İçeriğe geç

DARGA

Bölüm 26 · 12 dk okuma

DARGA

Bölüm 26

Bölüm 26: Sütlaç ve Turta

Mirza Bey parmağını ekranda kaydırıp aramayı başlattı. Telefon daha ilk çalışta açıldı; Mirza tek bir hamleyle sesi hoparlöre verip cihazı havaya doğru kaldırdı. Sisin ve ormanın ölümcül sessizliğine, hattın diğer ucundan gelen hışırtılı ve fazlasıyla sakin bir erkek sesi doldu.

"Zeynep şu an nerede?" diye sordu Mirza, gözlerini Darga'nın ela bebeklerinden bir milim bile ayırmadan.

Hattaki ses hiç duraksamadı:

"Mutfakta turta yapıyor efendim."

O an Darga'nın tüm yüzü buz kesti. Damarlarındaki kanın bir anda çekildiğini, şakaklarının zonkladığını hissetti; sabah ofisine gelen o rengârenk çiçek buketi, Zeynep'in masumiyeti ve ensesine dayanan o görünmez namlu tek bir kâbusa dönüştü.

Darga'nın alnındaki Glock'a rağmen bir milim gerilemeyen o çelik iradesi ilk kez sarsıldı. Çenesini öyle bir sıktı ki kemiklerinden gelen çatırtı duyuldu; dişlerinin arasından tek bir kelime döküldü:

"Anlaşalım."

Mirza telefonu tek bir dokunuşla kapattı, kabanının cebine attı. Dudaklarında yaşlı bir kurdun o kibirli, zehirli tebessümü belirdi:

"Ben de öyle düşünmüştüm."

Darga MPX'in kabzasını parmakları beyazlayana kadar sıktı; sesi bir fısıltı kadar kısık ama çelik kadar keskindi:

"Birazdan buraya bir helikopter gelecek. Şevket Bey'in gönderdiği bu ekibin eşliğinde Eliyas'ı doğrudan yurt dışında bir kliniğe bırakacak..."

Mirza alayla başını iki yana salladı:

"Olmaz. Ben aptal değilim çocuk. Paşa helikopter havalanır havalanmaz oğlumun kafasına sıktırır, sonra da cesedini inmeden Boğaz'a attırır."

Darga'nın dudaklarının kenarı acımasız, karanlık bir tebessümle yukarı kıvrıldı:

"Mutlu son... En sevdiğim."

"Oyun oynamıyoruz Uluçhan!" diye gürledi Mirza. Damarları boynunda birer urgan gibi kabarmıştı.

"Geri çekil! Şakam yok, Zeynep'i gebertirim."

Eliyas kapana kısılmış bir canavar gibi kükredi:

"Baba! Zeynep'e dokunamazsın! Anne! Bir şey de anne!"

Feyruz Hanım oğluna dönüp bakmadı bile. Omuzlarını silkti, gözlerini tiksintiyle başka bir noktaya çevirdi:

"Zeynep için mi? O şıllık ortadan kalksa en azından biraz kafam rahatlar."

Darga gözünü bile kırpmadan, sesindeki o tavizsiz cerrahlıkla son noktayı koydu:

"Tamam. O zaman helikoptere Mahmut, Şevket Bey'in timinden iki kişi ve senin ekibinden de iki kişi binecek. Eşit şartlar. Sen de o köstebeğini hemen şimdi Zeynep'in etrafından çekeceksin."

Mirza durdu. Gözlerini Darga'nın tavizsiz bakışlarına dikti; saniyeler süren ağır bir sessizliğin ardından başını hafifçe eğerek onayladı:

"Kabul."

"Mirza hayır!" Feyruz Hanım korumaların arasından fırlayıp kocasının kabanına yapıştı, feryat figan bağırarak araya girdi:

"Oğlumu gönderirsen seni bu akşam boğarım Mirza! Eliyas kesinlikle hiçbir yere gitmeyecek!"

Mirza karısının bileğini tek bir hamlede, demir gibi bir sertlikle kavradı. Feyruz'u kendinden öyle bir hırsla itti ki kadının feryadı gırtlağında dondu. Mirza'nın sesi ormandaki ayazdan bile daha soğuk çıktı:

"Seni uyarmıştım Feyruz... Sen arkamdan iş çevirmeyi tercih ettin. Her şey çok farklı olabilirdi."

Mirza arkasındaki adamlara doğru ufak bir baş hareketi yaptı. Bunun üzerine iki iri yarı koruma anında öne atıldı; çığlıklar atan Feyruz Hanım'ı kollarından tutup sürükleyerek evin kapısından içeri soktu.

Çam ormanlarının üzerindeki gri sis perdesi, gittikçe alçalan tok ve sağır edici bir rotor sesiyle dalgalandı. Rüzgâr ağaçların tepelerini hırpalarken, siyah renkli Sikorsky tipi bir helikopter Darga'nın hemen arkasındaki açıklığa doğru yavaş yavaş alçalmaya başladı. Pervanelerin yarattığı güçlü fırtına yerdeki çam iğnelerini ve kırık dalları savuruyor, kabanların eteklerini kırbaç gibi dövüyordu.

Darga istifini bile bozmadı. Sağ elinin işaret parmağını yavaşça göğe doğru kaldırdı; gürültünün arasından bile net bir şekilde seçilen o alaycı, buz gibi sırıtışıyla helikopteri işaret etti:

"Uçuşunuza çok kalmadı Sayın Necefzade... Uluçhan ailesi konforlu uçuşlar diler."

Bu laf Eliyas'ın zihnindeki son sigortayı da attırdı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi büyüdü, boğazından insanlıktan çıkmış vahşi bir kükreme koptu:

"Seni geberteceğim Darga! Zeynep benim lan! Seni de o kızı da deşeceğim!"

Eliyas bir anda öne atılıp Darga'nın boğazına sarılmaya kalktı; lakin Mirza'nın emrindeki iki iri yarı koruma ile Özel Harekâtçı aynı anda üzerine çullandı. Eliyas çamurun içinde debeleniyor, adamların kollarından kurtulmak için tekme savurup hırıldıyordu:

"Bırakın lan! Baba durdur bunları!"

Mirza arkasını dönüp oğlunun bu aciz çırpınışına bakmadı bile. O kargaşa sırasında Özel Harekâtçılardan birinin elindeki küçük şırınga soğuk bir profesyonellikle Eliyas'ın boynuna battı. Eliyas son bir umutla, boğuk bir böğürtüyle sarsıldı; ardından saniyeler içinde kaslarındaki tüm kontrolü kaybetti. Başını dik tutamadı, göz kapakları hızla ağırlaşıp karardı. Adamlar kendini salmış bedeni karga tulumba kaldırıp helikopterin açık kabin kapısına doğru sürüklemeye başladı.

Tam o sırada Mahmut yavaş adımlarla Darga'nın yanına sokuldu. Yüzünde az önce ölümcül bir namlunun ucundan dönmüş bir adamın ciddiyeti değil, son derece çaresiz bir aile babası hüznü vardı. Dudaklarını büzüp patronuna doğru eğildi:

"Patron... Başkası gitse?"

Darga bakışlarını helikoptere yüklenen Eliyas'tan ayırmadan sordu:

"Neden?"

"Ceylan'a erken geleceğim dedim... Bir de ben yüksekten korkarım patron."

Darga dönüp sağ koluna ters, tavizsiz bir bakış attı; sesi bir emir kadar netti:

"Eliyas'ı senden başka kimseye emanet edemem Mahmut. Ben şimdi buradan çıkıp bir duş alacağım, sonra da Zeynep'in turtasını yemeye gideceğim."

Mahmut son bir umutla konuştu:

"Pasaport falan yok bende patron, valla bak... Ben gidemem, sınırda almazlar beni."

"Bir şeyler bulur hallederiz Mahmut," dedi Darga kestirip atarak. "Eliyas'ı kliniğe bırak, gel."

Mahmut omuzlarını düşürdü, boynunu büküp istemeye istemeye pervanelerin fırtınasına doğru yöneldi. Çamurlu botlarını sürüye sürüye helikoptere yürürken, Darga'nın duyup duymamasını zerre umursamadan dişlerinin arasından homurdandı:

"Sanki komşuya sütlaç bırakmaya gönderiyor pezevenk..."

Helikopter gürültüyle tekrar havalanırken Darga ellerini rahatlamış bir şekilde ceplerine soktu. Üzerindeki o balistik ağırlığa, az önce alnına dayanan Glock'un soğukluğuna ve ölümün kıyısından dönmüş olmalarına inat, yüzüne fazlasıyla gevşek ve keyifli bir gülümseme yerleşti.

Bahçede kalan Mirza'ya ya da evin içinden gelen boğuk bağırtılara dönüp bakmadı bile. Çam iğneleriyle kaplı patikaya doğru adımlarını atarken, geldikleri minik mopede doğru neşeyle yürüdü. Ormanın nemli, puslu sessizliğini Darga'nın bıyık altından mırıldandığı tatlı melodi yardı:

"Çedenem de çedenem..."

Kendi kendine sırıtarak mopedin yanına geldi. Az önce Mahmut'a "Tüm forsumuzun içine sıçtın" diye köpürdüğü araca şimdi tek başına neşeyle kuruldu. Kontak düğmesine bastı; elektrikli motor neredeyse hiç ses çıkarmadan, sadece çakılları ezen hafif bir hışırtıyla ileri atıldı.

Darga bir yandan gidonu dengeliyor, bir yandan da kafasını iki yana sallayarak gülüyordu. İki saat önce milyon dolarlık masasında çiçek aranjmanına bön bön bakan adam, şimdi Büyükada yokuşlarından elektrikli mopedle inip İsviçre yolcusu hasmının ardından turta yemeye gidiyordu.

Gaz kolunu sonuna kadar çevirirken yüzündeki o muzip gülümseme yavaş yavaş toparlandı; yerini yeniden o neşter keskinliğindeki odaklanmaya bıraktı. Eliyas paketlenmişti ama Mirza'nın konağın içine soktuğu o gölge hâlâ oradaydı. Sesini duymuştu. İfşa olmaması mümkün değildi.

Zihni geriye doğru hızla akmaya başladı. Güvenli evde geçirdiği o uzun saatler, koridordan yükselen ayak sesleri, mutfaktan gelen fısıltılar, kapıda nöbet tutan korumaların aralarındaki kısa diyaloglar... Hepsini tek tek hafıza bandından geçiriyor, hoparlörden dökülen o sakin, buz gibi "Mutfakta turta yapıyor efendim" cümlesiyle eşleştirmeye çalışıyordu. Vurgudaki o hafif geniz tınısı, hecelerin bitişindeki lakayt rahatlık kime aitti? Kapıdaki çocuklardan biri miydi, yoksa Şevket Paşa'nın yıllardır gölgesi gibi gezdirdiği o sadık adamlardan biri mi?

Darga dişlerini gıcırdattı. Konağın kapısından adımını attığı an kimseyle göz teması kurmayacak, sadece dinleyecekti. Birkaç kelime, belki sadece tek bir selam... O hainin boğazından dökülecek ilk hece, kendi ölüm fermanı olacaktı.

Sahildeki hızlı bot, Boğaz'ın çalkantılı sularını yararak Kartal'a yanaştığında Darga iskelede saniye bile kaybetmedi. Çelik yeleği ve operasyon montunu teknedeki küçük kamarada bıraktı; üzerindeki siyah balıkçı yaka kazağı düzeltip doğrudan kendisini bekleyen siyah sedanın direksiyonuna geçti.

Yol boyunca radyoda çalan hafif bir ezgiye parmaklarıyla direksiyonda tempo tuttu; dışarıdan bakan biri onun Büyükada'daki bir ölüm kalım savaşından değil, sıradan bir iş yemeğinden döndüğünü zannederdi. Lakin arabanın camına vuran o serin akşam rüzgârı bile zihnindeki o tek cümleyi silemiyordu: "Mutfakta turta yapıyor efendim." Bu ses tonu bir yerlere gömülüydü; bulacaktı. Ama şimdi değil. Şimdi o turtanın kokusunu alma vaktiydi.

Timurlu konağının heybetli demir kapısına ulaştığında korumalar aracı tanıyıp kapıyı hızla açtı. Darga bahçedeki çakılları eze eze arabayı yanaştırdı, ceketini almadan indi. Yüzünde, tehlikeyi ardında bırakmış bir adamın o çocuksu, hafif muzip rahatlığı vardı.

Ağır ahşap kapı aralandığında konağın o yüksek tavanlı, loş holüne adım attı. Burnuna dolan ilk şey, tam da Mirza'nın adamının söylediği gibi, fırından yeni çıkmış sıcacık ahududulu turta kokusu oldu. O koku Darga'nın göğsündeki son gerginlik kırıntısını da eritti.

Salona doğru adımlarını yönlendirdi. Geniş Fransız pencerelerinin önünde, üzerinde krem rengi salaş bir kazak, saçları gelişigüzel toplanmış Zeynep duruyordu. Darga'nın içeri girdiğini görünce yüzüne yayılan o aydınlık, duru tebessümle ona doğru bir adım attı.

Darga tam karşısında durdu. Birkaç saat önce alnına dayanan namluyu, helikopterin uğultusunu ve İsviçre yolcularını tamamen unutmuş gibiydi. Fakat tam o anda, aralarındaki o tanımsız çizgi yüzünden birdenbire bocaladı.

Önce resmiyetten çıkamamış gibi sağ elini uzattı; el sıkışacak gibi durdu. Sonra yaptığı hareketin saçmalığını fark edip uzattığı elini hafifçe geri çekti, sabah gelen çiçeğin verdiği cesaretle dudaklarını kıvırıp iki kolunu birden açtı; Zeynep'i sımsıkı sarıp sarmalamak için öne doğru hamle yaptı.

Tam o salisede, kütüphaneye açılan çift kanatlı ağır kapı gıcırtıyla açıldı:

"Hoş geldin Darga."

Şevket Paşa'nın o kışla disiplininden kalma tok, buyurgan sesi salonun mermer zemininde yankılandı.

Darga'nın havada kalan kolları hedefine ulaşamadan bir refleksle kilitlendi; Zeynep'e doğru uzanan elleri sanki elektrik çarpmış gibi jet hızıyla göbeğinin hemen üzerinde, kusursuz bir saygıyla birbirine kenetlendi. Bir anda hazır ol vaziyetine geçmiş gibi omuzlarını dikleştirdi, yüzündeki o sarılmaya hevesli ifadeyi anında askeri bir ciddiyetle maskelemeye çalışarak boğazını temizledi:

"Hoş bulduk Şevket Bey... Saygılar."

Zeynep, Darga'nın o birkaç saniye içinde yaşadığı trajikomik bocalamayı görünce dudaklarını birbirine bastırdı; gözlerindeki ışıltı saklayamadığı hınzır bir tebessüme dönüştü. Az önce kendisine sarılmak için can atan adam, bir anda Genelkurmay brifingine çıkmış teğmen ciddiyetine bürünmüştü.

Şevket Paşa ağır, oturaklı adımlarla kütüphaneden salona doğru ilerledi. Üzerindeki gri hırkası, gözlüklerinin ardından süzen keskin bakışları ve omuzlarındaki yılların getirdiği otoriteyle Darga'nın karşısında durdu. Gözleri Darga'nın ellerine, sonra da damadının yüzündeki o hafifçe gerilmiş tebessüme takıldı:

"Gözün aydın evlat. Uluçhan'dan da ancak böylesi bir iş bitiricilik beklenirdi."

"Sağ olun efendim," dedi Darga, sesini kasten bir ton daha tok tutarak.

"Ekibinizin yardımı olmasaydı bizim için zor olurdu. Yalnız Mirza konaktaki birinden..."

Şevket Bey tek elini hafifçe kaldırıp tok ve keskin bir sesle Darga'nın sözünü kesti:

"Biliyorum. Kendi evimin hesabını kendim görürüm Uluçhan, sırası değil."

Zeynep araya girerek salonun ağırlaşmaya yüz tutan havasını tek bir cümleyle dağıttı:

"Bunları bir kenara bırakıp çay içelim olur mu? Turta soğuyacak."

Tam o sırada mutfak kapısı aralandı. İçeriden elinde dumanı tüten porselen bir çaydanlıkla biri çıktı. Adımları mermer zeminde neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Darga'nın bedeni, Paşa'yla konuşurken bile açık tuttuğu o avcı radarının uyarısıyla kaskatı kesildi.

Adam tepsiyi orta sehpaya bırakırken başını hafifçe eğip mırıldandı:

"Afiyet olsun efendim. Bir eksiğiniz var mı?"

Darga pürdikkat kesilmişti. Kulakları her bir harfin frekansını yakalamaya çalıştı ama telefondaki ses bu değildi. Benziyordu; lakin bu ses daha berrak, daha pürüzsüzdü. Mirza'nın hoparlöründeki o hafif geniz tınısı bunda yoktu.

Şevket Bey cevap vermeyince görevli sessizce geri çekildi. Paşa geniş koltuğuna kuruldu, arkasına yaslanıp gözlerini Darga'ya dikti:

"Gelmen iyi oldu, konuşmak istiyordum. İçerideki meseleyi de sen dert etme, iki güne kalmaz kökünü kazırım."

Darga ellerini önünde bağlamış halde sessizce bekledi.

"Beyaz Zambak Balosu'nu duydun mu?"

"Evet efendim," dedi Darga, duraksamadan.

"Her sene dünyanın dört bir yanından iş adamları, üst düzey bürokratlar ve yeraltı dünyası o baloda bir araya gelir. Özel davetiye gerektiren, vitrini son derece kritik bir gece."

Şevket Bey başıyla ağır ağır onayladı:

"Bu sene İstanbul'da yapılacak. Basını, gazeteleri sustursak da dedikodular cemiyette hep kendine yol bulur. Necefzadelerle girdiğimiz bu sessiz savaş hem Timurlulara hem Uluçhanlara olan güveni zedeledi. O baloya beraber katılmanızı istiyorum. Masaya mutlak bir zafer ve sarsılmaz bir beraberlik sinyali vereceksiniz. Ben sizin bu kısa alanda uzun paslaşmalarınızdan sıkıldım artık. Nişan hazırlıkları derhal yapılacak; cemiyete o birlikteliğin resmiyetini ilan edeceksiniz."

Darga'nın bakışları bir saniyeliğine Zeynep'e kaydı. Zeynep fincanları doldururken elindeki porselen kaşığı sehpaya bırakmış, gözlerini hafifçe büyütmüş bir halde dedesine bakıyordu; Paşa'nın bu kestirip atan ültimatomuna şaşırmış gibiydi ama dudaklarında belirsiz, gizli bir tebessümün gölgesi vardı.

Darga duruşunu bozmadan hafifçe öne doğru eğildi, sesindeki resmiyeti koruyarak konuştu:

"Beyaz Zambak Balosu vitrindir efendim. Ama Necefzadelerin de orada olacağını biliyorsunuz. Öylece izlemeyeceklerdir."

"Şu an mesele Mirza'nın hamlesi değil," diye kestirip attı Şevket Bey, gözlerini kısarak.

"Bizim toparlamamız gereken bir imaj var. Önce tüm piyasaya o güven sinyalini verelim, kalanını sonra düşünürüz."

Şevket Bey koltuğunda iyice geriye yaslandı. Göz ucuyla torununa baktı, sesi tartışmaya kapalıydı:

"Yine bu nişana hayır diyeceğini sanmıyorum, değil mi Zeynep?"

Zeynep sessiz kaldı; yalnızca başını hafifçe yana eğip bakışlarını halıya indirdi.

"Ben de öyle düşünmüştüm..." dedi Şevket Bey, otoriter bir tatminle. Ardından kol saatine kısa bir bakış atıp Darga'ya döndü:

"Baş başa konuşmak için kırk beş dakikanız var. Sonra efendi bir adam gibi evine git, dinlen."

Paşa koltukta doğrulup ayağa kalktı. Zeynep ve Darga da onunla beraber ayağa kalktı. Şevket Bey, kütüphaneye doğru birkaç adım attıktan sonra omzunun üzerinden son kez seslendi:

"İyi geceler Uluçhan."

Kütüphanenin ağır meşe kapısı tok bir sesle kapandığı an, salondaki o kışla havası bir anda dağıldı. Darga ellerini önünden çözüp omuzlarını hafifçe silkti, boynunu çıtlattı. Zeynep ise arkasını dönmüş, omuzları hafifçe sarsılarak gülmemek için dudaklarını ısırıyordu.

Darga adımlarını kıza doğru attı, orta sehpadaki dumanı tüten ahududulu turtaya ve yanındaki çay fincanlarına baktı. Sonra ellerini kumaş pantolonunun ceplerine sokup tek kaşını kaldırdı, Zeynep'e doğru eğildi:

"Gül bakalım Timurlu, gül... Kırk beş dakikamız var. Dedenden fırça yemeden gelini öpebilir miyim? Yani şey... Sarılabilir miyim diyecektim."

Zeynep kıkırdadı, başını iki yana sallayarak tekli koltuğa ilişti. Fincanını eline alıp alaycı bir fısıltıyla konuştu:

"Yerine otur ve turtanı ye Uluçhan. Sence dedem kapının arkasından seni dinliyor mudur, dinlemiyor mudur?"

Darga'nın yüz ifadesi bir anda dondu; çakı gibi dimdik doğruldu. Ses tonunu resmi bir brifing kıvamına çekip sahte, muzip bir tedirginlikle kapıya yan gözle baktı:

"Evet Zeynep Hanım... Bence de balo gerçekten şirketlerimiz için fevkalade önemli bir prestij hamlesi olacaktır."

Kapıdan bir tepki gelmeyince hafifçe başını salladı, ardından karşısındaki deri koltuğa ilişti. Sehpadaki gümüş çatalı alıp ahududulu turtadan koca bir dilim kesti. Lokmayı ağzına atarken gözlerini kısıp Zeynep'i baştan aşağı süzdü:

"Bana da bugün çiçek geldi..."

Zeynep yapmacık, abartılı bir şaşkınlıkla gözlerini büyüttü.

"Ya, öyle mi? Beğendin umarım?"

Darga çatalı tabağın kenarına bıraktı. Bakışlarındaki o alaycı zırh bir anlığına gevşedi, sesi olağanüstü duru ve samimi çıktı:

"Hayatımda aldığım ilk çiçekti. Çelenkleri saymazsak... Beklemiyordum."

Zeynep'in yüzündeki sahte şaşkınlık bir anda eridi, dudaklarından hafif bir kıkırtı döküldü. Bakışlarını fincanına indirip parmaklarını porselenin sıcak yüzeyinde gezdirdi:

"Özür dilerim... O gece gerçekten çok paniklemiştim. Eliyas'ın kontrolünü tamamen kaybedip sahip olduğum her şeye, herkese saldırmasından korktum."

Darga hemen cevap vermedi. Gözleri, salonun loş ışığında Zeynep'in yüzündeki o savunmasız gölgeye takıldı. Adadaki o cehennem, namlular, Eliyas'ın çamurlu elleri ve Mirza'nın tehditleri birkaç saniye içinde zihninden aktı gitti. Çenesini hafifçe kaldırıp yarım bir tebessümle araya girdi:

"Sorun değil. Soy ismimi alınca affederim zaten."

Zeynep tek kaşını kaldırıp başını dikleştirdi:

"Kendi soy ismimi seviyorum."

"Ben de seviyorum," dedi Darga hiç istifini bozmadan, gözlerinde parıldayan o meydan okuyan ışıkla.

"Bence benimkinin yanına da çok yakışır. Zeynep Uluçhan Timurlu..."

Zeynep fincanı sehpaya bırakıp kollarını göğsünde kavuşturdu, itiraz edercesine dudak büktü:

"Zeynep Timurlu Uluçhan bir kere."

Darga geriye yaslandı, kollarını geniş deri koltuğun arkalığına yayıp kendinden son derece emin bir şekilde sırıttı:

"Bence benim söylediğim şekli daha güzel."

"Bakıyorum da daha parmağa yüzük takmadan tapu tescil memuru gibi sıralama yapmaya başladın," dedi Zeynep gözlerini devirerek. "Ben ortada ne bir evlilik teklifi ne de bir yüzük göremiyorum."

Darga bakışlarını Zeynep'in sol eline, oradan da ela gözlerine kaydırdı; dudaklarının kenarı tehlikeli ve kendinden emin bir kıvrımla yukarı kalktı:

"Henüz."

Zeynep aynı kelimeyi onun dudaklarından çalıp kaşlarını hafifçe kaldırarak meydan okurcasına fısıldadı:

"Henüz..."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.