Maslak Atatürk Oto Sanayi'nin arkasında, hurdalıkların ve paslı konteynerlerin bittiği kör noktada gece olağandışı bir ağırlıkla asılı duruyordu. Dışarıdan bakıldığında harabe bir lojistik ambarını andıran yüksek betonarme bina, aslında Eliyas Necefzade'nin servetini ve kibrini sakladığı kapalı bir kaleydi. Dört metrelik jiletli tellerin hemen ardında, siyah camlı güvenlik kulübesinin cılız sarı ışığı titriyordu.
Kuzey cephesindeki havalandırma kulesinin gölgesinde iki silüet belirdi. Davut ve ekibinin kıdemli teknisyeni Fevzi, üzerlerindeki mat siyah operasyon tulumları, yüzlerini saran balaklavaları ve sırtlarındaki hafif hücum çantalarıyla gecenin bir parçası gibiydi.
Davut bileğindeki ekrana dokundu. Siber timin ana arterden gönderdiği sinyal kesici devreye girmişti; güvenlik kulübesindeki monitörlerde kameralar canlı yayın akışını kesmeden, tam kırk saniye öncesinin boş, sessiz bahçe döngüsünü ekrana sabitledi.
"Sinyal sıfırlandı kardaş" diye fısıldadı telsizdeki boğuk ses. "Üç dakikanız var."
Fevzi, elindeki pilli kompakt plazma kesiciyi şaftın döküm demir ızgarasına dayadı. Kokusuz, kıvılcımsız mavi bir alev hattı metali tereyağı gibi kesti. Kesilen parça tek bir çıt bile çıkarmadan Davut'un eldivenli ellerinde kaldı.
Çantadan çıkardıkları basınçlı iki adet aerosol kapsülünü doğrudan havalandırma kanalının ana emiş borusuna yerleştirdiler. Valf çevrildiğinde boruların içinden derinden, ıslık gibi tiz bir tıslama yükseldi. Renksiz, tatsız ve kokusuz cerrahi anestezi gazı, merkezi klima sistemi üzerinden hangarın her bir hücresine, özellikle de güvenlik odasındaki havalandırma peteğine doğru boşaldı.
Alandaki güvenlik görevlileri bir bir uykuya teslim oldu. Güvenlik şefi garipliği fark etse de telefonuna eli gidemeden deri koltuğunda derin, ölümcül bir baygınlığa yuvarlandı.
Davut şafttan süzülüp kedi kıvraklığıyla hangarın zeminine indi. Botlarının altındaki kauçuk tabanlar cilalı gri epoksi zemine bastığında ortam bir müzenin münzevi havasına sahipti. Tavandan sarkan endüstriyel spotlar, içerideki onlarca lüks makineyi değil; sadece hangarın tam merkezinde, kırmızı kadife bir örtünün altında bekleyen o tek silüeti aydınlatmak için ayarlanmıştı.
Fevzi örtünün kenarını tuttu ve geriye doğru savurdu.
Kusursuz, alev kırmızısı gövdesiyle 1962 model Ferrari 250 GTO karşılarındaydı. Aracın kıvrımlı hatları, kaputunun üzerindeki üçgen hava girişleri ve burundaki sarı zeminli şahlanan at amblemi, otomotiv tarihinin en pahalı efsanelerinden biri olduğunu haykırıyordu. Bu canavarın her bir vidası milyon dolarlarla ölçülen bir sanat eseriydi.
"Vay be..." diye fısıldadı Fevzi istemsizce, yutkunarak. "Bunu havaya uçurmak günah gibi bir şey abiiiiii!"
"İçim ezildi ama" dedi Davut buz gibi bir sesle. "Zaman yok, başla."
Davut hemen güvenlik odasına yöneldi; baygın yatan sekiz adamın üzerindeki telsizleri, şahsi telefonları ve masadaki masaüstü kayıt cihazlarını tek bir çantaya doldurdu. Dış dünyayla iletişim tamamen kesilmişti.
O sırada Fevzi, cerrahi bir dikkatle aracın uzun kaputunun iki yanındaki deri emniyet kayışlarını çözdü. Kaputu hafifçe yukarı kaldırdığında devasa V12 motor bloğu loş ışıkta parıldadı. Cebinden çıkardığı özel alaşımlı pensle, yakıt deposundan karbüratöre giden yüksek basınçlı ana benzin hortumunu milimetrik bir kesikle yardı; sızan yakıtın kokusu anında motor bölmesine yayıldı.
Ardından sırt çantasından çıkardığı iki kalıp askeri sınıf C4 bloğunu motorun karter korumasının hemen altına, doğrudan şasi omurgasına yapıştırdı.
Sıra Darga'nın emrettiği o ölümcül detaydaydı: Manyetik mekanizma.
Fevzi, C4'ün ortasına yerleştirdiği manyetik fünyenin ince, esnek kablosunu hangarın devasa otomatik kepenginin motor dişlilerine bağladı. Kepengin üzerine ise küçük, optik bir fotosel sensör gizlendi.
Sistem kusursuz bir tuzaktı. Uzaktan kumandayla tetiklenmeyecekti; bir zaman sayacı geri saymayacaktı. Eliyas kontrole gelirse veya adamları sabah vardiya değişimi için geldiklerinde, otomatik kepengin düğmesine bastıkları an dev kapı raylar üzerinde yukarı kayacaktı. Güneşin ilk huzmeleri hangarın epoksi zeminine vurduğu, fotosel ışığı algıladığı anda kıvılcım çakacak; benzin buharıyla birleşen C4, efsaneyi saniyeler içinde yetmiş milyon dolarlık bir alev topuna çevirecekti.
Fevzi kaputu indirdi, deri kayışları orijinal intizamıyla geri bağladı. Yerde ne bir ayak izi, ne tek bir tel kırıntısı bırakılmıştı. Son kez bu kırmızı şeytanı sevgiyle okşadı.
Davut duvardaki saati kontrol etti; operasyon başlayalı tam beş dakika kırk saniye olmuştu.
"Düzenek aktif patron," dedi telsize fısıltıyla. "Kırmızı şeytan uykuda. Sabah kepenk kalktığında kıyamet kopacak."
İki gölge, geldikleri sessizlikle havalandırma şaftından tırmanıp çatının karanlığına karıştı. Hangarın içinde sadece cilalı kırmızı boyanın üzerinde yansıyan tavan lambaları ve kaputun altından hafif hafif zemine damlayan yakıtın o metalik tıpırtısı kaldı.
Mahmut özel hattan gelen şifreli operasyon teyidini Darga'ya henüz aktarmıştı ki delikanlının cebindeki kırmızı hat tok ve tiz bir titreşimle sarsıldı.
Ekranda Şevket Paşa'nın ismi yanıp sönüyordu. Darga ikinci çalışa bırakmadan telefonu kulağına dayadı:
"Uluçhan."
"Geçmiş olsun efendim," dedi Darga; sesi bir askerin komutanına tekmil vermesindeki o pürüzsüz disipline bürünmüştü.
Hattın diğer ucundaki ses her zamanki gibi mağrurdu ama derinden gelen kesik nefes alışverişleri o çelik iradenin ardındaki yorgunluğu ele veriyordu:
"Bu akşam yemeğe gelemeyeceğim Uluçhan... Bu baş belası doktorlar bu gece beni bırakmayacakmış."
Darga'nın kaşları anında çatıldı, gözleri müştemilatın camından ana binanın yanan sarı ışıklarına kaydı:
"Doktor mu? Mahmut zayiat yok demişti efendim."
"Zayiat yok zaten," diye homurdandı ihtiyar kurt, arka plandaki ritmik kalp monitörü sesini bastırmaya çalışarak. "Sadece bir iki kovan sıçradı, uyarı ateşiydi. Ama saldırıdan sonra kalp spazm geçirmişim, öyle zırvaladılar... Saçma sapan bir panik havası yaratmasınlar, kimseye tek kelime etme."
Darga göğsünde kabaran tedirginliği bastırmak için masanın kenarını sıktı:
"Anlaşıldı efendim. Hemen yanınıza—"
"Sus da dinle! Beni yorma dangalak. Şimdi sana şifreli bir dosya aktaracağım. Necefzadelerin üç yıldır gece gündüz peşinden koştukları bir altın madeni ihalesi var. O ihaleyi alamayacaklar Uluçhan... Anladın mı beni? O masayı kafalarına yıkacaksın."
Darga'nın gözbebeklerinde karanlık bir parıltı çaktı. Dudaklarının kenarı usulca kıvrıldı:
"Anlaşıldı efendim."
Şevket Paşa telefonu kapattığında Darga ahizeyi yavaşça indirdi. Yüzündeki kaslar gerildi. Bir tarafta Maslak'ta sabah güneşini bekleyen C4 düzeneği, diğer tarafta Necefzadelerin üç yıllık rüyasını yerle bir edecek bir devlet hamlesi...
Darga telefonu cebine koyup ana binaya doğru baktı. Mahmut ona birkaç saniye tanıdıktan sonra söze girdi:
"O zaman bu akşam Şevket Bey yok."
"Yok. Çedenem bu akşam ana evde yalnız olacak. Bir şeyler yapmak gerekir değil mi? Canı sıkılmasın."
"Patron akşam yemeğinden sonra..."
"Evde kalmam yasak, biliyorum. Ama kızcağız koca evde korumalarla yalnız mı kalsın? Bu gibi olağanüstü durumlarda kurallar esner değil mi Mamudo?"
Mahmut çaresizce başını iki yana salladı:
"Patron... 'Olağanüstü durum' dediğiniz şey Şevket Paşa'nın hastanede olması. Eğer paşa bunu bir duyarsa, valla Necefzade'yi bırakır ikimizi de müştemilatın bahçesine canlı canlı gömer."
"Paşa şu an hastane odasındaki hemşireleri azarlamakla meşgul canikom, beni arayacak hali mi var?"
Darga ceketini askılığa savurdu; az önceki o buz gibi operasyonel hava dağılmış, yerine yine o sınır tanımaz, pervasız genç adam gelmişti.
Müştemilatta hızlı bir duş aldı. Çok özenilmiş görünmemeye dikkat ederek düz siyah bir tişört ile koyu gri bir eşofmanı üzerine geçirdi. Saçlarını havluyla gelişiüzel karıştırıp hiç vakit kaybetmeden ana evin yolunu tuttu.
Fakat ana kapıdaki hesap çarşıya uymadı. Akşam yemeği saati çoktan geçtiği için kapıdaki izbandut gibi iki koruma Darga'nın geçişine izin vermedi. Şevket Paşa ortalıkta yokken, sabah Darga'nın otoritesine sorgusuz baş eğen o adamlar şimdi Paşa'nın koyduğu "akşam yasağı" kuralını harfiyen uyguluyor; delikanlının yüzüne bile bakmıyorlardı. Bu katı, tavizsiz bir Timurlu disipliniydi.
Darga olay çıkarmadı; kapıdakilere hafifçe sırıtıp arkasını döndü. Sessiz adımlarla verandadan inip karanlık arka bahçeyi dolandı. Çam ağaçlarının gölgesine sinerek devriye atan nöbetçilerin açık vermesini bekledi.
Dışarıda Darga içeri sızmak için fırsat kollarken, salonun loşluğunda Zeynep'in kucağındaki telefon yabancı bir titreşimle sarsıldı. Ekrana düşen bildirim kayıtsız, adsız bir numaraya aitti. Zeynep ekrandaki rakam dizisini gördüğü an parmak uçları buz kesti; soluğu boğazında düğümlendi. Uzun süredir ilaçlarla, terapilerle ve zihninin en dibine gömdüğü duvarlarla bastırdığı o eski panik krizleri, kapıyı tekmeleyen bir hayalet gibi yeniden canlandı.
Telefonu tutan elleri zangır zangır titriyordu. Titreyen parmağı güçlükle ekrana dokundu. Mesaj kutusunda küçük bir önizleme karesi açıldı.
Eliyas'ın yüzü.
Bir video.
Zeynep videoyu hemen başlatamadı; gözlerine hücum eden sıcak yaşlar görüşünü bir anda buğulandırdı. Şakaklarında atan nabzı kulaklarında top gibi patlıyor, göğüs kafesi mengenede sıkışıyormuş gibi daralıyordu. Çaresizce oynat tuşuna bastı.
Ekranda beliren Eliyas yüzüne sıcak bir gülümseme yerleştirmişti. Sesi o kadar yumuşak, o kadar manipülatifti ki, Zeynep'in omuriliğinden aşağı kaynar sular döküldü:
"Merhaba Zeynep... Arasam açmazdın, biliyorum. Ama umarım bu videoyu sonuna kadar izlersin. Ben çok özür dilerim. İnan bana çok pişmanım... Yaşadığımız onca güzel yılı, paylaştığımız o temiz hatıraları düşündükçe kendi aptallığıma yanıyorum. Bir süredir tedavi görüyorum; doktorların dediklerini harfiyen yapıyorum, ilaçlarımı da aksatmadan kullanıyorum. Eskisi gibi olmasak bile... Aramızda tekrar bir ilişki başlamasa bile sadece seninle iki kelime konuşabilirsek çok sevinirim. Böylece iyileşebilirim... İyileşebiliriz."
Video bitip de ekran karardığında Zeynep ne düşüneceğini, nereye tutunacağını bilemez haldeydi. Tüm bedeni taş kesilmişti; beyni mantıklı hiçbir komut üretemiyor, kasları komut almıyordu. Ciğerlerine sıkışıp kalan nefes bir türlü dışarı çıkamıyor, göğsünü içeriden parçalıyordu. Yanakları önce krizin ateşiyle alev alev yandı, ardından rengi kül gibi solup simsiyah kesildi. Salonun duvarları üzerine devriliyor gibiydi; etrafındaki her nesne puslu, soğuk bir karanlığa gömüldü.
Tam o esnada, dışarıda vardiya değişiminin getirdiği o iki dakikalık rehaveti yakalayan Darga, bir gölge gibi süzülüp kilitlenmemiş mutfak kapısının kolunu indirdi ve kendini sessizce içeri attı.
Akşam yemeği sofrasına tek bir çatal dahi vurulmamıştı; tabaklar, gümüş servisler masanın üstünde öylece soğumaya terk edilmişti. Salondan sızan boğuk televizyon sesini takip etti. Zeminde çıt bile çıkarmayan temkinli adımlarla koridordan içeri süzüldü.
Ekranda anlamsız görüntüler akıp gidiyordu ama Zeynep izlemiyordu. Geniş L koltuğun bir köşesine büzülmüş, dizlerini karnına kadar çekmişti. Kucağında tuttuğu telefonun kapkara ekranına, sanki orada kendisini yutmaya hazırlanan bir uçurum varmış gibi bomboş gözlerle kilitlenmişti. Omuzları çökmüş, o gururlu ve güçlü kadın zırhı tamamen parçalanmıştı.
Darga aralarındaki mesafeyi adımlarken havayı ürkütmekten korkar gibi yavaşladı. Bir adım ötesinde durup sesini fısıltı seviyesine indirdi:
"Zeynep?"
Fısıltısı ne kadar yumuşak olsa da Zeynep olduğu yerde sıçradı. Başını ağır ağır kaldırdı; gözlerindeki o dipsiz kuyuya vuran yabancı, travmatik ışıltıyı bastırmaya çalışarak adeta bir refleksle, ruhsuz bir ses tonuyla konuştu:
"Akşam yemeğinden sonra ana evde olmanız yasak."
Darga kadının çekmeye çalıştığı o görünmez tel örgülere aldırmadan koltuğun ucuna usulca ilişti. Siyah tişörtünün kollarını hafifçe sıvazlarken sesi son derece şefkatliydi:
"Biliyorum... Çok da kalmayacağım zaten. Ama iyi misin?"
Zeynep delikanlının yüzünü birkaç saniye boyunca süzdü. Gözlerinde zerre duygu ele vermemek için çırpınan o donuk perde hâlâ yerli yerindeydi.
Darga gözlerini kaçırmadan araya girdi:
"Değilsin."
Zeynep derin, titrek bir soluk alıp çenesini dikleştirdi. Kırılganlığını örtmek için her zamanki o gururlu siperine sığındı:
"Sana neden sürekli hayır diyorum, biliyor musun?"
Darga dikkatle baktı; yüzündeki o bildik alaycı zırh tamamen eriyip gitmişti:
"Bir fikrim var... Ama senden duymayı tercih ederim."
"Eliyas'la ben çocukluktan beri beraberdik," dedi Zeynep; sesi cam kırıklarının üzerinde yürür gibi pürüzlü ve kısıktı. "Büyürken de her şeyi beraber yaptık." Göğsü sıkışarak titrek bir nefes daha çekti. "Resmî olarak nişanımız henüz duyurulmamıştı belki ama 'çocukluk aşkından evliliğe' diye herkesin dilindeydik. Bütün ailem, çevremiz, hayatımız buna göre kurgulanmıştı."
Gözlerini televizyonun titrek maviliğinden çekip doğrudan Darga'nın gözbebeklerine çiviledi; sesindeki kırgınlık ilk kez bu kadar korumasızdı:
"Ama ne oldu biliyor musun? Eliyas bana o bıçağı saplarken tek bir saniye bile tereddüt etmedi."
Göz pınarlarında biriken yaşlar kirpiklerini ağırlaştırdı. Dişlerini birbirine bastırıp sesindeki titremeyi zapt etmeye çalışarak devam etti:
"Sevgi bu kadar kolay nefrete dönüşebilen bir şeyse eğer... Bana olan ilgin günün birinde nefrete döndüğünde karşı karşıya kalacağım fırtınadan sağ çıkamayabilirim."
Darga'nın kaşları istemsizce çatıldı. Göğsünün ortasına ağır bir kurşun yemiş gibi sarsılsa da yüzündeki sertliğin aksine, dudaklarından dökülen ses kadife kadar yumuşak, bir o kadar da tavizsizdi:
"Ben Eliyas değilim."
Aralarındaki boşluğu eriterek Zeynep'e doğru bir parça daha yaklaştı. Elini kaldırdı; tenine dokunup onu ürkütmekten çekinircesine bir an havada tuttu, ardından koltuğun kumaşına, kadının büzülen dizinin hemen yanına sabitledi. Sesi taş gibi ağır bir hakikati fısıldıyordu:
"Sevgi de öyle nefrete dönüşebilen bir şey değil... Birini gerçekten seviyorsan, canın yansa da ondan nefret etmeye gönlün el vermez. Senin nefrete dönüştüğünü düşündüğün o şey var ya; sevgi falan değil. Bencillik, saf mülkiyet arzusu, hazımsız bir hırs. O bende yok. Günün birinde beni istemezsen... İstemiyorsundur. Hepsi bu."
Aralarındaki o boğucu gerilim bir anlığına asılı kaldı. Darga kadının harelerindeki o derin kırılmayı gördü; hüznün kızıllaştırdığı göz kapaklarının ardındaki ağırlığı dağıtmak istercesine duraksadı. Yüzündeki ciddiyet usulca dağıldı; dudaklarının kenarında o pervasız ve muzip ışıltı yeniden parıldadı:
"Tabii sen beni istersin değil mi?"
Gövdesini geriye doğru verip koltuğun sırtlığına yaslandı. Kollarını iki yana açıp kendini işaret etti:
"Bak şöyle bir alıcı gözle... On numara, beş yıldız. Limited edition. Jelatini birazcık açılmış ama hasar kaydı kesinlikle yok. Hem sonra... Çoğaltabiliyorsun da."
Zeynep'in göğsünde düğümlenen o kaskatı hava bir anda dağıldı. Gözyaşlarının arasından kopup gelen içten, gür bir kahkaha salondaki loş sessizliği doldurdu.
Darga hemen işaret parmağını dudaklarına götürüp telaşla gözlerini büyüttü:
"Aman diyeyim, fazla yüksek sesle gülme! Eve kaçak girdim."
Usulca ayağa kalktı; tişörtünün yakasını düzeltip mutfak kapısına doğru bir adım attı. Omzunun üzerinden Zeynep'e göz kırparak fısıldadı:
"Korumalar duyarsa ilk iş Şevket Bey'e gambazlarlar beni. Bayrak direğinde sallandırırlar artık..."
Etrafı şöyle bir kolacan ettikten sonra Zeynep'e kaçamak bir göz kırptı.
"İyi geceler çedenem."