Ertesi sabah Darga, uzun zamandır ilk defa çalar saatinden önce gözlerini açtı. Hayatında tahammül edemediği şeylerin başında bu gelirdi: Bir kural konduysa tavizsiz uygulanmalıydı. Alarm altıya kurulduysa zihin tam altıda açılmalıydı. Beş elli dokuz bir parça tolere edilebilirdi; fakat beş kırk dokuz, doğrudan bir iç disiplin zafiyeti, kontrolün elden kayıp gittiğinin tesciliydi.
Sırtüstü uzandığı geniş yatağın serin keteninde gözlerini tavanın kurşuni gölgelerine dikti. Bir daha uyuyamayacağını, zihninin şalterini indiremeyeceğini çok iyi biliyordu. Kendini toparlamak, kontrolü yeniden avuçlarının arasına almak için günün stratejik planını zihnine çağırmaya çalıştı: Özbek konsorsiyumu, gümrükteki sevkiyatın nihai teyidi, akşamüstü yapılacak güvenlik brifingi...
Hiçbiri tutunamadı.
Zihnindeki tüm kâğıtları, bilançoları ve taktikleri tek bir kadının serinkanlı, pürüzsüz ve buz gibi sesi darmadağın ediyordu:
"Görüşmenin olumsuz sonuçlandığını dedeme ben bizzat iletirim."
Darga kolunu sertçe gözlerinin üzerine bastırdı. "Saçmalık," diye homurdandı karanlığa doğru. Dişlerini öyle bir sıktı ki çene ekleminden kuru bir ses çıktı. Tam zihnini susturduğunu, mantığına sığındığını sandığı anda başka bir cümle kurşun gibi saplandı zihnine:
"Bu bizim ilk ve son görüşmemizdi."
Kaşları çatıldı, şakaklarındaki damarlar zonklamaya başladı. "Kim demiş?" "Neye dayanarak demiş?"
Cevabı biliyordu; asıl canını sıkan, gururunu bir zımpara gibi törpüleyen de buydu. Yatakta daha fazla kalamayarak hırsla doğruldu. Banyoya geçip ellerini mermer tezgâha dayadı, musluğu açıp yüzüne buz gibi su çarptı. Aynadaki yorgun, gözlerinin altı hafifçe kararmış ama hırstan alev alan yüzüne dikti bakışlarını. En son ne zaman biri onun yüzüne karşı bu kadar mutlak, tek bir milim bile esnemeyen bir kesinlikle "hayır" diyebilmişti? Hadi demişti diyelim; bu kararın arkasında kaç dakika, kaç saat durabilmişti?
Hatırlayamıyordu. Mesele tam olarak buydu: Alışık olmadığı, çarptığı anda zırhını çatlatan çelikten bir sınıra toslamıştı.
Odanın sessizliğini bölen tiz alarm sesiyle irkildi. Dijital ekran tam altıyı gösteriyordu. Ağır adımlarla komodine yürüdü, parmağının tek bir sert dokunuşuyla sesi kesti.
"Bugün de spor yapmıyorum anasını satayım."
Kendini hırsla yatağa attı, yorganı bir hışımla çenesine kadar çekti.
"Toplantıya kadar uyuyacağım."
Gözlerini kapattı. Karanlığın içinde birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Ardından o ses, dün akşamki kafe masasının üzerinden fısıldar gibi yeniden doldu kulaklarına:
"Ben gerçekten evlenmeyi düşünmüyorum..."
Darga'nın kaşları yorganın altında çatıldı.
"...En azından görücü usulü."
Darga'nın tek gözü birdenbire açıldı. Ardından diğeri. Tavana diktiği bakışlarında şimşekler çaktı. Zihnindeki çarklar tersine dönmeye başladı.
"Yani evlenmeyi düşünüyor..."
Birkaç saniye geçti. Nefesi hızlandı.
Darga yatakta yay gibi doğrulup oturdu.
"Dur bir dakika."
Kaşları iyice çatıldı, göz bebekleri kısıldı.
"Benimle mi düşünmüyor?!"
Bir süre bu ihtimalin ağırlığını tarttı. Hayatında kimseden görmediği bu açık kapı bırakmama lüksü gururunu öyle bir vurdu ki, yanındaki yastığı hırsla kavrayıp odanın öbür ucundaki boy aynasına doğru savurdu.
"Yok artık!"
Odanın içine yeniden o derin sessizlik çöktü. Fakat burun deliklerine bir anda hayali bir koku doldu; rüzgârın kafede yüzüne savurduğu o taze yasemin ve paçuli...
"Bu acıttı işte," diye mırıldandı dişlerinin arasından.
Yataktan fırladı. Merdivenlerin basamaklarını ikişer üçer inip salondan geçti. Girişte unuttuğu telefonunu almak için aynı öfkeyle geri çıktı, cihazı kaptığı gibi tekrar aşağı indi. Salonda gazetesini okuyan babasını bile fark etmeden koridoru geçip mutfağa daldı. Buzdolabının ağır kapağını açtı. Raflara birkaç dakika boyunca boş, anlamsız gözlerle baktı. Kapağı çarparak kapattı. İki saniye sonra aynı hırsla bir kez daha açtı.
Muhsin Bey sabahlığının ceplerine ellerini sokmuş halde mutfağa girdiğinde, oğlu orta raftaki meyve kasesiyle derin bir hesaplaşma içindeydi.
"Günaydın Darga Bey."
Babasının o tok ve alaycı sesiyle irkilip başını dolaptan çıkardı.
"Baba... Günaydın. Ne zamandır buradasın?"
Muhsin Bey ada tezgâhın üzerindeki kahve makinesine doğru ağır ağır yürüdü.
" Sen muzla göz göze geldiğinden beri."
Darga buzdolabının kapağını arkasından iterek kapattı. Boynunu ovaladı. "Düşünüyordum."
"Fark ettim," dedi Muhsin Bey porselen kupasına koyu filtre kahveyi doldururken. Başını çevirip oğlunun dağılmış hâlini süzdü. "Kötü mü geçti?"
"Ne?"
"Dünkü görüşme."
Darga bar taburelerinden birini çekip çökercesine oturdu. "Hayır."
Muhsin Bey tek kaşını kaldırıp kahvesinden bir yudum aldı. "Güzel mi geçti yani?"
"Bana açıkça hayır dedi."
"Eeee?"
Darga omuzlarını dikleştirdi; gözlerinde o tehlikeli, bildik parıltı çaktı. "Bir daha soracağım."
"Bir daha hayır derse?"
"Kaçırabiliriz."
Muhsin Bey'in dudaklarından odayı dolduran içten, babacan ve gür bir kahkaha döküldü.
" Evlat, silah taciriyiz. Dağ eşkıyası değil."
" Yani olmaz mı?"
" Olmaz."
" Emin misin?"
" Son derece."
" Yazık."
" Neye?"
"Planlarımın yarısı gitti."
Muhsin Bey kupasını tezgâhın mermerine tok bir sesle bıraktı. Kollarını göğsünde kavuşturup oğlunu baştan ayağa dikkatle süzdü. Sesindeki alay yerini gerçek bir meraka bırakmıştı:
"Peki bu kızın nesine vuruldun bu kadar?"
Darga bir an duraksadı. Kelimeler boğazında düğümlendi. Zihninden bir resmigeçit gibi aktı görüntüler: Masaya doğru adım atarken yaydığı o taze yasemin esintisi, tek bir taviz vermeyen kılıç gibi kaşları, annesinin adını duyduğunda göz bebeklerine çöken o derin, kırılgan merhamet... Ve hemen ardından gelen o dikbaşlı, sınırlarını aslanlar gibi savunan teslim olmaz duruş...
Çenesini yukarı kaldırıp omuzlarını umursamazca silkti.
"Hiçbir şeyine."
Muhsin Bey gözlerini kıstı. "Eee, derdin ne o zaman senin?"
"Bana hayır dedi baba."
"Demek ki istemiyor evlat."
Darga gözlerini babasının gözlerine kilitledi; ses tonu fırtına öncesi bir sessizlik kadar netti:
"Ben istiyorum."
Muhsin Bey birkaç saniye oğlunun yüzündeki o taş gibi inadı izledi. Kendi gençliğini, Nizam Bey'in o deli fişek damarını gördü bu bakışta. Başını iki yana sallayarak kupasını eline aldı.
"Allah kızın yardımcısı olsun."
"Amin," dedi Darga hafifçe sırıtarak. "Benim de tabii."
Kahvaltı sonrasında bile Darga üzerindeki o sersemletici sisi, kafasını kurcalayan o inatçı düşünceyi dağıtamamıştı. Üst kattaki çalışma odasında masanın başına geçtiğinde, kapı iki kez vuruldu ve Mahmut içeri girdi. Elindeki kalın sevkiyat dosyasını maun masanın üzerine bırakıp boğazını temizledi:
"Patron, Rus heyeti Özbeklerle yaptığımız son anlaşmanın lojistik maddesine itiraz ediyor. Hazar geçişindeki navlun bedelini—"
"Mahmut."
Mahmut cümlesini yarıda kesip hazır ola geçti. "Buyrun patron?"
"Zeynep ikinci görüşmeyi kabul etmiş mi?"
Mahmut ciğerlerini dolduran derin, sıkıntılı bir nefes aldı. Gözlerini kaçırarak konuştu:
"Hayır patron."
"Nedenmiş o?"
"Zeynep Hanım..."
Darga işaret parmağını kaldırıp Mahmut'un sözünü anında kesti:
"Zeynep Yenge."
Mahmut gözlerini kırpıştırdı, yutkundu. "Patron... Zeynep Yenge demiş ki..." Bir an duraksadı. Darga masaya doğru hafifçe eğilmiş, pürdikkat adamın ağzından çıkacak cümleye kilitlenmişti. Mahmut kaderine razı bir tonda devam etti: "Zeynep Yenge demiş ki; 'O adamın sınırları yok. Bana daha ilk görüşmede, kalkarken 'gülüm' dedi.'"
Darga arkasına yaslandı, dudaklarında o mağlup olmayı reddeden, sınır tanımaz ve keyifli sırıtış genişledi. Tek elini havada savurarak omuz silkti:
"Tamam oğlum, problem yok. Bir dahakine 'gülüm' değil, 'bebeğim' derim."
