Sabahın ilk ışıkları Maslak'ın gökdelenlerine vururken, kırk ikinci katın mermer koridorlarında yalnızca Darga'nın aceleci ve sert adımları yankılanıyordu. Üzerinde lacivert bir takım elbise vardı; kravatını henüz bağlamamış, saçlarını ıslakça geriye taramıştı. Geceyi o çatı katındaki suyun içinde, kafasındaki binbir tilkiyle boğuşarak geçirdiği her halinden belliydi ama yüzünde her zamanki o cerrahi, tavizsiz ciddiyet okunuyordu.
Makam odasına geçti, ceketinin önünü açıp geniş meşe masanın ardındaki yüksek deri koltuğuna oturdu. Önündeki şirket evraklarını, hukuk departmanından gelen onay dosyalarını hızlıca gözden geçirip art arda imzalamaya başladı.
Tam o sırada çift kanatlı kapı hafifçe aralandı. İçeriye adım atan Mahmut'un yüzünde alışılagelmiş o taş gibi koruma ifadesinden eser yoktu. İki yana kıvrılmamak için direnen dudaklarını birbirine bastırıyor, gülmemek için yanaklarının içini dişliyordu. Kucağında ise ofisin o steril, soğuk havasına taban tabana zıt, rengârenk ve son derece özenle tanzim edilmiş devasa bir çiçek buketi taşıyordu.
"Günaydın patron."
Darga evraktan başını bile kaldırmadan son imzayı attı, dolma kalemin kapağını tek hamlede kapattı:
"Günaydın Mahmut. Çiçekler ne ayak, bir yere mi gidilecekti?"
Mahmut odanın ortasına kadar yürüdü, yüzündeki o hınzır ifadeyi daha fazla gizleyemeyerek buketi masanın tam ortasına, milyon dolarlık sözleşmelerin üzerine bıraktı:
"Hayır patron... Çiçekler sana."
Darga kalemi bıraktığı yerde donakaldı. Kaşları derhal çatıldı, masadaki aranjmana sanki saatli bir bombaymış gibi ters ters baktı:
"Anlamadım?"
"Zeynep yenge göndermiş."
"Nasıl lan?" Darga'nın gözleri bir anda büyüdü, oturduğu koltukta öne doğru fırladı. "Bana çiçek mi göndermiş?"
Gözleri masadaki yapraklara çivilendi. Bir an ne diyeceğini, nasıl bir tepki vereceğini bilemedi. O saniyelerde yüzündeki o buzdan maske tek bir hamlede çatladı; şaşkınlıkla karışık, kontrolsüz ufak bir kahkaha patlattı:
"Valla..." dedi Mahmut, kollarını önünde bağlayıp bıyık altından sırıtırken. "Aç karta bak istersen."
Darga elini uzatıp buketi kendine doğru çekti. Çiçeklerin yeşil dallarını araladı, sonra kafası karmakarışık bir halde masaya geri bıraktı. Bakışları masadaki aranjman ile karşısında bıyık altından sırıtan Mahmut arasında şaşkınlıkla gidip geldi. İnanamıyormuş gibi bir elini yüzüne kapattı, parmaklarının arasından bir kahkaha daha döküldü.
"Mahmut... Daha önce çelenk falan geldi de buket alınınca ne yapılıyor lan?"
"Bilmiyorum patron."
Çiçeklerin arasına iliştirilmiş küçük, zarif kartı iki parmağıyla çekip çıkardı:
"Kart bile var lan... Ne yapacağız Mahmut?"
"Teşekkür mesajı mı göndersek..." Mahmut artık daha fazla dayanamadı; dişlerini sıktığı yanaklarını serbest bırakıp odayı çınlatan tok bir kahkaha patlattı.
Darga hemen masanın üzerindeki telefonuna uzandı, yüzündeki kahkahayı bastıramadan parmaklarını hızla ekranda gezdirdi:
"Seni gün içinde arayacağım... Öpücük, öpücük..." Bir an durdu, ekrana baktı ve başını iki yana sallayarak emojileri seri hamlelerle sildi. "Yok, dur. Öpücükleri silelim, o kadar da değil."
Mesajı gönderip telefonu masanın kenarına bıraktı. Bakışları bir an daha taze yapraklara takıldı; dudaklarındaki o nadir tebessüm bir süre yüzünde asılı kaldı. Lakin o yumuşama birkaç saniyeden fazla sürmedi. Gözlerindeki o sıcak pırıltı yavaş yavaş çekildi, yerini sabahın o kaskatı, neşter gibi keskin zırhına bıraktı. Yüz hatları yeniden kilitlendi.
"Numara işi ne oldu Mahmut?"
Mahmut'un da yüzündeki sırıtış bıçak gibi kesildi, omuzlarını dikleştirip ciddiyetle öne doğru bir adım attı:
"Çocuklar hâlâ uğraşıyor patron... APN protokolü sandığımızdan daha sert çıktı, öyle kolay bir iş değilmiş. Ama başka bir gelişme var. Azat'ın cepçileri Eliyas'a benzeyen bir adamı Ada vapurunda görmüşler."
Darga'nın kaşları derhal çatıldı, gözbebekleri kısıldı:
"Ada mı? Kendini o kadar kısıtlı bir alana kapatacak kadar aptal değildir... Değil mi?"
Birkaç saniye duraksadı. Zihninde Eliyas'ın cezaevinden çıktığı günden beri attığı her hamleyi, delilikle deha arasında gidip gelen o hastalıklı stratejisini tarttı. Ela gözlerinde şüphe dolu karanlık bir kıvılcım çaktı:
"Öyle midir?"
"Patron, Ada kışın ıssızdır," dedi Mahmut ciddiyetle. "Kaçış zordur ama polis ya da hasım için de operasyon yapmak iki kat zordur. Vapur iskelesini tutsan, arkadan motorla kaçar. Üstelik Timurluların eskiden Büyükada'da bir köşkü vardı. Çocuklukları orada geçti, Eliyas adayı avucunun içi gibi bilir."
Darga'nın gözleri masadaki çiçek buketi üzerinde bir saniye bile oyalanmadı; bakışları bir kılıç gibi sivrildi. "Çocuklukları" kelimesi, göğsünde zaten kor gibi yanan kıskançlık ve öfke harını körükledi. Parmak boğumlarını meşe masaya hafifçe vurdu, sesi neşter gibi pürüzsüz ama kemik donduracak kadar kaskatıydı:
"Azat'a teyit ettir bakalım. Ne istiyorsa öde. Necefzadelerin konutu neredeyse bulsun, hemen baktırsın."
Mahmut cebinden telefonu çıkarıp hızla rehbere girdi:
"Hemen arıyorum patron. Azat'ın sokak itleri Ada vapurunun halatını bağlayan palamarcıya kadar tanır. Yarım saate indiririz istihbaratı."
Tam o sırada, masanın hemen yanındaki harici ekrandan tiz, mekanik bir uyarı sesi yükseldi. Odanın loşluğuna vuran yeşil ışık sabitlendi; siber güvenlik ekibinin başındaki mühendis, elindeki tabletle kapıyı çalmadan içeriye bir adım attı. Gözleri sabaha kadar süren kod mesaisinin yorgunluğuyla kızarmıştı ama sesinde zafer kazanmış bir adamın netliği vardı:
"Darga Bey, kopyalama tamamlandı. Devlet kademesi APN duvarını aştık, hücresel kuleye sahte IMSI protokolü basıldı. Zeynep Timurlu'nun orijinal hattı şu an emülatörde açık. Eliyas'ın gizli numarasına tek bir tuşla mesajı bırakabiliriz. Şebeke doğrudan Zeynep Hanım'ın cihazı olarak görecek."
Oda bir anda kurşun gibi bir sessizliğe gömüldü.
Bir yanda Azat'ın Ada istihbaratı, diğer yanda masaya konan o siber namlu duruyordu. Darga arkasındaki yüksek deri koltuğa ağır ağır yaslandı. Masadaki o taze çiçek buketine, ardından yeşil ışık saçan ekrana baktı. Dudaklarının kenarı karanlık, zehirli bir tebessümle yukarı kıvrıldı:
"Ada'daysa da oradan çıkacak. Şimdilik numara hamlesini cepte tutalım; Ada'dan çıkmazsa kullanırız. Ortada böyle bir ihtimal varken Zeynep'i tehlikeye atmanın hiçbir manası yok. Ada'dan teyit gelir gelmez bizzat harekete geçiyoruz."
Mahmut bir an duraksadı, bakışlarında beliren tereddütle sordu:
"Muhsin Bey'e haber vereyim mi patron?"
Darga tek kaşını kaldırıp alaycı bir ifadeyle sağ koluna baktı:
"Zaten söyleyeceksin Mahmut, ne diye soruyorsun?"
"Güvenliğiniz için patron... Durumu bilmesi lazım."
Darga'nın dudaklarına yarım, buruk bir gülümseme yerleşti:
"Babama söylersen baskına gitmeme asla izin vermez. Ama her halükarda gideceğimi de adı gibi bilir... En azından söyle de gönlü olsun."
Darga makam odasında son adımlarını planlarken zaman geçmek bilmiyordu. Bir buçuk saat sonra, Mahmut'un cebindeki telefonun tiz titreşimi meşe masanın üzerinde yankılandı. Mahmut ekrana bir saniye bakıp hızla kulağına götürdü; karşı tarafı birkaç saniye dinledikten sonra yüzü kaskatı kesildi:
"Adresi ver... Tamam."
Telefonu kapattığında doğrudan Darga'nın gözlerinin içine baktı:
"Azat'ın sokak çocukları evi netleştirmiş patron. Büyükada, Maden mevkii... Necefzadelerin yetmişlerden kalma eski av köşkü. İçeride hareket var."
Haber kulede bir kıvılcım gibi parladı ama asıl satranç tahtası çoktan kurulmuştu. Darga'nın fevri hamlesini bilen Muhsin Bey, durumu anında Şevket Paşa'ya iletmişti. Timurluların eski askeri nüfuzu devreye girmiş, sokak çetelerinin yerine profesyonel bir güç sahaya sürülmüştü. Muhsin Bey, devlet kademesinden böylesine cerrahi bir ekip yönlendirilince bizzat adaya gitme ihtiyacı duymamıştı; fakat Darga'nın kontrolsüz öfkesini dizginlemek için şartını net koymuştu. Darga kesinlikle köşke ilk giren isim olmayacak, operasyonun operatif plan detayları ona anlatılmayacaktı. İpleri elde tutma ve Darga'yı kapının gerisinde zapt etme görevi doğrudan Mahmut'a verilmişti.
Yarım saat sonra Kartal sahilindeki tenha balıkçı barınağında, sisli suların üzerinde hafifçe beşik gibi sallanan koyu renkli sürat teknesinin kamarası sessiz bir cephaneliğe dönmüştü.
Şevket Paşa'nın bizzat görevlendirdiği ekip kalabalık bir ordu değildi; sivil kıyafetlerinin altına gizledikleri profesyonellikleri, duruşlarındaki kusursuz disiplin ve gözlerinden adeta kan damlayan soğukkanlılıklarıyla üç eski Özel Harekâtçıydı. Sessizce silahlarını kontrol ediyor, telsiz frekanslarını eşliyorlardı. Ekip lideri olan çakır gözlü adam, Muhsin Bey'in talimatını harfiyen uygulayarak Darga'ya yalnızca hedefin genel konumunu bildirmiş, çevreleme ve sızma taktiğinin ayrıntılarını Mahmut'la aralarında fısıldaşarak halletmişti.
Darga kamaradaki dar alanda lacivert takım ceketini tek bir hamlede sıyırıp köşeye fırlattı. Gömleğinin kollarını kıvırdı; üzerine balistik çelik yeleği geçirip cırt cırtlarını göğsünü sıkacak bir hırsla kilitledi. Su geçirmez siyah operasyon montunu sırtına geçirdikten sonra masadaki susturuculu Sig Sauer MPX'i eline aldı. Şarjörü yuvasına sertçe vurdu, mekanizmayı tek bir tok sesle geriye çekip fişeği yatağa sürdü.
Silahın emniyetini kapatırken gözleri teknenin küçük lombozundan dışarıya, sisin içinde kaybolan Büyükada'nın kurşuni siluetine kilitlendi. Babasının arkasından çevirdiği o korumacı çember de, Paşa'nın adamlarının koyduğu kurallar da zerre umurunda değildi. Eliyas'ın boğazına sarılmak için dakikaları sayıyordu.
Akşamüstünün o kurşuni, yapışkan karanlığı çökerken sürat teknesi Büyükada'nın kayalık, gözlerden uzak arka koyuna neredeyse hiç ses çıkarmadan yanaştı. Karaya çıktıkları anda çam ağaçlarının keskin reçine kokusu ve adanın o ıssız, dondurucu ayazı yüzlerine çarptı. Üç eski Özel Harekâtçı sessiz gölgeler gibi önden ilerlerken, Darga ve Mahmut birkaç adım geriden onları takip ederek ormanlık alandaki patikayı tırmanmaya başladı.
Darga omzundaki MPX'in askısını düzeltirken, cevabını adı gibi bilse de şansını denemek için Mahmut'a doğru eğildi:
"Babam son dakika katılmayacak, değil mi?"
Mahmut gözlerini karanlık orman yolundan ayırmadan fısıldadı:
"Gelmeyecek patron. Abiler Şevket Bey kanalından, eski Özel Harekâtçı olduğu için Muhsin Bey gerek duymadı."
Darga dişlerini sıktı, yürürken sesindeki öfke pürüzsüz ama tehditkârdı:
"Bana neden tek bir detay bile söylenmiyor lan?"
"Çünkü her şeyi uzaktan izleyeceksiniz patron. İçeri kesinlikle girmeyeceksiniz. Ben bile en arkadan gireceğim; Muhsin Bey'in kesin talimatı var."
Darga cevap vermedi ama çenesindeki o kalın damar hırsla zonkladı. Kıyıdan dik tepeye doğru nefes nefese tırmandılar. Ağaçların seyreldiği düzlüğe ulaştıklarında Özel Harekâtçılar çalıların arasına gizlenmiş araçların yanında durdu. Darga başını kaldırıp karşısındaki manzarayı gördüğü an olduğu yerde donakaldı; gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu:
"Bunlar ne Mahmut?"
"Araç patron."
"Bunlar nasıl araç Mahmut!" Darga parmağıyla çalıların arasından sırıtan rengârenk, minik iki tekerlekli gövdeleri işaret etti. "Elektrikli mopedle baskın mı yapılır lan?"
Mahmut gayet pişkin, ellerini iki yana açtı:
"Adada motorlu araç yasak patron, biliyorsun."
"Oğlum, havalı uçarlı kaçarlı bir helikopter falan yok muydu lan?" Darga'nın sesi sisin içinde çaresiz bir isyana dönüştü. "Bizi tepeye indirecek tek bir helikopter bulamadınız mı?"
"Helikopter çok ses yapar patron, adam kaçar."
"Rezilsin Mahmut..." Darga söylene söylene öne doğru yürüdü, çelik yeleği ve makineli tabancasıyla o minik mopedin daracık arka koltuğuna sığmaya çalışarak oturdu. Dizleri neredeyse çenesine çarpıyordu. "Tüm forsumuzun içine sıçtın Mahmut, yemin ederim sıçtın."
Mahmut sürücü koltuğuna yerleşip gidonu kavrarken, Darga'nın arkasındaki suratı adeta sirke satıyordu. Mahmut aynadan patronunun o ölüm saçan ama onu görebileceği en komik duruma düşmüş haline bakıp durumu kurtarmaya çalıştı:
"Patron, adada polisler bile elektrikli kullanıyor. Hem gideceğimiz güzergâh insanların pek kullandığı bir yol değil; kimse görmez bizi yani, rahat ol."
Darga arkadan uzanıp Mahmut'un ensesine ters bir tokat yapıştırmamak için kendini zor tuttu; gözlerini karanlık gökyüzüne dikip hırıldadı:
"Kes sesini Mahmut... Yalvarırım kes sesini, gaza bas sadece."
Öte yandan, ne Maslak'taki o kusursuz hesapların ne de Şevket Paşa'nın tecrübeli timinin hesaba katmadığı ölümcül bir kör nokta vardı.
Necefzadelerin adanın tepe yamacına gizlenmiş, ahşap panjurları yılların rüzgârıyla kararmış o eski av köşkünün önünde duran sivil araçtan inen Feyruz Hanım, ipek fularını başına sımsıkı dolamıştı. Kocasının kış bahçesinde savurduğu tehditler hâlâ kulaklarında uğulduyordu ama anaç körlüğü aklının fersah fersah önüne geçmişti. Korumasız, tek bir şoförle bindiği tarifeli vapurdan beri arkasındaki gölgeleri fark etmeyecek kadar telaşlıydı.
Dün sabah kış bahçesinde Mirza'yla kopan o kıyamet ve kırılan porselenlerin gürültüsü zihninde hâlâ taptazeydi. Kocasının "İsveç'te mi Londra'da mı, bir kliniğe tıkacağım onu" tehdidine boyun eğecek bir kadın değildi. Eliyas'a "Sakın kapıyı açma" diye bizzat mesaj atmış olsa da anaç kuruntusu sabaha kadar göğsünü bir mengene gibi sıkmıştı. Sabahın ilk ışıklarıyla, kimsenin uyanık olmadığı o tekinsiz saatte yalıdan fırlamış, adaya geçmişti.
Çamurlu patikayı tırmanıp köşkün verandasına ulaştı. Kapıyı çalmadı; çantasından çıkardığı eski pirinç anahtarı kilide sokup iki tur sessizce çevirdi.
İçerisi rutubet ve soğuk tütün kokuyordu. Holün yarı karanlığında bir gölge gibi beliren Eliyas, iki eliyle kavradığı siyah Glock'un namlusunu doğrudan kapıya doğrultmuştu. Karşısında annesini görünce gözlerindeki o cinnet parıltısı yerini saf bir dehşete ve öfkeye bıraktı:
"Anne? Ne işin var burada senin? Beni yakalatacaksın!"
Feyruz Hanım titreyen elleriyle kapıyı hızla arkasından kapatıp pirinç sürgüyü çekti. İpek fularını omzuna indirip oğlunun yanına koştu; buz kesmiş parmaklarıyla Eliyas'ın solgun yanaklarına yapıştı:
"Ah canım oğlum benim... Seni çok özledim. Babana konken kulübüne gidiyorum dedim, merak etme kimse takip etmedi."
Eliyas öfkeyle kükredi:
"Sence gerçekten kimse takip etmedi mi anne! Babam gelene kadar kaç dakikam vardır, otuz mu kırk beş mi?"
Eliyas hırsla kapıya doğru hamle yaptı fakat Feyruz hızla atılıp oğlunun koluna asıldı:
"Oğlum lütfen! İhtiyacın olacak her şeyi getirdim; bolca nakit para, hatta yeni bir pasaport... Biraz benimle kal. Sonra hepsini al ve git, kaç buralardan!"
"Hiçbir yere gitmiyorum anne! Zeynep'i almadan hiçbir yere gitmiyorum!"
Bu söz bardağı taşıran son damla oldu; Feyruz Hanım da ses tellerini yırtarcasına bağırmaya başladı:
"O şıllık tüm hayatımızı mahvetti! Gideceksin!"
"Beni hiç anlamıyorsunuz anne! Hiç anlamadınız!" Eliyas'ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi, avurtları titriyordu. "Ben hayatım boyunca istediğim her şeye hep sahip oldum! Bir kadın benim sahip olamayacağım bir şey olamaz!"
"Yeter Eliyas, yeter anladın mı! Yerine binlerce kız koyabileceğin bir kız için oğlumu kaybetmeyeceğim!"
Feyruz'un çığlığı daha havada sönmeden, köşkün giriş kapısı kulakları sağır eden metalik bir gürültüyle içeri doğru patladı.
GÜM!
Özel Harekâtçıların mini hidrolik koçbaşı pervazı un ufak etmiş, siyah taktik kasklı iki gölge susturuculu namlularıyla içeri sel gibi akmıştı.
Feyruz Hanım ne olduğunu düşünmedi bile; gözü tamamen dönmüş bir yırtıcı gibi konsolun üstündeki ağır antika vazoyu kaptığı gibi kapıdan giren ilk askerin göğüs plakasına doğru fırlattı. Vazo çelik zırha çarpıp paramparça olurken yaşanan o saliselik bocalama anında Eliyas mutfağın servis kapısına doğru can havliyle koştu.
Ahşap servis kapısını tekmeyle kırıp sisli arka bahçeye fırladı. Ağaçların arasına adımını attığı ilk saniyede ise çamurlu toprağın üzerinde dimdik duran o siluetle burun buruna geldi.
Karşısında; göğsündeki balistik yeleği, elinde hazır bekleyen susturuculu MPX'i ve gözlerinde cehennem soğukluğuyla Darga dikiliyordu.
İki adam da düşünmedi, hesaplamadı; o saliselik refleks havayı yardı.
Eliyas'ın Glock'u Darga'nın alnının tam ortasına kilitlenirken, Darga'nın susturuculu MPX'inin soğuk namlu ucu Eliyas'ın göğüs kafesine, doğrudan kalbinin üzerine dayandı. İki parmak da tetiklerin boşluğunu aynı anda aldı.
Darga'nın dudaklarının kenarı o zehirli, ölümcül alayla hafifçe yukarı kıvrıldı. Gözünü bile kırpmadan fısıldadı:
"Selam bebeğim... Beni özledin mi?"
Eliyas uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerini Darga'nın ela gözbebeklerine dikti; delilikle deha arasında gidip gelen o hastalıklı sırıtış yüzüne yayıldı, aynı alayla karşılık verdi:
"Hoş geldin yavrum. Özledim, burnumda tütüyorsun..."
Tam o salisede, ağaçların gölgesinden fırlayan iri yarı bir siluet Eliyas'ın arkasında bitti.
KLİK.
Mahmut, beylik tabancasının soğuk çelik namlusunu Eliyas'ın ense köküne, kafatası kemiğinin tam başladığı noktaya taş gibi bastırdı. Aynı anda evin içinden çıkan iki Özel Harekâtçı ve çevreyi tutan üçüncü asker, susturuculu tüfekleriyle çam ağaçlarının arasından süzülüp çemberi milimetrik bir kusursuzlukla kapattı. Namluların hepsi Eliyas'ın bedenine kilitlenmişti. Kaçacak tek bir santim, nefes alacak tek bir saniye yoktu.
Mahmut, Eliyas'ın kulağının dibine doğru hafifçe eğildi; sisin içine dökülen buğulu, sakin ama kemik donduran o fısıltıyla mırıldandı:
"Silahını bırak. Derin nefes al... Söz hiç acımayacak. Acısa da kusura bakmayacaksın artık."
Eliyas içinde kabaran mide bulantısıyla tısladı:
"İkinizi de ben bitireceğim piçler."
Feyruz Hanım antredeki askerlerin tutuşundan can havliyle sıyrılmıştı. Çığlık çığlığa kırık servis kapısından arka bahçeye fırladı:
"Bırakın onu!"
Bahçeye çıktığında gördüğü manzara kadının dizlerindeki son dermanı da çekip aldı. Eliyas'ın silahı Darga'nın alnında, Darga'nın MPX'i Eliyas'ın göğsünde, Mahmut'un namlusu ise oğlunun ense kökündeydi; etraflarını sarmış Özel Harekâtçıların namluları ölüm saçıyordu. Feyruz nemli toprağın üzerine dizlerinin üstüne çöktü, ellerini göğsüne vurarak inledi:
"Kıymayın oğluma... Yalvarırım dokunmayın!"
O ölümcül saniyelerde Mirza ve dört ağır silahlı koruması evin bahçesine ulaştı. Adamlar anında mevzi alıp namlularını Darga, Mahmut ve Özel Harekâtçılara kilitledi. Mirza'nın kanı beynine sıçramıştı.
Kabanının etekleri rüzgârda savrulurken adımları toprağı dövdü. Gözlerindeki kan çanağı öfke, adadaki sisi bile delecek kadar keskindi. Tek bir kurşunun ateşlenmesi halinde bu bahçede hiçbir canlının sağ çıkamayacağı gün gibi ortadaydı; namlular birbirinin tam şakağındaydı.
Mirza iki ağır adım attı, sesi ormanı inletti:
"Silahını indir Uluçhan!"
Darga başını milim çevirmedi; gözlerini Eliyas'ın alaycı gözbebeklerinden ayırmadan, dudaklarındaki o ölümcül sırıtışla karşılık verdi:
"Geç kaldınız Mirza Bey."
"Oğluma bir şey olursa hepinizi buraya gömerim!" diye kükredi Mirza. Damarları şakaklarında birer halat gibi kabarmıştı.
Darga istifini bile bozmadı; omuzlarını hafifçe silkip buz gibi bir kayıtsızlıkla konuştu:
"Olur. Çok iyi... Hem toplu temizlik olur."
Bahçedeki hava kurşun gibi ağırlaştı. İki tarafın da parmakları tetiklerin boşluğunu sonuna kadar almışken Mirza kabanının iç cebine uzandı. Bakışları Darga'nın ela gözlerine çivilendi ve sesi bahçedeki tüm silah seslerinden daha ağır bir gürültüyle patladı:
"Herkes silahlarını bırakıp geri çekilecek! Ya da Timurlu konağındaki köstebeğim hemen şu an Zeynep'in kafasına sıkacak!"
Orman bir anda dondu.
Eliyas çaresiz bir öfkeyle kükredi:
"Baba!"
Mirza başını bile çevirmeden bağırdı:
"Kes lan sesini geri zekâlı!"
Darga'nın alnındaki namluya rağmen kıpırdamayan bedeni, "Zeynep" adını duyduğu an kaskatı kesildi. Gözbebekleri iğne ucu kadar küçüldü; göğsünün altındaki kalp tek bir saliseliğine durdu. Lakin sesindeki tavizsiz zırhı yine de düşürmedi, dişlerinin arasından tısladı:
"Blöf yapıyorsun..."
Mirza telefonunu havaya kaldırıp soğuk bir tebessümle mırıldandı:
"Beni denemek istemezsin Darga... İnan bana, hiç istemezsin."