İçeriğe geç

DARGA

Bölüm 18 · 9 dk okuma

DARGA

Bölüm 18

Bölüm 18: Su Samurları

Darga, Zeynep’i bir süre süzdü. Genç kadının duruşundaki o bildik, tetikte bekleyen savunmacı kaskatılığın çözüldüğünü; omuzlarının hafifçe düştüğünü fark edince içine serin bir nefes doldu. Göğsündeki o iki günlük sıkışma hissi yerini ılık, pervasız bir rahatlamaya bıraktı.

Zeynep eşikte bir milim bile kımıldamadan, hafifçe çenesini kaldırıp bahçeyi işaret etti:

“Müştemilat öbür tarafta Darga Bey. Yanlış geldiniz sanırım.”

Darga, kadının mesafeli ses tonuna inat gözlerinde muzip bir pırıltıyla bir adım yaklaştı:

“Kahvaltı için bana ne hazırladın?” Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Eşine mükellef bir Türk kahvaltısı hazırlayan kadınara zaafım var. Bir kenara not al; ileride beni mutlu etmek istersen kullanırsın.”

Zeynep’in hemen yanından mutfağın geniş mermer holüne süzülürken tenine değmemek için dikkatli bir kıvraklıkla eğildi; fakat o dar eşikten geçerken genzini dolduran o çok iyi bildiği yasemin ve paçuli kokusunu ciğerlerine kadar çekmeyi de ihmal etmedi.

Zeynep arkasını dönüp mutfak adasına doğru ilerlerken dudak kıvrımına belli belirsiz bir tebessüm oturdu:

“Kalacağınız yerde mutfak var.”

Darga sabır diler gibi gözlerini tavana dikti. Ardından mutfağın efendisi gibi tezgâhın altındaki mat lake kapakları tek tek açıp kapadı; nihayet aradığı ağır döküm tavayı bulup kulbundan kavradı:

“Buradaki mutfağın manzarası daha güzel.” Tavayı ocağın demir ızgarasına tok bir sesle bıraktıktan sonra gövdesini çevirip kendinden emin, kadife bir tonda sordu: “Hem sen hâlâ yorulmadın mı?”

“Neyden?”

“Aramızdaki bu çekimi inatla inkâr etmekten.”

Zeynep bir an duraksadı. Kirpikleri hafifçe kırpıştı:

“Yoruldum.”

Darga’nın dudaklarındaki tebessüm bir anda genişledi. Gözbebekleri parlayarak hızla ona doğru döndü:

“Aramızdaki çekimi kabul ediyorsun yani?”

Zeynep başını iki yana sallarken yüzündeki o ciddi perdeyi yeniden çekmeye çalıştı. Elindeki porselen kupayı mermer tezgâha bıraktı; kollarını göğsünde kavuşturup kalçasını tezgâhın kenarına dayadı. Bakışları Darga’nın yüzünde takılı kalmıştı. Delikanlının şakağına düşen dağınık tutamlar, tıraşının altından parlayan yorgun gölgeler ve iki gündür uykusuz kaldığını ele veren gözaltı morlukları dikkatinden kaçmamıştı. Şakacı tonunu bir kenara bıraktı, sesi odayı saran sabah sessizliğine fısıltı gibi indi:

“Dedem seninle neden görüştü? Dışarıda ne oluyor?

Darga çekmeceden kaptığı tahta spatulayı tavanın boş zemininde gezdirirken elinin hareketi milimetrik bir an dondu. Yüzündeki o umursamaz, alaycı zırh bir anlığına çatlar gibi oldu; ama kadının gözlerindeki endişeyi büyütmemek için anında toparlandı. Başını kaldırmadan, omuz silkerek mırıldandı:

“Dışarıda her zamanki gürültü patırtı var... Biz sadece dedenle vaktimizi daha kaliteli geçirmeye karar verdik.”

“Bana yalan söyleme,” dedi Zeynep. Çıplak ayaklarıyla ahşap zeminde yarım adım attı; sesindeki şefkat yerini ince bir bıçak sırtına bıraktı: “O nerede?”

Darga spatulayı tezgâha bıraktı. Mutfaktaki tüm mesafe bir anda eridi. Ağır, ölçülü adımlarla kadının burnunun dibine kadar geldi; aralarında tek bir nefeslik pay bırakıp gözlerini doğrudan Zeynep’in harelerine kilitledi:

“Eliyas cehennemin dibinde. Ama ben buradayım. Yanındayım... Bence tamamen bana odaklanmalıyız.”

Zeynep dudaklarını aralayıp itiraz etmeye yeltenmişti ki Darga’nın lacivert ceketinin sol iç cebi tok, sert bir titreşimle sarsıldı.

O küçük titreşim, mutfaktaki bütün havayı emip götürdü. İkisinin de bakışları anında delikanlının göğsüne kilitlendi; odadaki o flörtöz sıcaklık yerini buz gibi bir gerilime bıraktı.

Darga istifini bozmadan elini ceketinin içine soktu, telefonu çıkardı. Ekrana düşen satırları okurken göz kapakları hafifçe kısıldı, çene kasları bir saniyeliğine taş kesti; fakat başını ekrandan kaldırıp Zeynep’e baktığında yüzündeki o arsız maskeyi çoktan geri kuşanmıştı. Cihazın ekranını ters çevirip mermere bıraktı:

“Sence nişanı ne zaman yaparız?”

Zeynep sabrının son kertesinde başını iki yana salladı:

“Mesaj kimden? Eliyas’la mı alakalı?”

Darga pişkin bir kayıtsızlıkla dudak büktü:

“Yoo... Banka reklamı.”

Zeynep kollarını göğsünde daha sıkı bağladı, başını hafifçe yana eğip onu baştan ayağa süzdü. Sabah güneşinin aydınlattığı gözlerinde zerre inanmadığını bas bas bağıran o keskin şüphe vardı:

“Banka reklamı, öyle mi?”

Darga telefonu tezgahtan aldı. Cihazı göğüs hizasına kadar kaldırıp fısıltıya benzer muzip bir derinlikle konuştu:

“Çok mu merak ettin? Eğer sevgilim olmayı kabul edersen, telefonumu dilediğin gibi inceleyebilirsin.” Aralarındaki o son santimleri de eritip kadının üzerine doğru eğildi. Ses tonu bir fısıltıydı ama mutfaktaki her bir nesneyi titretecek bir cüret taşıyordu. Telefonu Zeynep’e doğru uzattı: “Ne dersin, incelemek ister misin?”

Zeynep sırtını hafifçe geriye verdi; gözlerini delikanlının gözlerinden bir milim bile ayırmadı. Aralarındaki görünmez gerilim hattı çıtırdıyordu:

“Hayır, incelemeyeceğim.”

“Hadi ama, çekinme. İncelemen bitince nişan tarihi seçebiliriz.”

Zeynep başını iki yana salladı, dudaklarını birbirine bastırdı:

“İstemiyorum. Bakmayacağım.”

Darga ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı, geri çekildi:

“Neyse ne çedenem... Artık bana yarın kahvaltı hazırlarsın, değil mi?”

Uzun, heybetli silüetiyle mutfak kapısına doğru yöneldi. Eşikten geçerken başını omzunun üstünden geriye çevirip göz kırptı:

“Yumurtamı sucuklu severim.”

Zeynep gözlerini devirip başını öne eğdi. Darga holden tam çıkmıştı ki adımları durdu; hızla geri dönüp kapı pervazına yaslandı:

“Artık beni seviyor musun?”

Zeynep’in dudaklarından istemsizce dökülen neşeli bir kıkırtı mutfağı doldurdu:

“Hayır.”

Darga zerre bozulmadı. Gerisin geriye hole süzülürken alaycı sesi koridorda çınladı:

“Yarın tekrar sorarım!”

Ana binanın ağır ahşap kapısından dışarı adımını attığı an, Darga’nın yüzündeki o haylaz çocuk silinip gitti. Bütün hatları kurşun gibi dondu; damarlarındaki kan iki kat daha hızlı akmaya başladı. Cebindeki telefonun ağırlığı bir el bombası gibi bacağına çarpıyordu. Geniş adımlarla çakıl taşlarını eze eze bahçenin arka tarafındaki müştemilata doğru yürüdü. Zihninde binbir türlü çatışma senaryosu dönüyordu.

Müştemilatın kapısını hızla açıp içeri girdi. Ortadaki geniş masada açık duran iki dizüstü bilgisayarın arasında Mahmut volta atıyordu; adamın yüzü gerginlikten simsiyah kesilmişti.

“Neler oluyor Mahmut?”

Mahmut panikle başını kaldırdı, gözlerindeki telaş gizlenemeyecek kadar açıktı:

“Şevket Bey’in aracı Riva sapağındaki viyadüğün altından geçerken taranmış patron,” dedi telaşla.

“İki araçla çapraz ateşe almışlar. Doğrudan öldürmeye değil, aracı durdurup korkutmaya yönelik bir hamle gibi. Zayiat yok, Şevket Bey iyi. Güvenli başka bir intikal noktasına çekilmiş.”

Darga üzerindeki lacivert ceketi hırsla sıyırıp deri koltuğun üzerine fırlattı. Gömleğinin kollarını dirseklerine doğru katlarken gözbebekleri alev alev parlıyordu:

“Şevket Paşa’ya kurşun sıkacak kadar zıvanadan çıkmış bu it...” Masanın üzerindeki Glock’u kavradı; şarjörü sert bir hareketle yuvasına oturtup mekanizmayı kurdu. “Ekibi hazırla, çıkıyoruz.”

“Çıkamayız patron,” dedi Mahmut hemen önüne dikilerek. “Şevket Bey önümüzdeki on iki saat boyunca evden çıkış yasağı getirdi. ‘Ortalığı velveleye vermeyin, sadece evin etrafındaki güvenliği artırın’ dedi.”

Darga çenesini sıktı, derin bir nefes koyverip odanın içinde hızlı adımlarla bir tur attı:

“O zaman evi merkeze alarak bir kilometre çapında bir güvenlik çemberi oluşturun. Doğrudan buraya saldıracağını sanmıyorum; it herif aklınca gözdağı veriyor.”

Mahmut tereddütle sordu: “Önce Kazakistan ihalesi, şimdi Şevket Bey... Karşılık verecek misiniz patron?”

Darga durdu. Odanın loş ışığında yüzüne tehlikeli, karanlık bir gülümseme yayıldı:

“Eliyas’ın çok sevdiği bir arabası varmış... 1962 model bir Ferrari 250 GTO. O artık yok. Anlaştık mı?”

Mahmut’un gözleri fal taşı gibi açıldı:

“Patron... O araçtan dünyada sadece 39 tane var!”

“Bu akşamdan itibaren 38 tane kalacak.”

Mahmut elini sakalına götürüp çaresizce sıvazladı; sesi neredeyse bir yakarışa dönüştü:

“Bu hayatımda aldığım en ağır emir olabilir patron... Ah canım Ferrari! Şey patron... Bu adamın devasa bir koleksiyonu var ya hani. Bu efsane yerine... Ne bileyim...”

Darga gözlerini kısıp sağ koluna dik dik baktı. Mahmut ise umutla şansını denemeye devam etti:

“Hani daha alt segment... Ne bileyim, piyasada daha çok bulunan bir aracı mı havaya uçursak? Emrinizi sorguladığımdan değil de araba bir sanat eseri patron...”

Darga dudağının kenarıyla güldü, tek kaşını kaldırıp sesini bir bıçak kadar keskinleştirdi:

“Mahmut!”

Mahmut hemen esas duruşa geçti:

“Anlaşıldı patron.”

“İz bırakmayın. Bunu bizim yaptığımızı sadece Eliyas bilsin yeter.”

Darga ellerini masanın iki ucuna dayadı. Bakışları haritanın üzerindeki Maslak hattına çakıldı; sesi bir infaz emri verir gibi pürüzsüz ve derindi:

“Resmî kayıtlarda Necefzadelerin adı geçmeyecek. O deponun tapusu bir tabela şirketinin üstünde, içerideki araçlar da gümrük kaçakçılığı kisvesiyle tutuluyor. Yani polis gelip yangın raporu tutsa bile Mirza gidip şikâyetçi olamaz. Biz vurduğumuzla kalacağız, onlar yandıklarıyla.”

Mahmut telsiz masasının üzerindeki tableti Darga’nın önüne sürdü. Ekranda Maslak Atatürk Oto Sanayi’nin arkasında, yüksek beton duvarlar ve jiletli tellerle çevrili hangarın krokisi açıldı.

“Plan basit patron,” dedi Mahmut, parmağıyla hangarın arka cephesini işaret ederek. “Depoda vardiyalı sekiz sivil güvenlik var. Girişteki bariyer ve ana kapı zırhlı; orayı patlatarak girersek tüm sanayi ayağa kalkar, devriyeler beş dakikada biter.”

Darga başını kaldırmadan ekranı süzdü:

“Gürültü yok Mahmut. Hangarın havalandırma şaftı ne tarafta?”

“Kuzey cephesinde, eski hurdalığa bakan kör noktada. Çocuklar iki kişilik timle içeri sızacak. Önce elektrik panosunu değil, doğrudan sinyal jeneratörünü felç edecekler. Kameralar donduğu an içeri bayıltıcı basacağız; hamamın intikamı gibi olsun. Güvenliktekiler uyandığında sadece duman soluyacaklar.”

Darga’nın dudaklarında ince, acımasız bir kıvrım belirdi:

“Çocuklar araçlara dokunmayacak. Diğerlerine tek bir kurşun bile sıkılmasın. Sadece o kırmızı şeytanın kaputunu açsınlar... Yakıt hattını motora bağlayan hortumu kessinler. İki kalıp C4′ü motor bloğunun altına yerleştirsinler. Zaman ayarlı fünye kullanmayın. Aracı uzaktan biz patlatmayacağız. Daha güzel bir fikrim var”

Mahmut yutkundu, gözleri fal taşı gibi açıldı:

“Nasıl yani patron?”

“Depodaki güvenliklerin telefonlarını alıp çıkacaklar. Eliyas durumu sabah vardiyası değiştiğinde öğrenecek. İlk yapacağı şey panikle oraya gitmek ya da adamlarına arabayı kontrol ettirmek olacak. Kontak çevrildiği an değil... Deponun otomatik kepengi dışarıdan açıldığı an devreye giren bir manyetik düzenek kurun. Güneş ışığı içeri vurduğu anda o efsane metal yığını havaya uçacak.”

Darga dikleşti, gömleğinin yakasını gevşetti:

“Ona öyle bir ders vereceğiz ki Mahmut... Bir daha kurşun sıkarken kurşunun nereye döneceğini hesaplamak zorunda kalacak. Şimdi Davut’u ara, ekibi çıkarsın. İki saate o deponun sinyali kesilmiş olsun.”

Mahmut tableti kapatırken derin bir iç çekti, yüzünde hâlâ o eşsiz arabaya acıyan bir ifade vardı:

“Amanın gül gibi 250 GTO...”

Darga ana binanın ağır meşe kapısını itip içeri girdiğinde, evin içindeki dingin hava dışarıdaki barut kokusuyla tam bir tezat oluşturuyordu. Geniş, yüksek tavanlı salonun ortasındaki masif ahşap masaya doğru adımlarını yöneltti.

Zeynep masanın başına kurulmuş, dizüstü bilgisayarının mavi ışığına odaklanmıştı. İnce çerçeveli dinlendirici gözlüğü burnunun ucuna düşmüş, saçlarını gelişigüzel tepesinde toplamıştı. Önündeki çeyrek dönem finansal tabloları, ihracat sevkiyat raporları ve tedarik zinciri analizleri arasında adeta kaybolmuştu. Dışarıdaki pusudan, az önce Eliyas’ın en kıymetli oyuncağı için verilen imha emrinden bihaber; tüm dikkatini yönettiği gıda devinin kriz masasına gömmüştü.

Darga bir elinde kendi koyu gri dizüstü bilgisayarı, diğer elinde mutfaktan özenle hazırladığı porselen meyve tabağıyla salona süzüldü. Soyulmuş elma dilimleri, ayıklanmış nar taneleri ve yeşil üzümler tabakta şaşırtıcı bir intizamla dizilmişti.

Ayak seslerini işiten Zeynep başını ekrandan kaldırmadı ama gözlüğünün üzerinden gelen kişiyi süzdü.

Darga hiçbir şey söylemeden masaya yaklaştı. Bilgisayarını masanın ucuna bıraktı, ardından porselen tabağı Zeynep’in klavyesinin hemen yanına, evrakların üzerine gelmeyecek şekilde nazikçe uzattı.

Zeynep’in bakışları tabağa, sonra da karşısında ceketini çıkarmış, kolları dirseklerine kadar sıvalı gömleğiyle alabildiğine rahat dikilen adama kaydı.

Darga boşta kalan elini cebine sokup tabağı çenesiyle işaret etti; sesi son derece ciddi, bir ansiklopediden en can alıcı gerçeği paylaşırcasına pürüzsüzdü:

“Biliyor musun... Su samurları uyurken akıntıda sürüklenip birbirinden ayrılmamak için el ele tutuşurmuş.”

Cümlesini bitirip tabağı ahşap zemine hafif bir tıkırtıyla bıraktı.

Zeynep elindeki dolma kalemi yavaşça raporların kenarına koydu. Başını hafifçe geriye atıp tek kaşını kaldırdı:

“Yani?”

Darga çaprazındaki sandalyelerden birini çekip tek omzunu umursamazca yukarı kaldırdı:

“Öyle işte.”

Gözlerini Zeynep’in gözlerine dikip masanın ucuna kurulurken dudaklarında o bildik, arsız kıvrım yeniden belirdi. Zeynep başını hafifçe sağa doğru eğdi:

“Su samurları ne alaka şimdi?”

Darga dizüstü bilgisayarının kapağını tek parmağıyla kaldırdı, bacak bacak üstüne atıp arkasına yaslandı:

“Seninle güzel bir bilgi paylaştım.”

Zeynep önündeki porselen tabağa uzandı; küçük gümüş çatalla bir elma dilimi alıp ağzına atarken tek kaşını kaldırdı:

“Ve?”

“Diyorum ki, akıntıya kapılıp gitmekten korkuyorsan, elimin nerede olduğunu biliyorsun.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.