Boğaz'a tepeden bakan Necefzade yalısının kış bahçesinde, sabahın erken saatlerine inat ağır ve zehirli bir kasvet çökmüştü. Masadaki gümüş çatal bıçak takımları, el değmemiş porselen tabaklar ve dumanı tüten demlik, dakikalardır süren o dondurucu sorgunun ortasında öylece duruyordu.
Mirza Necefzade, koyu renk kruvaze ceketinin manşetlerini sert bir hamleyle düzeltti. Kapalıçarşı'nın kadim altın ocaklarından Afrika'daki maden yataklarına uzanan o devasa servetin merkezine gitmek üzere çoktan hazırlanmış, zırhlı eskortları bahçede çalışır vaziyette bekliyordu; ama kahvaltıya oturduklarından beri göğsünde kabaran o kara öfke, damarlarını bir mengene gibi sıkıyordu.
Sandalyeden kalktı, masanın başına kadar yürüyüp iki elini damarlı mermer yüzeye dayadı. Karşısında oturan, porselen fincanı parmaklarının arasında çevirerek camdan dışarıya bakan karısına doğru eğildi. Sesi alçaktı ama bir jilet kadar keskin çıkıyordu:
"Feyruz, bir kez daha sormayacağım... Eliyas aradı mı, aramadı mı?"
Feyruz Hanım kocasının yüzüne bile bakmadı. Omuzlarını hafifçe silkip gözlerini Boğaz'ın kurşuni dalgalarında gezdirmeye devam etti:
"Darlama beni Mirza... Aramadı diyorum."
"Mümkün değil!" Mirza Bey'in sesi kış bahçesinin döküm camlarını zangırdattı. "Cebinde tek bir kredi kartı yok, altına çekebileceği bir araba yok... Bu koca şehirde beş parasız bir gölge gibi nefes alamaz o çocuk! Kime gidecek Feyruz? Kimin kapısını çalacak? Sokak köpeği gibi aç bilaç gezecek hali yok ya; muhakkak temas kurdu seninle. Kesin aradı!"
Kadın çay fincanını tabağına tok bir sesle bıraktı. Başını yavaşça çevirip Mirza'nın öfkeden gerilmiş yüzüne o kibirli, iğneleyici bakışını dikti:
"Aramadı. Hem adam olup zamanında oğluna sahip çıksaydın da seni arasaydı!"
Mirza Bey'in çenesi kilitlendi, şakaklarındaki kalın damar hırsla zonkladı. Ceketinin yakasını hafifçe çekiştirip bir adım daha yaklaştı:
"Feyruz, bak beni zıvanadan çıkarma! Oğluna iyilik falan yapmıyorsun sen. Tedavi görmediği müddetçe, o kafasındaki tahtalar yerine oturmadığı sürece Eliyas sadece kendine değil, bu aileye de zarar!"
"Sensin zarar Mirza!" Feyruz Hanım bir anda sesini yükseltti, gözlerindeki o hastalıklı anaç koruma kalkanı alev aldı. "Benim oğlum sadece bir kadını sevdi, o kadar! Her ilişkide sürtüşmeler, kavgalar olur. Ne yapmış çocuk? Ne yapmış yani?"
"Sekiz milyar dolar Feyruz! Sekiz milyar dolar!" Mirza Bey elini masaya öyle bir indirdi ki porselen fincanlar zıpladı. "Sadece Maslak'taki deponun külleri değil o rakam! O yangının dumanı dağılmadan elimizden kayıp giden Batı Afrika'daki altın madeni ihalesi... Basını susturmak, manşetleri bastırmak için savurduğumuz servet... Şirketlerin borsadaki kan kaybı! Kafan basıyor mu senin? Eliyas o delikten kafasını çıkardığından beri bu ailenin can damarını kesiyor!"
"Para mı derdin Mirza?" Kadın tiksinir gibi dudak büktü. "Para mı? Benim oğlumun aylardır içeride ne kadar acı çektiğinden, şimdi sokaklarda ne halde olduğundan haberin var mı senin?"
"Kadın! Neden anlamak istemiyorsun sen?" Mirza Bey iki elini saçlarının arasına götürüp ciğerlerine hırıltılı bir nefes çekti. Sesindeki o yırtıcı ton, yerini ilk kez çaresiz bir dehşete bıraktı. "Oğlun benim de oğlum! Para umurumda bile değil lan! Cenazesi gelecek bu eve, cenazesi! Anlamıyor musun? Bir yanda devletin bütün kapılarını arkasına almış Timurlular, diğer yanda sokakta kan kusturan Uluçhanlar var! Üstümüzdeki baskının büyüklüğünü ne zaman göreceksin?"
"E sen Necefzade değil misin?" dedi Feyruz Hanım, zerre geri adım atmadan. "Hani o yere göğe sığdıramadığın gücün? Millete haddini bildirip oğlunu arkana alacağına, burada gelip bana hesap soruyorsun!"
Mirza Bey başını iki yana sallayarak parmak uçlarıyla şakaklarına baskı yaptı. Yıllarca masalarda devlet ricaliyle satranç oynamış, Kapalıçarşı'nın en acımasız kurtlarını dize getirmişti; lakin bu kadının akıl tanımaz, hastalıklı kör inat duvarı karşısında adeta dilsiz kalıyordu. Gözlerini yeniden kadının yüzüne dikti, sesi boğuk bir tehdide dönüştü:
"Feyruz... Son kez soruyorum. Eliyas nerede?"
Kadın dik duruşunu bozmadı, gözlerini kısıp kocasının gözbebeklerine meydan okurcasına baktı:
"Bilmiyorum."
Mirza Bey'in gözlerindeki o son sabır kırıntısı da küle döndü. Masanın üzerindeki ağır gümüş tepsiyi tek bir vahşi savuruşla yere çaldı. Porselenlerin, kristal bardakların tuzla buz olan tiz çatırtısı kış bahçesinde yankılanırken, ceketinin önünü hırsla ilikleyip kapıya doğru bir adım attı. Eşikte durdu, omzunun üzerinden Feyruz'a son bir zehirli bakış fırlattı:
"Eliyas'ı kendim bulacağım Feyruz... Ve İsveç'te mi, Londra'da mı, hangi cehennemin dibindeyse kapalı bir klinik bulup oraya tıkacağım onu! İlaçlarla ayakta duracak, gerekirse ömrünü o dört duvar arasında tamamlayacak ama bu şehre bir daha adım atamayacak... Siz aynı göğün altında bile nefes alamayacaksınız!"
Mirza Bey'in kabanını savurarak kış bahçesinden çıkışı, ardından bahçe kapısındaki zırhlı ciplerin gaza basıp tozu dumana katarak uzaklaşması sadece birkaç saniye sürdü.
Kış bahçesinde, yerdeki kırık kristallerin ve dökülen demliğin buharı arasında tek başına kalan Feyruz Hanım, az önceki o kaskatı, kibirli maskesini yavaşça indirdi. Göğsü korkuyla inip kalkıyordu. Titreyen parmaklarıyla ipek sabahlığının derin cebine uzandı; oradan çıkardığı küçük, kayıtsız akıllı telefonu açtı. Ekranda ne bir cevapsız arama vardı ne de bir bildirim. Mirza haklıydı; Eliyas bu şehirde tek kuruşsuz nefes alamazdı ve arkasındaki o gizli hesapları besleyen, kocasının kasasından çaldığı nakitleri oğlunun adamlarına ulaştıran bizzat kendisiydi.
"Baban benimle iletişimde olduğundan emin. Eve yerleştiysen sakın akşam ışıkları yakma, asla kapıları açma. İletişimi sadece Rıza üstünden gerçekleştirelim."
Aynı dakikalarda, Timurluların Boğaz hattındaki korunaklı yalısının üst katındaki sessizlik, kapının hafifçe tıklatılmasıyla bölündü.
Geniş yatak odasının penceresi önünde, sabahlığının içinde solgun bir heykel gibi duran Zeynep, başını kapıya çevirdi. Hizmetli kadın elinde devasa bir buket beyaz şakayık ve üzeri kadife kaplı zarif, küçük bir mücevher kutusuyla içeri süzüldü. Çiçeklerin o taze, ıslak kokusu odaya yayılırken Zeynep'in kalbi göğüs kafesine çarptı; dünden beri süren o ağır, boğucu sessizliğin ortasında bir anda gözleri parladı:
"Darga'dan mı?" diye sordu, sesindeki heyecanı ve umudu gizleyemeden. "O mu gönderdi?"
Kadın çekinerek başını hafifçe eğdi:
"Özel olabileceğini düşündüm Zeynep Hanım, kartı açmadım. Güvenlikten teslim aldım sadece."
Zeynep aceleci adımlarla kadına doğru yürüdü. İçindeki kırgınlık, Darga'nın kapıyı çarpıp gidişinin yarattığı o derin boşluk bir anda yerini hafif bir titremeye bıraktı. Çiçeklerin arasına iliştirilmiş küçük, mühürlü zarfa uzandı. Kartı titreyen parmaklarıyla çekip açtığında, gözleri üzerindeki el yazısına takıldı.
Okuduğu anda nefesi gırtlağında dondu. Zarif bir dolma kalemden çıktığı belli olan o kaligrafik harfleri hemen tanıdı. Harflerin zarafetinin vereceği zevkin taban tabana zıddı bir karanlık zihnini kapladı:
"Aramızdaki mesafe ne olursa olsun Zeynep... Seni hep tüm kalbimle seveceğim. Ne bu yalı seni benden saklayabilir ne de başkası. Çok yakında beni affetmen dileğiyle."
Zeynep kutuyu alıp açmadı bile; elleri kaskatı kesildi, tenindeki bütün kan bir anda çekilmiş gibi yüzü kireç kesildi. Gözbebekleri dehşetle büyüdü, dudaklarının arasından güçlükle bir fısıltı döküldü:
"Eliyas... Yerimi biliyor. En başından beri biliyordu."
Korku bir zehir gibi tüm vücuduna yayıldı, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Hizmetli kadın Zeynep'in yüzündeki o ölümcül dehşeti fark edince panikle geri çekildi, ellerini telaşla önünde birleştirdi:
"Özür dilerim... Çok özür dilerim Zeynep Hanım, getirmeden önce kontrol etmem gerekirdi."
Zeynep bir anda kendine geldi. İçindeki o narin, kırılgan genç kadın yerini panikten deliren birinin yırtıcı öfkesine bıraktı. Buketi ve elindeki kutuyu hırsla kadının kucağına fırlattı:
"Hepsini ateşe ver! Hemen götür, tek bir yaprağı bile kalmasın bu evde! Dedem nerede? Dedem nerede dedim sana!"
"Henüz gelmedi efendim."
Bu üç kelime Zeynep'in zihnindeki o son sağlam sütunu da devirdi. Ciğerlerine çektiği hava sanki cam kırıklarıyla doluydu; nefes alamadı. Bütün salon, ormanlık alanın parlak manzarası ve karşısındaki kadının dehşet dolu yüzü etrafında dönmeye başladı.
"Çık dışarı..." diye fısıldadı önce, sesi bir kibrit alevi gibi cılızdı. Sonra boğazından yırtıcı, boğuk bir çığlık koptu: "Çık dışarı dedim sana! Yak o lanet şeyleri, defol!"
Kadın dökülen şakayık yapraklarını ve kutuyu kucaklayıp panikle kapıdan fırlarken, Zeynep sırtını arkasındaki duvara çarptı. Dizlerinin bağı tamamen çözüldü; bacakları gövdesini taşıyamaz oldu ve mermer gibi soğuk parkenin üzerine yığılıp kaldı. İpek sabahlığının etekleri etrafına saçıldı. Parmaklarını saçlarının arasına geçirip delicesine çekmeye başladı.
Göğsü kramplarla sarsılıyor, dudaklarının arasından kesik, hırıltılı iniltiler dökülüyordu. Eliyas dışarıdaydı. Eliyas kapının önündeydi. Eliyas onun aldığı her nefesi biliyordu. Hastalıklı soruları, her yerde onu takip eden gölgesi, daha evlenmeden başlayan kısıtlamalar listesi... Hepsi bir anda geri gelmiş gibi hissetti.
"Bitti sandım..." diye inledi, tırnaklarını parkeye sürterek. "Geçti sandım, Allah kahretsin geçti sandım!"
Gözyaşları yanaklarını yakarak çenesine doğru akarken, elleri yerdeki komodinin üzerinde duran telefonuna uzandı. Parmakları öyle şiddetle titriyordu ki ekran kilidini ilk iki denemede açamadı. Bulanık gören gözleriyle rehberde tek bir ismi aradı; o an yeryüzünde bu cehennemi durdurabileceğine inandığı, sığınabileceği tek adamı: Darga.
Yeşil tuşa bastı, telefonu kulağına yapıştırdı. Uzun, mekanik çalış sesleri kulağının içinde balyoz gibi yankılandı. Her çalışta kalbi biraz daha sıkıştı, kaburgaları birbirine geçti.
Çaldı... Çaldı...
Hat kapandı; ardından gelen o ruhsuz, mekanik telesekreter sesi odayı doldurdu:
"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor..."
"Aç... Ne olursun aç Darga, yalvarırım aç..."
Telefonu kapatıp hemen bir kez daha bastı. Gözlerinden dökülen yaşlar ekranı ıslatırken telefonu iki eliyle birden kavramış, göğsüne doğru bastırıyordu. Dişleri birbirine vuruyor, bütün bedeni şiddetli bir titremeyle sarsılıyordu. İkinci arama da boşlukta yankılandı. Cevap yoktu. Kapıyı çarpıp giden o adam, arkasında bıraktığı yangından habersiz, telefonu açmıyordu.
Hizmetli kadın elinde bir bardak su ve titreyen adımlarla odaya geri girdiğinde, Zeynep'i yerde iki büklüm olmuş, telefonu göğsüne bastırıp boğulurcasına ağlarken buldu. Kadın yanına çöküp bardağı Zeynep'in yaprak gibi titreyen dudaklarına götürdü:
"Zeynep Hanım... Bana bakın, nefes alın. Güvenlikler kapıda, kimse giremez bu yalıya. Şevket Bey'in Özel Harekât'tan getirdiği adamlar bile burada... Yalvarırım sakinleşin."
"Açmıyor..." Zeynep başını kadının omzuna düşürdü, hıçkırıkları kelimelerini parçalıyordu. "Açmıyor Nurten... Beni bu canavarın eline bıraktı, açmıyor!"
Nurten kadının getirdiği sudan tek bir yudum bile alamadı. Bardağın kenarına çarpan dişlerinin sesi odadaki hıçkırıklarına karışırken başını ellerinin arasına aldı. Göğsündeki mengene gevşemiyor, aksine her solukta kaburgalarını biraz daha eziyordu. Annesini arayamayacağını çok iyi biliyordu. Böyle zamanlarda Feride Hanım onu sakinleştirmek yerine bürokratik kaygılarla daha da panikleteceğinden, tek sığınağı her zaman Ahu olurdu.
Arama tuşuna bastığında telefonun çalış sesini sayacak takati kalmamıştı. İkinci çalışta hattın diğer ucundan gelen o tanıdık, yumuşak ses boşluğu doldurdu:
"Zeynep?"
Zeynep cevap veremedi; boğazından sadece kesik, yırtıcı bir inilti dökülebildi.
"Zeynep! Beni duyuyor musun? Nefes al, ne oldu?"
"Açmıyor Ahu..." Zeynep alnını soğuk parkeye yasladı, gözyaşları ekranın üzerine damlıyordu. "Açmıyor... Dünden beri tek bir çağrıma bile dönmedi."
Ahu arkadaşının sesindeki o tehlikeli kırılmayı hemen sezdi. Ses tonunu merhametli bir sabırla alçalttı, tane tane ve telkin edici bir ritimle konuşmaya başladı:
"Tamam birtanem, dinle beni. Önce derin bir nefes al. Burnundan al, ağzından ver... Hadi, benimle birlikte. Yanındayım ben, güvendesin."
Zeynep göğsünü saran kramplara inat titrek bir soluk çekti içine. Yıllardır sırtında taşıdığı o Eliyas kâbusunun hortlaması, Darga'nın yokluğuyla birleşince onu dipsiz bir kuyuya çekmişti ama Ahu'nun o sakin, dengeli sesi karanlığın içinde zayıf bir tutamak oldu. Birkaç saniye sadece arkadaşının hırıltılı nefes alışverişi duyuldu.
Zeynep biraz toparlanınca, Ahu hafifçe iç çekerek söze girdi:
"Siniri geçene kadar bekleyip ona biraz alan mı tanısan Zeynep? Hem her ilişkinin başlangıcında olur böyle şeyler. Hemen felaket senaryoları yazma kafanda."
Zeynep siyah, darmadağın olmuş saçlarını alnından geriye itti; sesi kırık ama isyan doluydu:
"Neden korktuğumu anlamasını beklerdim Ahu! Ben Eliyas'ı savunmuyordum... Sadece o manyağın tepkisinden, neler yapabileceğinden korktuğumu anlatmaya çalışıyordum ona!"
Ahu bir an duraksadı. Zeynep'in canını acıtmak istemiyordu ama ortadaki kördüğümü de görmezden gelemezdi:
"Bana anlattığın kadarıyla... Pek de doğru kelimelerle anlatamamışsın canım."
"Allah aşkına sence o an bunu düşünebilir miydim Ahu?" dedi Zeynep, sesi yeniden çatallanarak. "Karşımda gözü dönmüş bir adam, geçmişimden fırlayıp gelen bir hortlak vardı!"
"Haklısın, düşünemezdin," dedi Ahu şefkatle. "Ama bu kadar fevri tepki de vermeyebilirdin be güzelim. Darga gibi bir adamın damarına basıp sonra hemen geri adım atmasını bekleyemezsin."
Zeynep sırtını komodine yaslayıp bacaklarını karnına doğru çekti. Gözlerindeki yaşları sabahlığının koluyla sildi:
"Ne yapacağım ben şimdi?"
"Ben sana akıl verecek değilim Zeynep. Her ilişkinin kendi iç dinamikleri var; dışarıdan 'şöyle yap, böyle davran' demek kolay ama doğru olmaz. Yine de ortada kırılmış bir gurur varsa... Bir gönül almak lazım."
Zeynep gözlerini tavana dikti. Korkunun yerini yavaş yavaş o derin, burkucu pişmanlık alıyordu:
"Gönül almak mı? Telefonlarımı açmıyor diyorum sana."
"Şimdi açmaz tabii, kan beyninde çünkü," dedi Ahu mantıklı bir tonda. "Bırak gün içinde işine baksın, kafasını toparlasın. Sen de şu an panik halindesin, Eliyas'ın saçmalıklarıyla dolusun. Akşama doğru, ikiniz de sakinleştiğinizde bir daha ara. Daha kavga edeli yirmi dört saat olmadı. Öfkeyle değil, sakince... Ne hissettiğini, neden öyle davrandığını dosdoğru anlat. Darga taştan bir adam değil Zeynep, dinleyecektir."
Ahu ile yapılan o çaresiz telefon görüşmesi sonlandığında, Boğaz'ın karşı kıyısında, Maslak'taki Uluçhan Kulesi'nin kırk ikinci katında bambaşka bir fırtınanın enkazı toparlanıyordu.
Muhsin Bey elleri kumaş pantolonunun ceplerinde, cam cephenin önünde sırtı odaya dönük dikiliyordu. Şehrin üzerine çöken o gri, yapışkan sis gökdelenlerin camlarına çarpıp dağılıyordu. Darga ise masanın arkasında, yay gibi gergin omurgası ve kan çanağına dönmüş gözleriyle babasının ağzından çıkacak nihai kararı bekliyordu. Sessizlik, odadaki mekanik havalandırmanın uğultusuyla bilenmiş bir bıçak gibi ağırdı.
Muhsin Bey ağır adımlarla masaya döndü. Bakışlarındaki o kırk yıllık kurt refleksi, Mahmut'un ortaya attığı teklifin risklerini santim santim tartmıştı. Masanın köşesine tek elini dayadı, gözlerini doğrudan oğlunun yüzüne dikti:
"Kopyalama yapılacak," dedi, sesi pürüzsüz bir taş kadar soğuktu. "Zeynep'in numarası üzerinden o ite kanca atılacak. Ama tek bir şartım var Darga."
Darga başını hafifçe kaldırdı, kaşları çatıldı:
"Neymiş o şart?"
"Kafeye sen gitmeyeceksin." Muhsin Bey işaret parmağını masif meşenin üzerine sertçe bastırdı. "Masada oturmayacaksın, sokakta pusuya yatmayacaksın. Eliyas denen delinin gözü dönmüş; karşısında seni görürse tetiği düşünmeden çeker, orayı kan gölüne çevirir. Zeynep meselesi yüzünden fevrisin, kan beynine sıçramış durumda. Baskını benim adamlarım yapacak, operasyonu bizzat ben yöneteceğim. Sen bu binada, arka planda kalacaksın."
Darga öfkeyle itiraz etmek için hamle yaptı ama babasının bakışlarındaki o tavizsiz mermer sertliği gördü. Muhsin Uluçhan geri adım atmayacaktı; ya bu şart kabul edilecek ya da tezgâh tamamen dağılacaktı.
Darga ciğerlerindeki zehirli havayı burnundan dışarı üfledi. Çenesindeki damar hırsla seğirdi:
"Kafesine tıkıldığı an... İlk ben göreceğim onu."
"O kafese girsin, gerisine bakarız," dedi Muhsin Bey ve kapıya doğru yürüdü.
Odanın kapısı kapanır kapanmaz Darga masanın üzerindeki sabit dahili hattın ahizesini hırsla kaldırdı, ardından Mahmut'a döndü. Ela gözlerinde cerrahi bir karanlık parıldıyordu:
"Mahmut! Siber güvenlik biriminden en tepe beş kişiyi hemen buraya çıkar. Başka hiçbir işe, hiçbir holding trafiğine bakmayacaklar. Telefonlar, log kayıtları, şirket sunucuları umrumda değil. Beşi de bu gece sadece Zeynep'in hattına ve hücresel kule protokollerine odaklanacak."
Mahmut bir saniye bile beklemeden başını eğdi:
"Emredersiniz patron."
On dakika geçmeden, holdingin bilgi işlem katından seçilen beş kıdemli mühendis odaya girdi. Masanın üzerine serilen harici donanımlar, yüksek frekanslı RF alıcıları ve kriptolu dizüstü bilgisayarların ekranları anında loş odayı yeşil-mavi bir ışıkla aydınlattı.
Ekip lideri olan kıdemli uzman, parmaklarını klavyeye vurmadan önce Darga'ya dönüp durumu teknik bir ciddiyetle açıkladı:
"Darga Bey, hedef hat sıradan bir sivil şebekeye bağlı değil. Zeynep Timurlu'nun numarası, babasının bakanlık statüsü ve Paşa'nın askeri güvenlik protokolleri yüzünden operatör tarafında devlet kademesi APN filtresiyle korunuyor. Hücresel kuleye sahte IMSI basıp sinyali klonlamak öyle yarım saatte bitecek bir işlem değil. Gece boyunca baz istasyonundaki veri paketlerini dinlememiz, güvenlik anahtarlarını simülatöre gömmemiz gerekiyor. En ufak bir uyumsuzlukta sistem operatöre kırmızı alarm verir, kızın orijinal cihazı kendini kilitler."
Darga iki elini masaya dayayıp mühendisin üzerine doğru eğildi; sesi kurşun kadar ağırdı:
"Sabahın körüne kadar vaktiniz var. Güneş doğduğunda o hat masamda açık olacak."
"Anlaşıldı patron. Şafak sökerken Zeynep Hanım'ın cihazından farksız bir sinyali sisteme basmış oluruz."
Makam odasındaki ışıklar kısıldı; yerini onlarca ekrandan akan log satırlarının, IP adreslerinin ve mekanik klavye tıkırtılarının gürültüsüne bıraktı.
Darga'nın şahsi telefonu ise masanın diğer ucundaki deri sümenin kenarında, ekranı aşağı bakacak şekilde ters duruyordu. Sessiz modda çalışan cihazın ekranı, Boğaz'daki yalıda kriz geçiren Zeynep'in iki cevapsız çağrısıyla sessizce aydınlanıp sönmüş, ardından koyu bir karanlığa gömülmüştü. Darga bunu fark etmedi bile; zihni sadece şafak vakti kurulacak o ölümcül tezgâha kilitlenmişti.
O gün Darga için gece, sanki dakikalar içinde iki yaka arasında gerilen görünmez bir dinamit fitili gibi ağır ağır yanmaya başladı. Zeynep için ise gelmek bilmedi. Zeynep saatlerce yatağın kenarında, güvenli evin asker dolu bahçesini hiçbirini görmeden izleyerek beklemişti. Ahu'nun sözleri kulaklarında yankılanıyordu ama içindeki o kurşun gibi ağır tedirginlik bir an olsun hafiflememişti. Titreyen parmaklarıyla telefonu eline aldı; gözlerini yumup derin, titrek bir soluk çekerek rehberdeki o isme bastı.
Aynı dakikalarda Darga, yalıya dönmek yerine şirkete daha yakın bir konumdaki çatı katı dairesine gitti. Yatak odasına henüz girmişti. Şakakları zonkluyor, saatlerdir kırk ikinci kattaki o mavi monitör ışıklarının ve kod satırlarının altında Eliyas'a kurulacak pusuyu ilmek ilmek örmenin getirdiği zihinsel yorgunluk omuzlarına çöküyordu. Bordo ceketini tek bir omuz hareketiyle sıyırıp deri koltuğun üzerine fırlattı. Tam o sırada komodinin üzerinde titreyen telefonun ekranı loş odayı aydınlattı: Çedene'm
Darga bir an ekrana baktı. Çenesindeki damar hafifçe seğirdi. Ciğerlerini yakan bir nefes çekip aramayı kaydırdı; telefonu kulağına götürdüğünde sesi bir buz kütlesi kadar mesafeliydi:
"Efendim Zeynep Hanım?"
Hattın diğer ucunda kuru, güçlükle alınan bir nefes duyuldu. Zeynep'in sesindeki o kırılgan, suçlu ton hattın soğukluğunu bile eritecek kadar çıplaktı:
"Açtığın için teşekkür ederim... Özür dilemek istiyorum."
Darga bir süre sessiz kaldı. Odanın içindeki derin sessizliğe sadece camlara vuran hafif rüzgârın sesi eşlik ediyordu. Boğazında biriken onlarca sert cümleyi tek bir çırpıda yuttu, ardından neşter gibi keskin, pürüzsüz bir tonla konuştu:
"Tamam. Özrünü duydum, kabul ettim. Ama şimdi konuşmak istemiyorum."
Yeniden o boğucu sessizlik çöktü. İki taraf da ne telefonu kapattı ne de nefes alabildi. Hattaki bu gergin askı hali, kelimelerden çok daha fazla acıtıyordu.
"Lütfen..." dedi Zeynep, sesindeki çaresizlik neredeyse bir yakarışa dönmüştü. "Hatalı olduğumu biliyorum Darga... Yalvarırım biraz konuşalım."
Darga gözlerini karanlık tavana dikti. Yüzündeki o cerrahi soğukluktan tek bir milim bile ödün vermedi:
"İnsanlar her zaman konuşmanın doğru çözüm olduğunu düşünür. Ama bazen sessizliğe de ihtiyaç vardır."
Derin, ciğerlerini dolduran bir soluk verdi ahizeye doğru. Zeynep'in boğazı düğümlendi, gözlerinden süzülen yaş yastığına damladı:
"Seni tekrar ne zaman görebilirim?"
Darga duraksadı. Zihninde yarın şafak vakti patlayacak olan o kafe tuzağı, klonlanan hat ve namluların ucunda bekleyen hesaplaşma döndü. Sesi kurşun gibi ağırdı:
"Bugün çok yorucu bir gündü. İyi geceler Timurlu."
Cevap beklemeden aramayı tek bir hamleyle sonlandırdı. Cihazı arkasındaki yatağa fırlattı.
Kravatının düğümünü tek bir sert asılışla çözüp umursamazca yere bıraktı. Ardından gömleğinin üstten üç düğmesini kopardırcasına açarak banyoya doğru yürüdü. Mermer zemine adım attığında adımları sendeleyecek kadar dermansızdı. Geniş, gömme küvetin musluğunu sonuna kadar çevirdi; sıcak suyun gürültülü akışı ve yükselen yoğun buhar banyonun aynalarını anında buğuladı.
Su dolarken yatağa geri dönüp telefonunu aldı, gelen mesajlara ve siber ekibin gönderdiği ilerleme raporlarına boş gözlerle baktı. İçindeki yangın ne Maslak'taki depoyla sönmüştü ne de yarınki pusuyla sönecekti. Üzerindeki kumaş pantolonu ve yarı açık gömleği çıkarmaya bile üşendi; öylece, giysileriyle birlikte sıcak suyla dolmakta olan küvetin içine bıraktı kendini.
Kumaşlar bedenine yapışırken suyun yakıcı sıcaklığı göğsündeki kramplara karıştı. Başını küvetin mermer kenarına yasladı, iki elinin parmaklarıyla zonklayan şakaklarını sertçe ovdu. Kırgındı; öfkesinin altında, kabul etmek istemediği devasa bir hayal kırıklığı yatıyordu.
Buharın içinde gözlerini kısıp başını hafifçe iki yana salladı; dudaklarının arasından zehirli, alaycı bir mırıltı döküldü:
"Özür diliyormuş... Sağ ol ya, lütfettin."
