Şafak, Maslak sırtlarını kurşuni bir kızıllıkla biçerken sanayinin dar sokakları henüz uyanmamıştı. Hurdalıkların bittiği o kör çıkmazda, çelik jiletli tellerin ardındaki devasa beton hangar, gece boyu süren sağır edici bir sessizliğe gömülüydü. Siyah camlı güvenlik kulübesinde hayat belirtisi yoktu; içerideki sekiz koruma, saatler önce ciğerlerine dolan bayıltıcı gazın pençesinde derin, ölü gibi bir uykudaydı.
Sokağın başından siyah bir Range Rover süzüldü. Eliyas Necefzade'nin sağ kolu Behram, direksiyonu kırıp aracı doğrudan hangarın paslı demir kapısının önüne kırdı. Yüzünde bütün gece boyunca güvenlik amirine ulaşamamanın getirdiği asabi bir gerginlik vardı. Dişlerini sıkarak arabadan indi, arkasından inen iki silahlı adamına başıyla kulübeyi işaret etti:
"Ahmak herifler hepsi sızdı kaldı herhalde... Açın şu kapıyı."
Adamlar kulübenin camını tıklattı, ses gelmeyince Behram küfrü basıp hangarın zırhlı ana girişine yöneldi. Cebinden manyetik kumandayı çıkardı. "Geri zekalılar... Eliyas duyarsa derinizi yüzer," diye homurdanırken panodaki anahtarı çevirdi ve otomatik kepengin kalın kırmızı butonuna bastı.
Endüstriyel motor tiz bir vızıltıyla dişlileri kavradı. Tonlarca ağırlıktaki oluklu çelik kepenk, rayların üzerinde ağır ağır, metalik bir iniltiyle yukarı kaymaya başladı.
Zeminde önce incecik bir boşluk açıldı. Maslak sırtlarından yeni doğan sabah güneşinin ilk keskin, sarı huzmeleri, hangarın cilalı gri epoksi zeminini bir bıçak gibi yararak içeri süzüldü. Işık dalgası, kepengin hemen ardındaki fotosel sensörünün küçük cam merceğine temas ettiği an, görünmez bir kıvılcım devasa C4 kalıbını tetikledi.
Zaman bir saniyeliğine durdu.
Hemen ardından yer yarıldı.
Hangarın içinden yükselen sağır edici, bas bir gümleme sabahın pusunu paramparça etti. V12 motor bloğunun altına sıkıştırılmış iki kalıp askeri C4, yarılmış ana benzin hattından göllenmiş yakıt buharıyla birleştiğinde ortaya çıkan basınç dalgası çelik kepengi bir kâğıt gibi dışarı doğru fırlattı. Behram ve iki adamı metrelerce geriye, zırhlı aracın kaputuna savrulup beton zemine çakıldı.
İçeride, o alev kırmızısı 1962 model Ferrari 250 GTO, yetmiş milyon dolarlık o paha biçilemez efsane, göz açıp kapayıncaya kadar devasa bir alev burgacının içinde eridi. Karbon, benzin ve yarım asırlık İtalyan çeliği göğe doğru yükselen siyah, zehirli bir mantar bulutuna dönüştü. Hangarın çatısındaki cam paneller sanayi sokaklarına tuzla buz olup yağarken, Maslak alevlerin gölgesinde yankılanan yangın alarmlarıyla ayağa kalktı.
Yarım saat sonra, korunaklı arazinin arka bahçesinde bambaşka bir dünyanın sessizliği hâkimdi.
Müştemilatın ahşap verandasında, taze demlenmiş sade kahvenin dumanı sabahın serin havasına karışıyordu. Darga, siyah tişörtünün yakasını hafifçe aralamış, tek ayağını korkuluğun kenarına dayamış halde fincanı dudaklarına götürüyordu. Gözlerinde geceden kalma yorgunluktan eser yoktu; aksine dingin, zehir gibi bir berraklık vardı.
Çakıl taşlarının hırsla ezildiğini haber veren hızlı ayak sesleri bahçeyi yardı.
Mahmut, elinde ekranı açık tuttuğu tabletle nefes nefese verandaya fırladı. Heyecandan ve şaşkınlıktan dili damağına yapışmıştı. Merdivenleri ikişer ikişer çıkıp tableti Darga'nın gözünün hizasına kadar kaldırdı:
"Patron! Vallahi gitti... Uçtu patron!"
Ekranda canlı yayın yapan bir haber kanalı açıktı. Alt yazıda kırmızı bantla tek bir cümle geçiyordu:
SON DAKİKA: MASLAK SANAYİDE BÜYÜK PATLAMA – LÜKS ARAÇ HANGARI ALEVLER İÇİNDE
Kameranın kadrajında, hangardan gökyüzüne uzanan simsiyah duman bulutu ve itfaiye araçlarının çaresizce köpük sıktığı alev topu görünüyordu. Arka planda enkaza dönmüş metal yığınından geriye sadece erimiş, kararmış bir şasi kalmıştı.
Mahmut sakalını sıvazlarken gözlerini ekrandan alamadı; sesi hem dehşet hem de bastıramadığı bir hayranlıkla kısıldı:
"Düzenek tek bir milim şaşmadı patron. Kepenk açıldığı an güneş ışığıyla içeriyi yerle bir etmiş. Dünyada sadece 39 tane vardı patron... 39!"
Darga kahvesinden ağır bir yudum aldı. Gözleri televizyondaki alevlerin görüntüsünde birkaç saniye oyalandı. Yüzündeki tek bir kas bile oynamadı, göz kapakları dahi titremedi. Fincanı verandadaki küçük masaya usulca bırakırken dudaklarının kenarından buz gibi, tek bir cümle döküldü:
"38 kaldı."
Eliyas, gözlerden uzak bir sanayi iskelesinin bodrumuna gizlenmiş metruk depoda, gecenin son kırıntılarını boğazına dolanan ağır bir metal kokusuyla soluyordu. Yerdeki sünger şiltede huzursuzca kıvranırken beton duvara çarparak yankılanan telefonun tiz, ısrarcı sesi uykusunun son demlerini bıçak gibi kesti.
"Hangi cehennemin iti bu saatte..." diye hırlayarak doğruldu. Çıplak ayaklarını soğuk betona basıp şilteden kalkarken küfürler savuruyordu. Masanın üzerindeki telefona henüz uzanmıştı ki karşı duvara dizilmiş altı güvenlik monitörü aynı anda tiz bir cızırtıyla parazitlendi.
Ekranlar birkaç saniyeliğine kör edici bir mavi ekran hatasıyla aydınlandı; hemen ardından sistem çöktü ve yerini dışarıdan zorla enjekte edilmiş tek bir video sinyaline bıraktı.
Bütün monitörlerde aynı görüntü belirdi: Maslak'taki hangarın çelik kepenginin yukarı kaydığı o milisaniye, güneşin ilk sarı ışığı ve ardından gelen dehşet verici, kızıl bir cehennem patlaması...
Görüntü durmuyor, on saniyelik bir döngü halinde tekrar tekrar başa sarıyordu. Çelik kepengin savruluşu, V12 motorun alev topuna dönüşü, alevlerin gövdesini yuttuğu o kusursuz kırmızı kıvrımlar...
Eliyas şaşkınlıkla gözlerini ovuşturdu. Çıplak göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Bir ekrandan diğerine deli gibi koşturdu; yüzünü monitörün camına dayayıp tekrar tekrar baktı. O alevlerin içinde kül olan silüeti tanıdığı an, damarlarındaki bütün kan beynine sıçradı.
"Hayır... Hayır, hayır, hayır!"
Gözlerine inanmak istemiyordu. Yetmiş milyon dolarlık o şahlanan at, dünyada eşi benzeri bulunmayan o paha biçilemez efsane, gözlerinin önünde bir hurda yığınına dönüşüyordu.
İçinde biriken kontrolsüz vahşet göğüs kafesini parçalayacak bir boyuta ulaştı. Eliyas yumruklarını sıkarak tüm ciğerlerini yırtarcasına, hançeresi yırtılırcasına avazı çıktığı kadar kükredi:
"Geberteceğim seni! Geberteceğim seni!"
Gözü tamamen dönmüştü. Önündeki monitörlerden birini yumruğuyla paramparça etti; kırılan cam parçaları elini kesse de acıyı hissetmedi bile. Yanındaki ahşap masayı tek bir tekmeyle devirdi, sandalyeleri beton duvarlara çarparak un ufak etti. Odadaki her şeyi, haritaları, telsizleri, devrilen dolapları tekmeleyip etrafı darmaduman ederken boğuk bir çığlıkla duvarları yumrukluyordu:
"Her şeyi yok edebilirdin! Her şeyi alabilirdin benden!"
Bir an durdu. Yarattığı dağınıklığa baktı. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, parçalanan monitörlerden sızan cızırtı beton zemine damlayan kanın tıpırtısına karışıyordu. Ağır, kemik kıran cinsten bir karşılık arıyordu; Darga'nın o alaycı suratını paramparça edecek acımasız bir hamle için yanıp tutuşuyordu.
Ama hamlesi kör göze parmak olmamalıydı. Zeynep onun bir canavar olduğunu düşünmemeliydi.
Aklını başına toparlaması gerekiyordu. Vahşi bir sokak iti gibi saldırırsa Zeynep'i sonsuza dek Darga'nın kucağına itmiş olurdu. Dün gece o videoyu boşuna çekmemişti; kendini hasta, pişman, tedavi gören ve sadece Zeynep'in şefkatine muhtaç bir kurban gibi göstermek için saatlerce prova yapmıştı. Şimdi Maslak'taki cehennemin öfkesiyle yalıyı basar, ortalığı kana bularsa çizdiği o masum, yaralı tablo yerle bir olurdu.
Zeynep'in gözünde kurban Eliyas olmalıydı; canavar ise Darga.
Eliyas ciğerlerini sarsak, derin nefeslerle doldurdu. Çıplak ayağıyla yerdeki cam kırıklarını eze eze devrilen masanın kenarına çöktü. Elinin sırtından sızan kanı pantolonunun paçasına silerken gözlerindeki o çiğ vahşet, yerini sinsi ve zehirli bir zekâya bıraktı.
Bilgiye ihtiyacı vardı. Bilgi demek, Azat demekti.
Azat Boztuğ, sokakların kulağı kesik çakallarındandı. Tarafı, ilkesi, rengi yoktu; yeteri kadar ödersen her bilgiyi herkese satardı. Uluçhanları yutacaksa en derinlerine inmesi şarttı. Eliyas biraz önce ekranını kırdığı telefonu kavrayıp Azat'ın numarasını tuşladı.
Arama ilk çalışta açıldı; karşıdan yılışık, neşeli bir ses yükseldi:
"Oooo, tekrar hoş geldin patron!"
Eliyas dişlerini sıkarak doğrudan konuya girdi:
"Uluçhanlar hakkında ne biliyorsun?"
Hattın ucundaki adam gevrek bir kahkaha attı:
"Bu soruyu bekliyordum. Ne kadar teklif ediyorsun?"
"Ön bilgi paketini görelim, duruma göre fiyatı konuşuruz."
Azat bir süre sessiz kaldı; arkadan gelen çakmak sesi ve derin bir nefes çekişi hatta yankılandı:
"Uluçhanlar, Muhsin'den beri tamamen legal çalışıyor. Muhsin oğlunu yeraltına karıştırmamak için zamanında çok çaba sarf etmiş."
Eliyas sabırsızlıkla soludu:
"Açığı yok mu Azat?"
"Yok. Okutmuş etmiş, yurt dışı görmüş... Sıfır kilometre, tertemiz çocuk. Öyle zayıf noktası, değer verdiği bir zaafı da görünmüyor; varsa yoksa iş güç."
Eliyas'ın sabrı taştı, sesi bir hançer gibi kısıldı:
"Bana adamakıllı bir şeyler bul Azat, yoksa cesedini bile bulamazlar!"
Azat istifini hiç bozmadı, o pişkin tonuyla mırıldandı:
"Sen paradan haber ver baboş, buluruz. Bu arada sana benden ücretsiz bir bonus bilgi, kıymetimi bil..."
"Söyle!"
"Mahmut'a senin yerini fısıldamışlar. Sabaha kalmaz baskın yersin."
Eliyas irkildi:
"Kim söylemiş?"
"Ben söylemedim. Beleşe gittin galiba. Ben yerini söylemeye sekiz milyon istemiştim, Mamudo daha ucuza buldu herhalde."
"Her şey para diyorsun yani?"
"Para... Benim tek sadakatim cüzdanıma. Neyse, çok oyalanma, öperler. Çav yavrum!"
Telefon yüzüne kapandığında Eliyas kaskatı kesildi; ekranın donuk ışığı gözbebeklerinde tehlikeli bir yangınla titredi.
Hızla saklanabileceği yerleri düşündü. Zihni daralan bir kafes gibiydi; seçenekleri birer birer eleniyordu. Evine dönemezdi. Babası ona bir kere ihanet etmiş, Zeynep meselesini örtbas etmek ve ailenin itibarını kurtarmak bahanesiyle Muhsin'le iş birliği yapıp onu bir kliniğe kapatmayı denemişti. O kapı tamamen yüzüne kapanmıştı. Önceden basılan diğer depolara ya da güvenli evlere gitse, oralara çoktan göz kulak olacak birilerinin bırakılmış olma ihtimali çok yüksekti.
Onu tedavi bahanesiyle her yerde arayan babası, kan kokusu almış Darga, yaralı bir kurt gibi intikam kollayan Şevket Paşa ve onun Ankara'daki nüfuzlu, devletli arkadaşları... Onu arayan çok göz, peşinde sayısız namlu vardı. Üstelik hesapları bloke edilmek üzereydi; nakit parası da tükeniyordu. Kaçmak yetmezdi, arkasını yaslayacağı bir gölgeye ve sıcak paraya ihtiyacı vardı.
Eliyas, cebinde kalan son ve en güçlü kozu masaya sürmeye karar verdi: Evlat kartı.
Annesini aradı.
Telefon uzun uzun çaldı. Her bir çalış sesi, Eliyas'ın şakaklarındaki keskin zonklamayı daha da artırıyordu. Eliyas'ın annesi Feyruz Hanım oğluna kıyamazdı. Eliyas onun ilk göz ağrısı, kalbinin en hassas, en dokunulmaz noktasıydı. Dünyayı yaksa, bir kadının hayatını karartsa, babasının imparatorluğunu sarsıntıya uğratsa bile Feyruz'un gözünde o hâlâ dizlerinde uyuyan o masum çocuktu. Üçüncü çalışın sonunda hat açıldı. Karşıdan gelen ses, porselen gibi kırılgan, telaşlı ve hüzünlüydü:
"Ah benim bebeğim... Neredesin sen? Aklımı kaçıracağım Eliyas! Babanla ben konuşurum, yemin ederim ikna ederim onu. Söyle neredesin, hemen aldıralım seni."
"Babam olmaz anne!" dedi Eliyas; sesindeki panik ve kırgınlık tonunu öyle ustaca ayarlamıştı ki, Feyruz Hanım'ın vicdanını bir kor gibi dağladı.
"Hapisten çıktığım gün zırhlı araca tıktı beni. Kaçmasaydım dağ başında bir kliniğe, dört duvar arasına tek başıma terk edecekti. Kimsenin bilmediği bir yer lazım. Senin o eski..."
Kısa bir an duraksadı; hedefi tam on ikiden vurmak, kadının bütün mantığını felç etmek için sesini titrek bir fısıltıya indirdi:
"...Senin Büyükada'daki köşkün anahtarları kimde? Kimse orayı bilmez anne. Sadece birkaç gün... Kafamı toparlayana kadar. Bir de biraz nakit... Lütfen anne, sen beni terk etmezsin değil mi?"
Feyruz Hanım darmadağın olmuştu bile. Gözyaşları porselen makyajını yararak akarken, elindeki telefonu iki eliyle sıktı:
"Ben halledeceğim bebeğim... Rıza ile hallederim her şeyi. Kimseye tek kelime etmem. Ne olur babanı ikna edene kadar bir delilik yapma, yerinde dur olur mu? Ben her şey halledeceğim."
Eliyas gözlerini kapattı. Dudaklarının kenarında karanlık, zafer dolu zehirli bir gülümseme belirdi:
"Sağ ol anne... Sen olmasan ben ne yapardım."
Telefonu kapattığı an o zavallı, aciz ses tonu bir sis gibi dağıldı. Çatlak ekranlı cihazı cebine atarken gözleri kısık, vahşi bir parıltıyla parıldadı.
Büyükada...
Şehrin gürültüsünden, polis sirenlerinden ve Darga'nın erişebileceği sokak çetelerinden uzak, Marmara'nın ortasında korunaklı bir kale. Darga onu Maslak sanayinin yağlı dehlizlerinde, Anadolu yakasının izbe hangarlarında ararken; o, annesinin gizli köşkünün çam ağaçları arasındaki terasında kahvesini yudumlayacaktı. Sıcak bir su, temiz çarşaflar, cebine dolacak taze nakit para ve alıştığı o steril, şatafatlı konfor... Feyruz Hanım onu bir fanusun içinde sakınır, gerekirse babasının önüne kendini siper ederdi.
Şu an hayatta kalmak, yaralarını sarmak ve Azat Boztuğ'dan gelecek istihbaratla Darga'nın şah damarını kesecek planı çizmek için tam da buna ihtiyacı vardı.
Yerdeki sünger şiltenin altından yedek silahını ve temiz deri ceketini çekip sırtına geçirdi. Kapı eşiğinde bir an durup arkasında bıraktığı enkaz yığınına baktı. Kendi öfkesiyle un ufak ettiği masaya, paramparça monitörlere ve duvardaki kan izlerine göz gezdirdi.
Zihninde ani, zehirli bir şimşek çaktı.
Bu enkazı çöpe atmak yerine kusursuz bir tezgâha dönüştürebilirdi.
Hemen telefonunu çıkardı, ön kamerayı açıp lensi kendi yüzüne ve arkasındaki harabeye çevirdi. Yüzündeki kasları anında gevşetti; bakışlarına derin, sahte bir keder ve tükenmişlik yerleştirdi. Sesini kırık bir fısıltıya büründürerek kayda girdi:
"Zeynep... Belki inanmayacaksın ama artık bu hikâyedeki kötü adam ben değilim. Buraya saklanmıştım... Ama etrafa bir bak. Ben dışarıdayken Uluçhanlar buraya baskın yapmış, her şeyi dağıtmışlar. Benim tek istediğim tedavi olup iyileşmek, düzgün bir hayat sürmekti."
Yutkundu; yapay bir acıyla kirpiklerini titreterek gözlerini kameradan kaçırdı:
"Maslak'ta sakladığım o koleksiyonu hatırlıyor musun? Benim kırmızı efsanemi... Bugün gözlerimin önünde havaya uçurdular onu Zeynep. Ben cezamı çektim ve çıktım... Tek suçum seni sevmekti. Şimdi yeniden kurmaya çalıştığım dünyamı daha kuramadan yıkmaya çalışıyorlar. Babam bile arkamdan iş çevirip beni bir kliniğe tıkmak istiyor. O kadar çaresizim ki... Birkaç güzel söze gerçekten muhtacım. Sadece iki dakika... Konuşabilir miyiz? Yine de endişe etme sakın, ben iyiyim... Kendine çok iyi bak."
Videoyu durdurup Zeynep'in numarasına gönder tuşuna bastığı an, Eliyas'ın dudakları şeytani, buz gibi bir kıvrımla gerildi.
Cihazı montunun iç cebine yerleştirdi. Masanın üzerindeki parfüm şişesini kaptığı gibi yere çarptı. Tek bir kibrit çöpünü sertçe sürttü; parlayan alevi yerdeki alkollü yığının üzerine fırlattı. Kuru tahtalar ve parfümle ıslanan sünger şilte bir anda harlayarak alev aldı; metruk depodaki varlığına dair bütün parmak izleri, biyolojik kalıntılar ve deliller saniyeler içinde kızıl bir cehennemin içinde silinmeye başladı.
Eliyas, yüzüne vuran sıcak dalgaya arkasını dönüp iskelenin loş sokaklarına, adaya uzanacak kaçış rotasına doğru hızla karıştı.
Darga, sabah aldığı patlama haberinden sonra keyifle arazinin etrafında tempolu bir koşuya çıkmıştı. Üstünde yalnızca siyah bir eşofman altı ve spor ayakkabıları vardı. Kaslı, biçimli sırtı ve göğsü, sabah çiyinden sonra bahçeyi tatlı tatlı aydınlatan berrak gün ışığının altında hafifçe parlıyordu. Ormandan gelen çam kokulu hava tertemizdi.
Şevket Paşa ise sabah erkenden hastaneden dönmüş, içeride kimseye hissettirmeden kahvaltısını yaptıktan sonra bahçedeki ahşap çardağa kurulmuştu. Darga'nın bahçe patikasından koşarak geldiğini görür görmez gür kaşları çatıldı; bastonunun ucunu yere tok bir sesle vurarak bağırdı:
"Darga! Gel buraya!"
Darga hem bir geçmiş olsun demek hem de hazır fırsatını bulmuşken Paşa'nın gözüne girmek için adımlarını hızlandırdı; dimdik, kusursuz bir askerî nizamla çardağa doğru koştu. Tam masanın iki adım önünde durup ellerini saygıyla önünde birleştirdi:
"Günaydın efendim."
Şevket Bey gözlerini kısıp delikanlıyı baştan ayağa memnuniyetsiz bir tavırla süzdü:
"İkinci günden temiz tişörtün mü kalmadı lan senin?"
Darga hafifçe afalladı:
"Tişörtüm var efendim, ben sadece antrenmandan—"
"Kuduruk musun oğlum sen!" diye gürledi Paşa, gözlerini belerterek. "Bu arazide kaç koruma var?"
Darga tek saniye bile düşünmeden tekmil verir gibi cevapladı:
"Yirmi dokuz efendim."
"Kaç tanesi her sabah bu bahçede antrenman yapıyor?"
"Hepsi efendim."
"Bir tanesini böyle cıbıl, anadan üryan gördün mü sen hiç?"
"Hayır efendim."
"Göremezsin tabii! Adama 'anan bacın yok mu senin' derler! Git üstüne adamakıllı bir şey giy, vallahi sıkarım bacağına!"
Darga saygıyla başını öne eğdi; Şevket Bey'in bu sabah tersinden kalktığı, hele de hastane dönüşü hırsını çıkaracak birilerini aradığı gün gibi aşikârdı. Hiç üstelemeden, usulca geri çekildi:
"Emredersiniz efendim."
Darga çakıl taşlarını ezerek sessizce müştemilata doğru uzaklaşırken Şevket Paşa bastonunu bacaklarının arasına alıp arkasından söylenmeye devam etti:
"Açıp boyatmadığı bir kaba eti kalmış hergelenin..."
İhtiyar kurt bir süre delikanlının o dik, geniş omuzlu yürüyüşünü gözlerini kırpmadan izledi. Darga müştemilatın kapısından içeri girdiği an, Paşa'nın yüzündeki o sert, öfkeli maske beklenmedik, gizli bir sevecenlikle aydınlandı. Kendi kendine bıyık altından gülümsedi:
"Asker değil ama... Yine de iyi çocuk. Olur bundan... Olur."
Müştemilattaki mütevazı yatak odasında Darga dolaptan çıkardığı koyu gri tişörtü henüz kafasından geçirmişti ki Mahmut elinde iki dumanı tüten kahve kupasıyla içeri girdi.
"Spor erken bitmiş patron?"
Darga boynundaki havluyu yatağa fırlatıp homurdandı:
"Şevket Bey gelir gelmez bastı fırçayı..."
Mahmut kahveyi masaya bırakırken sırıttı:
"Duydum, verandaya kadar geliyordu sesi. Paşa erkeğin de edeplisini seviyor demek ki."
"Ne bileyim oğlum ya..." Darga derin bir nefes verip saçlarını karıştırdı. "Bir yandan torunu, bir yandan dedesi... Babasıyla daha yüzleşmedim bile. Bir Feride Hanım tamam."
"Patron, kaynana satrançtaki vezir gibidir," dedi Mahmut gayet ciddi bir bilgelikle elini sallayarak. "Feride Hanım tamamsa o iş bitmiştir. Zeynep Yenge de bence uzatmalara oynuyor... Geriye bir tek şu Eliyas kaldı."
Darga'nın bakışları anında keskinleşti, kahve kupasını parmaklarının arasına aldı:
"Eliyas'ın yerini verdiler mi?"
"Verdiler ama çakal Azat erken uyanmış, Eliyas'la doğrudan temas kurmuş. O it durmaz orada, çoktan topuklamıştır. Azat şimdi yeni yerini 'on iki milyona öterim' diyor."
Darga tek kaşını kaldırdı:
"Geçen gün sekiz milyon değil miydi?"
"Ben de aynısını dedim patron. 'Piyasa sıcak, cüzdanım soğuk' diyor."
Darga fincandan sıcak bir yudum aldı; tek kaşını kaldırdı. Kupayı masaya bırakıp fısıldadı:
"Puşta bak ya... Çağır, gelsin."