İçeriğe geç

DARGA

Bölüm 27 · 14 dk okuma

DARGA

Bölüm 27

Bölüm 27: Şantaj, Bakan ve Aşk

Darga neşeyle geriye yaslandı, bacak bacak üstüne atıp dudaklarındaki o muzip kıvrımla sordu:

"Nişanı ne zaman yaparız?"

Zeynep kucağındaki ince porselen fincanı iki eliyle kavramış, omuzlarını hafifçe silkmişti:

"Bilmem... Önce usulünce bir kız isteme olur bence."

"Ne istemesi ya?" dedi Darga alayla gülerek. Salonun loş sarı ışığında gözlerini kıstı. "Deden babamdan beni istedi zaten, ben de resmi görüşmeye gelmiş bulundum."

"Olmaz öyle şey. Usul neyse o."

Zeynep konuşurken, yüzüne dökülen asi bir saç tutamını parmak uçlarıyla yavaşça kulağının arkasına itti.

O an Darga'nın tüm alaycı zırhı göğsünden çatırdayarak döküldü. Sıradan bir akşama, sıradan bir sohbete ait bu minicik, neredeyse çocuksu hareket Darga'nın zihnindeki bütün savunma hatlarını yerle bir etti. Normal şartlarda dikkatini bile çekmeyecek o zarif parmak kıvrımı, tenin duru pürüzsüzlüğü ve boynunun açıkta kalan savunmasız yumuşaklığı, damarlarındaki kanı bir anda alevlendirdi. Az önce adadaki namluların karşısında sergilediği o cerrahvari soğukkanlılık, saniyeler içinde buharlaşıp gitti.

Zeynep onun bakışlarında kabaran o tekinsiz fırtınayı fark etmemiş gibi tatlı bir cüretle devam etti:

"Evlilik teklifi de yapsan fena olmazdı hani..."

Darga, zihnindeki o sersemletici dağınıklığı toparlamaya dahi yeltenmeden Zeynep'e doğru eğildi. Bütün muzipliği geri çekilmiş, ses tonu boğuk ve tehlikeli bir fısıltıya bürünmüştü:

"Allah Allah... Nasıl bir teklif mesela?"

Aralarındaki mesafeyi tek bir nefeste kapattı. Sağ elini kaldırıp başparmağı ve işaret parmağıyla Zeynep'in çenesini nazikçe kavradı. Başını hafifçe yukarı kaldırırken ela gözlerinin en derin, en korunaklı noktasına kilitlendi. O saniye Darga Uluçhan'ın zihninde ne Eliyas, ne Zürih'teki o klinik, ne de konağın içine sızmış olan o meçhul gölge vardı. Yalnızca tek bir ihtimal, bastırılamaz tek bir arzu nefes alıyordu:

Zeynep'in dudaklarına kapanmak...

Nefesi Zeynep'in tenini yakacak kadar yaklaşmıştı ki kütüphane kapısının hemen arkasından, ahşap parkelerin üzerinde yankılanan tok bir tıkırtı ve ardı sıra gelen hafif bir boğaz temizleme sesi yükseldi.

Darga elektrik çarpmış gibi geri çekildi; elleri panikle iki yana açılırken bakışları hızla meşe kapıya kilitlendi. Yüzündeki o hipnotize olmuş tutku, yerini anında suçüstü yakalanmış bir teğmen telaşına bıraktı:

"Şevket Bey gerçekten dinliyor galiba!"

Zeynep onun bu hallice paniğine dayanamayıp başını geriye atarak güldü, dudaklarından kaçan kıkırtıyı parmaklarıyla bastırmaya çalıştı:

"Dedem geleneksel bir adamdır Uluçhan... Ama mahremiyete de son derece önem verir."

"Ne ölçüde bir mahremiyet mesela?"

Darga'nın sesi alaycı ama derinden gelen bir yoğunlukla kısılmıştı. Gözlerini bir milim bile ayırmadan kıza bakıyordu; bakışlarındaki o çıplak baskı, salonun serin havasını bir anda ısıtmıştı.

Zeynep bu kadar yakından gelen o yakıcı yoğunluğa daha fazla dayanamadı. Yanaklarına hücum eden sıcaklığı saklamak istercesine koltukta hafifçe geriye kaydı, gözlerini kaçırıp tekrar fincanına sığındı:

"Çok yorulmuş olmalısın... Gidip biraz dinlen istersen."

Darga, kızın bu mahcup geri çekilişini içinde kopan fırtınanın en açık teslimiyeti olarak gördü. Yüzüne yeniden o kendinden emin, tehlikeli tebessüm yerleşti. Ağır ağır ayağa kalkarken başını iki yana sallayıp yalandan sitem etti:

"Hep kaçak dövüşüyorsun Sayın Uluçhan Timurlu..."

Zeynep de onunla beraber toparlanıp ayağa kalktı. Dudaklarında teslim olmak istemeyen ama çoktan yenilmiş bir tebessüm vardı.

Darga kütüphanenin kapısına doğru kaçamak, tetikte bir bakış attı. Birkaç saniye boyunca kulak kabartıp koridoru dinledi; ortalık tamamen sessizdi.

O anda derin bir nefes aldı. Yıllardır her görüşmesinde üstüne zırh gibi kuşandığı o tavizsiz iş adamı tavrı, bir anlığına yerini zapt edilemez, haylaz bir çocuğa bıraktı. Ani bir hamleyle kıza doğru eğildi; Zeynep daha ne olduğunu anlayamadan yanağına sıcacık, minik bir öpücük kondurdu.

Geri çekildiği gibi de Paşa'ya yakalanma korkusuyla arkasına dahi bakmadan kapıya doğru resmen koşar adım yürümeye başladı. Omzunun üzerinden neşeli bir fısıltı bıraktı ardında:

"İyi geceler çedenem..."

Darga ve Zeynep cephesinde sular durulup hava süt liman bir huzura kavuşurken, Necefzade yalısında tam anlamıyla kıyamet kopuyordu.

Adadan döndüklerinden beri yalıda kırılmadık antika biblo, azarlanmadık çalışan kalmamıştı. Feyruz Hanım girdiği her odada etrafa ateş püskürüyor, topuklarının parkelerde çıkardığı o sert, tok yankılar bile evdekilerin yüreğini ağzına getiriyordu. Zira o, sonradan görme alelade bir zengin kızı değildi; kökleri kadim topraklara uzanan Şah Efrasiyap soyunun yirmi yedinci kuşak torunuydu. Gururu, kibri ve intikam hissi damarlarındaki en ufak hücreye kadar işlemişti.

Geniş yatak odasının ortasında, titreyen parmaklarıyla bugünkü üçüncü ağrı kesiciyi susuz yuttu. Boğazından aşağı inen o acı kimyasal tat bile içindeki öfkeden tek bir kırıntı dahi eksiltmeye yetmemişti. Aynanın karşısında boyun bağını çözmeye çalışan kocasına dönüp zehrini akıttı:

"Seni de adam diye yanımda gezdiriyorum!"

Mirza Bey arkasını dönmeden, bastırmaya çalıştığı koyu bir gerginlikle dişlerini sıktı:

"Feyruz, ağır konuşuyorsun."

"Sus be!" diye kükredi kadın. Elindeki pırlanta kakmalı yelpazeyi tuvalet masasının mermerine öyle bir vurdu ki porselen pudralık yere düşüp tuzla buz oldu. "Rahmetli babam hayatta olsaydı ne Uluçhan kalırdı ortada ne Timurlu! Hâle bak... Kendi oğluna bile sahip çıkamıyorsun!"

Adımlarını Mirza'ya doğru attı. Gözleri çakmak çakmak parlıyor, ses tonu gittikçe daha yırtıcı, daha korkunç bir frekansa kayıyordu:

"İskele babası! Boş tarlanın lüzumsuz korkuluğu!"

Mirza Bey boğazını sıkan gömleğin yakasını iki parmağıyla çekiştirip gevşetmeye çalıştı; odanın havası çekilmiş gibi boğulmak üzere olduğunu hissediyordu. Şakakları zonkluyor, sabrının son kırıntılarıyla ayakta duruyordu.

Feyruz işaret parmağını kocasının göğsüne doğru uzattı:

"Eliyas'ı bir aya oradan çıkaracaksın Mirza!"

"Oğlumu sonsuza kadar orada tutacak değilim herhalde!" diye homurdandı Mirza, sesindeki yorgunluğu gizleyemeyerek. "İyileşince çıkaracağım."

Feyruz kaşlarını yay gibi kaldırdı, yüzüne tiksinti dolu, zehirli bir inkâr yerleşti:

"Benim oğlum hasta değil Mirza! Sadece hassas bir çocuk!"

Bu cümle Mirza Bey'in zihnindeki son tahammül sigortasını da attırdı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi büyüdü; koltuğun kenarından fırlayıp kadının üzerine doğru öyle bir öfkeyle adımladı ki aralarındaki mesafe bir nefeste kapandı:

"Senin oğlun birini bıçakladı Feyruz! Bir kadını bıçakladı! Onlarca doktordan heyet raporu var! Belki seni de onun yanına kapatmalıydım!"

"Bana bak, düzgün konuş Mirza!" Feyruz geri adım atmak şöyle dursun, çenesini daha da dikleştirdi. "Bir aya oğlumu çıkarmazsan seni bitiririm!"

"Sen otur kendini bitir!" diye gürledi Mirza. Sesi yalıyı temelinden sarsacak kadar gür çıktı; boynundaki damarlar patlayacak gibi kabarmıştı. "Yeter ya! Tükettiniz beni, tükettiniz!"

"Sen mi tükendin?" Kadın tiz bir kahkaha atıp hemen ardından yüzünü tekrar bir cellat maskesine bürüdü. "Oğlun için hiçbir şey yapmadan nasıl tükendin acaba!"

Mirza arkasını dönüp ellerini saçlarının arasından geçirdi, kapıya doğru bakarak kestirip attı:

"Feyruz... Eliyas'ı çıkarmayacağım. Uluçhanlarla da Timurlularla da savaşmayacağım! Bitti!"

Feyruz'un gözlerinde delice bir parıltı çaktı. Gururunun çiğnenmesine, lafının geri plana itilmesine zerre tahammülü yoktu. Hırsla doğruldu:

"Ben savaşırım Mirza! Oğlum için de ben savaşırım!"

Mirza'nın itiraz dolu sesine kulak bile asmadı. Yatak odasının ağır meşe kapısını öyle bir şiddetle çarptı ki koridordaki yağlı boya tablolar yerinden oynadı. Topuk sesleri merdivenlerden öfkeyle inerken, Necefzadelerin kendi içinde açtığı bu iç savaşın ateşi çoktan bacayı sarmıştı.

Darga eve vardığında içindeki o tuhaf, heyecanlı telaş henüz durulmamıştı. Anahtarları girişteki dresuarın üzerine fırlatıp kabanını çıkardı, kendini salonun geniş deri koltuğuna bıraktı. Zeynep'in yanağına kondurduğu o minik, kaçamak öpücüğün hissi hâlâ dudaklarındaydı; Paşa'ya yakalanmamak için kapıdan koşar adım çıkışı aklına geldikçe kendi kendine gülüp duruyordu.

Cebindeki telefon titreyince ekrana baktı; arayan Mahmut'tu. Bir an sabahki curcunayı unutmuş gibi hissetti:

"Söyle Mahmut."

Hattın diğer ucundan Zürih Havalimanı'nın anons sesleri ve rüzgâr uğultusu geliyordu. Mahmut derin, bezgin bir nefes verip konuştu:

"Eliyas'ı teslim ettik patron, şimdi uçağa biniyorum. Yarın kovsan da gelmeyeceğim."

"Biraz geç gelirsin."

"Sen kovsana beni ya... Sen beni kovmazsan emekli olamadan öleceğim çünkü."

Darga başını geriye atıp güldü:

"Mahmut, seni kovmak babamın beni evlatlıktan reddetmesiyle aynı şey. Ben onun tek oğluyum, sen de benim tek kardeşimsin."

Hattın ucundaki Mahmut'un yüzüne istemsiz, sıcacık bir tebessüm yayıldı. Yine de sesindeki o huysuz gardı hemen düşürmek istemedi:

"Hiç yol yapmayın patron, yarın gelmiyorum."

"Öğleden sonra da mı?"

"Patron... Ceylan'a söz verdim. Bugün de erken gidemedim zaten, yarın kızları çiftliğe götüreceğim."

"Ben çiftliğe geleyim? Çok önemli bir mevzu var..."

"Patron. Yarın izinliyim."

"Mevzu ne diye neden sormuyorsun? Ya şirket batarsa?"

"Yenisini kurarsınız."

"Sen çok şımardın ama?"

"Evet değil mi ya, kovuyor musunuz?"

"Rüyanda görürsün."

Telefonu kapattıktan sonra koltukta doğrulup mesajlara girdi. İçi içine sığmıyordu. Parmaklarını ekranda hızla gezdirdi:

"Paşa'nın kütüphane kapısına pusu kurmadığı teyit edildi, eve sağ salim ulaşıldı Sayın Timurlu. İyi geceler."

Ertesi sabah Uluçhan Holding'deki ofis, Boğaz'dan vuran gri gün ışığıyla her zamanki ağırbaşlı ve mesafeli atmosferine bürünmüştü. Ancak Darga'nın yüzünde dünden kalma o yumuşak tebessümün gölgesi hâlâ silinmemişti.

Öğleye doğru kapı çalındı ve içeri Burcu girdi. Üzerinde kusursuz kesim, şık bir takım elbise vardı; adımları kendinden emin, tavırları ise ikinci toplantının resmi gündemi olan savunma dronlarının yazılım detaylarından çok uzaktı. Masanın önündeki deri koltuğa otururken saçlarını zarif bir hareketle omzunun gerisine attı. Parfümünün ağır şekerli kokusu odaya yayıldı.

"Günaydın Darga... Yeni nesil dronların yazılım entegrasyonu için ikinci toplantımızı yapmaya geldim ama," deyip hafifçe öne doğru eğildi. Dudaklarına imalı ve davetkâr bir gülümseme yerleştirerek devam etti: "Bence bu sıkıcı şeylerden önce baş başa bir öğle yemeğine gidebiliriz."

Darga önündeki teknik şartnameden başını kaldırdı. Burcu'nun bakışlarındaki o açık flört sinyallerini, beden dilindeki daveti tek bir bakışta çözmüştü. Hiç uzatmadı; tavrını da bakışlarını da bir milim bile eğip bükmeden son derece net bir çizgiye çekti. Elindeki montblanc kalemi masaya bırakıp arkasına yaslandı:

"Dronların yazılım konusunu yarım saatte bitiririz Burcu, o kolay. Ama öncesinde başka bir şeyi netleştirelim."

Burcu kaşlarını hafifçe kaldırıp gülümsedi:

"Neyi?"

"Hayatımda biri var," dedi Darga. Sesi sakin ama tartışmaya tamamen kapalı bir ağırlıktaydı. "Bir nişan arifesindeyim. İş ortaklığımız benim için kıymetli, öyle de kalmasını isterim. Bazı hikâyeler sadece bir tanışıklık hikâyesinden ibaret kalmalı."

Burcu'nun yüzündeki o kendinden emin ifade bir anda buz kesti. Beklemediği bu doğrudan reddediş gururunu fena halde incitmişti; gözlerindeki davetkâr ışıltı yerini kibirli bir alaya bıraktı. Kollarını göğsünde kavuşturup arkasına yaslandı:

"Ortada henüz bir nişan filan yokmuş. Ayrıca cemiyet küçük... Duyduğum kadarıyla bu tamamen görücü usulü, anlaşmalı bir evlilik. Şevket Paşa'nın masada elini güçlendirmek için kurduğu, babanın da şirketi sağlama almayı hedeflediği bir anlaşma. Eğer mesele güç ve statüyse... Benim ailem de en az Timurlular kadar köklü ve güçlü bir aile. Ayrıca Zeynep seni benim kadar tanımıyor. Bizim evlilik görüşmesi dışında da bir süre arkadaşlığımız oldu."

Darga'nın gözlerindeki o sakin ifade anında silindi; yerini Uluçhanların o meşhur, kemik donduran soğukluğuna bıraktı. Masanın üzerinden Burcu'ya doğru hafifçe eğildi. Sesi bağırmıyordu ama her bir kelimesi hedefine kilitlenmiş bir mermi gibi ağırdı:

"Benim hayatıma kimin gireceğine, o masada kimin oturacağına ne cemiyetin dedikoduları karar verir ne de ailelerin kökleri Burcu. Bu evliliği yapıyorum çünkü istiyorum. Beni tanıma konusuna gelince... Senin tanıdığın Darga yirmi yaşında genç bir çocuktu. Beni tanısaydın anlaşmaların benim için yeterli bir motivasyon olmadığını bilirdin. Sence bu Darga'yı tanıyor musun?"

Burcu yutkundu. Karşısındaki adamın gözlerindeki o dipsiz karanlığa bakarken bu açık reddedişin ağırlığı altında ezildi.

Darga önüne çektiği evrak dosyasını Burcu'nun önüne doğru itti; sesi tavizsiz bir cerrah neşteri gibi keskin çıktı:

"Zeynep benim dünümü bilmeyebilir ama bugünümü de yarınımı da en çok o bilsin istiyorum. Şimdi yazılımların onay evraklarını imzala. İş konuşacaksan profesyonel kal, konuşamayacaksan bir sonraki toplantıya şirketinden başka bir vekil gönder."

Burcu'nun dudakları öfkeyle büzüldü, gözlerini kısıp hırsla fısıldadı:

"Kabasın."

Darga arkasına yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturup buz gibi bir tebessümle baktı:

"Ben kaba değilim ama küstahlığa da pek tahammülüm yok."

Burcu titreyen parmaklarıyla masadaki kalemi kaptı, teknik şartnamenin son sayfasına hınçla imzasını attı. Kalemi evrakların üzerine fırlatırcasına bıraktıktan sonra çantasını omzuna takıp hışımla ayağa kalktı.

Kapıya yönelmişti ki aniden durdu. İnce topuğunu hırsla mermere vurup gerisin geriye döndü; iki hızlı adımda masanın ardındaki Darga'nın tepesine dikildi. Masanın üzerinden uzanıp Darga'nın kravatını yakaladığı gibi öfkeyle kendine doğru çekti:

"Senin için yeteri kadar çekici değil miyim?"

Darga'nın gözlerindeki ışık bir anda buz kesti. Sol elini kaldırıp Burcu'nun bileğini demir bir kıskaç gibi yakaladı, canını yakacak bir sertlikle sıktı. Sesi bir fısıltı kadar derinden ama kemik titretecek kadar tehlikeli çıktı:

"Burcu... Bunu yapmamışsın gibi davranacağım."

Burcu geri adım atmak yerine kravatı biraz daha asıldı; tırnaklarını kumaşa geçirip fısıldadı:

"Yumuşak başlı, uslu bir adam olabilirdin..."

Darga kadının bileğini sert bir hamleyle büküp kendinden ileriye doğru itti. Sandalyeden doğrulurken yakasını ve kravatını tek bir soğukkanlı hareketle düzeltti. Aralarına bir adım mesafe koyup masanın etrafından dolandı. Ses tonundaki her hece artık resmi bir infaz fermanı gibiydi:

"Bir sonraki görüşmeyi ablan veya şirketinden bir vekil yapmayacaksa, sözleşmeleri hemen şimdi iptal edelim."

Burcu kollarını göğsünde kavuşturdu; dudaklarının kenarına zehirli, çirkin bir tebessüm yerleşti. Gözlerini kısarak Darga'ya dikti:

"Eğer sözleşmeleri iptal edersen... Beni bugün burada taciz ettiğini söylerim."

"Ama etmedim."

"Kadının beyanı esastır, diye bir şey duydun mu hiç?"

Darga'nın ifadesi taş kesildi. Odaya çöken sessizlikte yalnızca iki insanın birbirini tartan nefesleri duyuluyordu. Darga gözlerini kırpmadan kadının yüzünü süzdü; göz bebeklerinde en ufak bir korku ya da tereddüt kırıntısı yoktu. Yalnızca tehdidin rengini tartan, buz gibi bir hesaplaşma parıltısı vardı.

"Sen beni, bana iftira atmakla mı tehdit ediyorsun?"

Burcu dudaklarının kenarını zafer kazanmışçasına kıvırdı, gözlerindeki o küstah parıltıyla başını hafifçe yana eğdi:

"İftira mı? Bunun doğru olup olmadığını sadece ikimiz bilebiliriz, değil mi? Sinek küçüktür ama mide bulandırır Darga. Hele ki tam bir nişan arifesinde... Ne Paşa ne Sabri Bey namussuz bir damat istemezler heralde."

Darga gözlerini kısıp kadına baktı. Yüzündeki kasların tek bir milimi bile oynamamıştı; sadece gözleri, bir avcının hedefini tarttığı o ölümcül odaklanmayla karardı. Sesindeki sakinlik, bir fırtına öncesi sessizliği kadar ürkütücüydü:

"Yaklaş."

Burcu anlam veremedi, kaşlarını hafifçe çattı. Darga sağ elinin iki parmağıyla küçük, buyurgan bir hareket yaparak tekrarladı:

"Yaklaş... Yaklaş, çekinme."

Burcu tereddütle öne doğru tek bir adım attı. Lakin o adımı attığı an, ensesinden omuriliğine doğru inen buz gibi bir ürperti beline kadar yayıldı; Darga'nın yaydığı o saf otorite odayı anında dondurmuştu.

Darga başını hafifçe masanın solundaki konsola doğru çevirdi:

"Tam karşıda duran Fatih biblosunu görüyor musun?"

Burcu bakışlarını istemsizce işaret edilen noktaya, pirinç kaidenin üzerindeki bronz süvari heykeline çevirdi.

"Dikkatli bak," dedi Darga, adımlarını kadına doğru bir milim bile yaklaştırmadan. "O biblo var ya... Harika bir parça."

Ellerini kumaş pantolonunun ceplerine sokup sırtını dikleştirdi. Bakışlarındaki o buz gibi cerrah ifadesi yeniden yerine oturmuştu; sesi bir fısıltı kadar net, bir kurşun kadar ağırdı:

"İçinde yüksek kalite kayıt alan bir kamera var... Sen sormadan söyleyeyim, ses kaydı da alıyor."

Burcu'nun yüzündeki o kibirli tebessüm bir anda dondu; dudaklarındaki kan çekildi, yanakları kireç gibi bembeyaz oldu. Gururunun üzerine dökülen o buz gibi gerçek, boğazındaki tüm kelimeleri düğümledi.

Darga istifini bozmadan, gözlerindeki o alaycı ve ölümcül sakinlikle devam etti:

"Hadi... Git herkese seni taciz ettiğimi söyle. Bugün veya başka bir gün... Hiç fark etmez."

Ağır adımlarla deri çalışma koltuğuna geri yürüdü, tek bir telaş kırıntısı göstermeden yerine kuruldu. Önündeki evrakları düzeltirken bakışlarını Burcu'nun titreyen silüetine çevirdi; sesi bu kez tamamen duygudan arınmış, kurşun gibi ağırdı:

"Ha, bu arada... O kamerayı hackletmeyi falan düşünürsen, sen bu kapıdan çıkar çıkmaz o görüntünün on farklı kopyasının bulut sunucularına dağıtılmış olacağından adın gibi emin olabilirsin."

Burcu'nun tırnakları avuçlarının içine gömüldü. Darga'nın tek bir hamleyle kurduğu bu kusursuz kapan karşısında ne söyleyecek tek bir yalanı ne de sığınacak tek bir blöfü kalmıştı. Aşağılanmanın ve hezimetin getirdiği o zehirli hırsla arkasını döndü; topuk sesleri bu kez tehditkâr değil, kaçarcasına hızlı bir ritimle koridora döküldü.

Kapı kapandığı an odada sadece Darga'nın derin, yorgun nefesi kaldı. Koltuğunda hafifçe geriye yaslandı, kravatını parmak uçlarıyla gevşetip başını deri arkalığa bıraktı.

Gözlerini tam kapatmıştı ki ofisin kapısı art arda iki kez tıklatılıp hafifçe aralandı.

Darga gözlerini dahi açmadan, alışkanlıkla homurdandı:

"Söyle Mahmut..."

"Mahmut Bey izinli efendim," dedi kapıdaki genç asistanın çekingen, temkinli sesi.

Darga göz kapaklarını araladı, yorgun bakışlarını kapı eşiğinde bekleyen çocuğa çevirdi:

"Evet?"

"Suat Sabri Timurlu aradı efendim... Bugün için sizden bizzat randevu talep ediyorlar."

Darga, bir anda yay gibi gerildi; tek bir saniye dahi sektirmeden dimdik doğruldu. Şakaklarında zonklayan o yorgunluk hissi, yerini zihninde çakan kırmızı alarm sirenlerine bıraktı. Gözlerini kısarak asistana baktı:

"Oğlum siz gerizekalı mısınız?" dedi Darga, sesi fısıltıyla gürleme arasında gidip gelen olağanüstü bir ciddiyete bürünerek.

Sandalyeyi sertçe geriye itip anında ayağa fırladı. Çözdüğü kravatını aynaya bile bakmadan, mekanik bir kusursuzlukla yeniden boğazına kadar sıktı. Ceketinin yakalarını düzeltirken gözlerinden resmen kıvılcım çıkıyordu:

"Suat Sabri Timurlu benim ayağıma mı gelecek? Ülkenin Savaş Bakanı şirkete, makama mı çağrılır lan? Hemen bakanlığın özel kalemini ara. 'Darga Bey bu randevuyu kabul edemez, hadsizlik sayar; Sayın Bakanımız nerede, ne zaman emrederse kendisi bizzat huzuruna çıkacak' de!"

Asistan çocuğun gözleri fal taşı gibi açıldı, korkuyla yutkunup başını sersemce sallayarak elindeki tablete ve dahili hatta yeltendi:

"Hemen efendim, hemen soruyorum..."

Darga masanın üzerindeki telefonunu tek bir hamlede kapıp hızlı adımlarla kapıya yöneldi. Rehberden Mahmut'un adını bulup aramayı başlattı. Telefonu kulağına yapıştırırken dişlerinin arasından kendi kendine mırıldandı:

"Mamudo! İznine tüküreceğim, aç ulan telefonu..."

Ancak ahizeden o bilindik, mekanik ve son derece irite edici ses yükselince tüm sinirleri altüst oldu:

"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor..."

Darga telefonu ekrandan hırsla kapatıp cebine soktu, şakaklarını ovuşturdu. Burcu'nun ucuz şantajı, Büyükada'daki kanlı çatışma, hatta İsviçre'ye paketlenen Eliyas bile bu haberin yanında çocuk oyuncağı kalırdı.

Dün gece Şevket Paşa'nın kütüphanedeki öksürüğüyle hazır ol vaziyetine geçen Darga Uluçhan; şimdi doğrudan kızın öz babasının, elinin altında koca bir orduyu tutan güçlü bir bakanın radarına girmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.