafifçe kilitlenen çenenin hepsini yakaladı; fakat ilk kez fark ettiğini zerre kadar belli etmedi. Üzerine gitmedi, alan tanıdı.

"İş konuşuruz o zaman," dedi Darga gayet profesyonel bir tonda.

Zeynep kaşlarını kaldırdı. "İş mi?"

"Evet. Şirketleriniz arasında stratejik bir tedarik anlaşması yaparız."

"Siz ağır mühimmat ve savunma sanayii sistemleri üretiyorsunuz Darga Bey. Biz gıda ve endüstriyel tarım holdingiyiz."

Darga ciddiyetle başını salladı. "Doğru." Ardından tek bir mimiğini dahi oynatmadan ekledi: "Ama aç bir mide de en az kırk beş kalibrelik bir mermi kadar ölümcül bir silahtır."

Zeynep gözlerini tavana devirerek derin bir nefes verdi. Darga hızını kesmedi: "Hem cephede o tetiği çeken adamlar da günde üç öğün yemek yiyor neticede."

"İki gündür sessizdiniz," dedi Zeynep aniden; sesindeki merakı bastıramamış olmanın huzursuzluğuyla dudaklarını ısırdı.

"Mesajlarıma cevap vermedin."

Zeynep gözlerini önündeki paftaya indirdi, sustu.

Darga arkasına rahatça yaslandı; kollarını deri kolçağın üzerine bıraktı. "Mesajlarımı hiç almadığını, görmediğini söylemeyeceksin herhalde?"

Zeynep’in sol kaşı kalktı. "Numaramı nereden buldunuz?"

"Dedenden aldım. Yanlış olma ihtimali sıfırdı."

"Dedemle baş başa görüştün yani?"

"Sen de görüşmüşsün."

Zeynep gözlerini kısarak adamın yüzündeki hatları santim santim taradı. "Dedem sana ne anlattı?"

"Kendi dedemle gençlik yıllarında yedikleri naneleri, Beyrut anılarını."

Zeynep’in bakışlarındaki şüphe tek bir milim bile dağılmadı. "Başka?"

Darga cevap vermedi. Eliyas’ın adını, o kalın klasörün sayfalarını, hastane raporlarını aralarındaki havaya asla sokmadı. Birkaç saniye yalnızca birbirlerinin göz bebeklerine baktılar. Sessizliği bozan yine Darga oldu:

"Bana bir şans vermeni istiyorum Zeynep."

"Sizinle evlenmekle ilgilenmiyorum."

"Evlenmek zorunda değiliz." Darga hafifçe omuz silkti. "Sadece karşılıklı bir akşam yemeği yiyelim."

"Sonra?"

"Sonra bazen öğle aralarında şirketinin önüne geleyim, seni kahveye çıkarayım."

"Sonra?"

"Sonrasına bakarız," dedi Darga; dudaklarının kenarı kıvrıldı, göz kırptı.

"Bir ilişkiye hazır hissetmiyorum."

Darga birkaç saniye boyunca kadının yüzündeki o samimi savunmayı tarttı. Başını ağır ağır salladı:

"Ben de reddedilmeye hiç hazır hissetmiyorum."

Zeynep istemsizce gözlerini kıstı; adamın bu bitmek bilmeyen pervasızlığı karşısında ne yapacağını şaşırıyordu. Darga başını hafifçe yana eğip son derece ciddi, bir diplomat ciddiyetiyle devam etti:

"Acaba benimle birkaç kez yemeğe çıkıp sonra reddedebilir misin?"

Odadaki o iki günlük gergin, ağır hava tek bir saniyede tuzla buz oldu. Zeynep dudaklarını birbirine bastırdı ama nafileydi; yanağındaki çukur derinleşti ve dudaklarından duru, içten bir kahkaha döküldü. Darga’nın göğsünün ortasındaki o iki günlük kilit, kadının bu saf gülüşüyle birlikte ilk kez gevşedi.

"Darga Bey," dedi Zeynep saatine bakarak, sesindeki kalkanları güçlükle toparlamaya çalıştı. "Sekiz dakika sonra icra kurulu toplantım var."

Darga kendi kolundaki saate göz ucuyla baktı. "O zaman altı dakika daha bu koltukta oturma hakkım var, değil mi?"

Zeynep kollarını masaya dayayıp sordu: "Neden bu kadar ısrar ediyorsunuz?"

Darga’nın yüzündeki bütün o alaycı, eğlenen maske bir anda düştü. Göz bebekleri derinleşti; sesi çıplak ve kadifemsi bir dürüstlükle odayı doldurdu:

"İlgimi göstermenin başka bir yolunu bilmiyorum."

"İlginizin farkındayım."

"Ben de korkunun farkındayım."

Zeynep’in nefesi ciğerinde donakaldı; göğüs kafesi sıkıştı. Odadaki oksijen çekilmiş gibi oldu; gözlerindeki bütün profesyonel zırhlar tek bir kelimeyle sarsıldı. Darga masaya doğru hafifçe eğildi; sesi bir sığınak kadar yumuşak, bir yemin kadar kesindi:

"Korkma." Kısa bir an duraksadı, kadının titreyen gözlerine baktı:

"Sana farklıyım demeyeceğim...

"...Ama başka kimseye de benzemiyorum."

Tam o sırada kapı iki kez hafifçe vuruldu. Darga çenesiyle kapıyı işaret etti:

"İşte kahven de geldi. Bol sütlü, vanilyalı latte. Afiyet olsun."

Zeynep’in kaşları hızla çatıldı. "Bana kahve mi söyledin?"

Kapı açıldı; sekreteri elinde karton bardakla içeri girdi, kahveyi masanın köşesine bırakıp tek kelime etmeden dışarı çıktı. Kapı kapandığı anda Zeynep’in ses tonu buz kesti:

"Benim kahve tercihimi nereden biliyorsun?"

Darga’nın zihninde bir şimşek çaktı. İçinden kendine en ağır küfürleri savurdu. Zeynep ona kahve tercihinden hiç bahsetmemişti; bu detay sadece Eliyas’ın o hastalıklı takip notlarında, dosyanın sarı sayfalarında vardı. Zihnindeki o ölümcül hesap hatasını saniyeler içinde toparladı; yüzündeki rahat ifadeyi milim bozmadı:

"Dedenden birkaç tüyo aldım."

Zeynep hemen gevşemedi; gözleri masadaki sıcak bardağa takılı kaldı.

"Dedem seni gerçekten onaylıyor olmalı."

"Ben onaylanmayacak biri değilim. Çok şey kaçırıyorsun."

Darga omuzlarını silkti. Zeynep dalıp gitmişti. Darga neşeli sesini yeniden takınmaya çalıştı.

"Toplantına üç dakika kaldı, Sayın Timurlu."

Ayağa kalktı ve kapıya yöneldi.

"İyi çalışmalar."

Kapıya doğru adımladı. Tam kolu tutmuşken duraksadı, omzunun üzerinden geriye döndü:

"Bu arada..."

Zeynep başını kâğıtlardan kaldırdı. "Evet?"

"Artık sana 'gülüm' diyebilir miyim?"

"Asla."

"Peki, 'canım' desem?"

"Canınız çıksın Darga Bey."

Darga’nın sırıtışı bütün yüzüne yayıldı; göz kırptı

"Sizin ellerinizde, efendim."

Gülerek kapıdan çıktı. Darga, yüzünde her zamanki parlak gülümsemesiyle koridoru geçti. Zeynep başını iki yana sallarken dudaklarının kenarındaki o yenik tebessüme engel olamadı; fakat masadaki vanilyalı kahveye parmağının ucuyla dahi dokunamadı.

Darga, plazanın geniş koridorunu adımlarken ıslık çalıyordu. İki günlük karanlığın ardından göğsündeki yük hafiflemiş gibiydi. Tam yönetici asansörünün çağrı düğmesine basacakken cebindeki telefon titredi:

[Mamudo]

İlk aramayı meşgule attı; asansörün metal kapısı açılırken telefon bu kez daha ısrarlı çalmaya başladı. Mecburen açıp kulağına götürdü:

"Söyle Mahmut."

"Neredesin patron?"

"Ufak bir yürüyüşe çıktım. Neden?"

"Bir problem var."

Darga iç çekti.

"Bir kere ya... Bir kere de 'Patron, sana iyi bir haberim var.' de."

"Bu akşamki sevkiyata Sercan gidemeyecek. Sizin gitmeniz lazım."

"Süleyman gitsin."

"Ruslar vurdu, patron."

Darga'nın yüzü düştü.

"Fevzi?"

"Kara paradan içeri aldılar."

"Burhan?"

"Evlilik izninde."

Darga gözlerini kapattı.

"Sen git o zaman."

"Ben resmi olarak yıllık izindeyim patron."

"İptal ettim iznini."

"İstifa ederim."

"Vururum seni."

"Muhsin Bey’e söylerin."

Darga birkaç saniye sustu; dişlerini sıktı. "O zaman ben de izne ayrılıyorum."

Kısa bir sessizlik oldu. Mahmut'un sesi bu kez daha temkinliydi.

"Muhsin Bey'le görüşün, patron."

Darga asansörün kapısına baktı.

"Şerefsiz."

" Hürmetler, efendim."

Telefon kapandı. Birkaç saniye boyunca elindeki telefona baktı. Sonra başını geriye attı. Asansöre bindi.

"Ben de patron oğluyum işte. Şu hâlimize bak."

Asansörün içinde o saçma asansör müziklerinden biri çalıyordu. Kaşlarını çattı. Böyle şeyler insanı sinirlendiğinde daha da rahatsız edici olurdu. Ses sinirlerine dokundu.

"Benim iznim bile yok ulan."

Asansör zemin kattaki otoparka indi. Bu yolculuk asırlar sürmüş gibiydi. Kapılar açıldığında karşısına karanlık bir otopark çıktı. Otopark, günün bu saatinde zifiri bir sessizliğe gömülmüştü; yalnızca tavanın beton kirişlerindeki floresanların boğuk cızırtısı duyuluyordu. Darga birkaç adım attı; arabayı hangi kolona bıraktığını hatırlamaya çalışırken telefon bir kez daha titredi.

Ekrana baktı:

[Bilinmeyen Numara]

Kırmızı tuşa basıp reddetti; şimdi tanımadığı bir bürokratla uğraşacak sabrı yoktu. Fakat telefon kapandığı salisede yeniden çalmaya başladı.

Yine aynı numara.

Tekrar reddetti.

Üçüncü kez, sanki karşıdaki adam pes etmenin ne demek olduğunu bilmiyormuş gibi çalmaya başladığında Darga derin bir nefes alıp yeşil tuşu kaydırdı. Hoparlöre aldı ama konuşmadı.

Otoparkın o soğuk, yankılı sessizliğinde karşı taraftan da tek bir ses gelmedi.

Darga'nın avcı içgüdüleri anında devreye girdi. Adımlarını yavaşlattı; göz ucuyla tavan köşesindeki güvenlik kamerasının açısını hesaplayıp tam lensin altına, görüş alanının ortasına doğru adımladı. Ceketinin eteklerini hafifçe geriye atarak sağ elini belindeki Glock’un kabzasına yakın tuttu.

Telefondan ne bir hışırtı ne de nefes sesi geliyordu. Bekleyiş uzadıkça gerilim katılaştı.

Sonunda hattın diğer ucundan bir ses duyuldu.

Pürüzsüz.

Fazlasıyla sakin.

İnsanın sinir uçlarına dokunan zehirli bir rahatlıkla:

"Görüş açıma girdiğin için teşekkürler, Uluçhan."

Darga anında başını kaldırdı; gözleri tam karşısındaki güvenlik kamerasının kırmızı kayıt ışığına kilitlendi.

"Şimdi seni çok daha net görebiliyorum," dedi ses. Ardından kısa bir es verdi: "Bir el salla istersen."

Darga’nın çene kasları öyle bir gerildi ki dişleri gıcırdadı. Bakışlarını o kırmızı ışıktan bir milim bile ayırmadan, buz gibi bir tonda sordu:

"Sen kimsin?"

Hattın diğer ucundan tiz, alaycı ve dengesiz bir kıkırtı yükseldi:

"Kim olmamı istersin?"

Ufak bir duraksama oldu.

"Ya da... kim olmamı istemezsin?"

Darga elini kumaş pantolonunun cebine soktu. Adımlarını hiç telaş etmeden kameraya doğru attı. Ses tonundaki bütün sıcaklık çekilmiş, yerini mutlak bir ölüm vaadine bırakmıştı:

"İkisi de zerre kadar umurumda değil. Her iki ihtimalde de canımı sıkarsan... Sadece teşhis edilemeyecek bir cesetten ibaret kalacaksın."

Karşı taraftaki nefes alışverişi bir anlığına kesildi. Otoparktaki sessizlik dayanılmaz bir basınca ulaştı. Ardından adam konuştu:

"Biliyor musun?"

Darga durdu. Telefonun diğer ucundan derin bir nefes sesi geldi.

"Telefonda konuşmak pek tarzım değil."

Kısa bir sessizlik.

"Seninle yüz yüze konuşacağım."

Darga’nın dudaklarının kenarı tehlikeli, karanlık bir tebessümle kıvrıldı.

"Şirket ağındaki kameralara sızacak kadar yeteneğin varsa, açık adresimi de çoktan bulmuşsundur."

Adamın dudaklarından keyifli bir soluk döküldü: "Biliyorum."

"Güzel," dedi Darga; telefonu ağzına biraz daha yaklaştırdı. Sesinde ne korku vardı ne de panik; yalnızca bir fırtınanın kopuşunu haber veren o korkunç netlik:

"Randevu alma."

Kısa bir duraksama.

"Ne zaman istersen bekliyorum."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.