Hurdalıktan yükselen polis sirenlerinin sesleri uzaklaşırken, Soykan ailesinin siyah lüks minibüsleri gecenin karanlığında sessizce ilerliyordu. Arda, minibüsün deri koltuğunda oturan annesinin elini bir an bile bırakmamıştı. Seher Hanım yaşadığı şokun etkisiyle hala titriyordu ama oğlunun yanındaki o sarsılmaz duruşu ve hemen karşılarında oturan Demir’in varlığı ona garip bir güven veriyordu.
Minibüs, şehrin gürültüsünden uzak, yüksek korumalı ve adeta bir kaleyi andıran Soykan malikanesinin kapısından içeri girdi. Demir’in yasal ve derin devlet bağlantılarına sahip ailesi, yaşanan bu skandalın ardından Arda’yı ve annesini tamamen kendi himayeleri altına almaya karar vermişti. Onlar bu güvenli limana yerleştirilirken, Demir’in adamları da Tarık Karahan’a unutamayacağı bir mesaj götürmek üzere yola çıkmıştı.
Yaralı ve yüzü gözü darmadağın olmuş Kuzey Karahan, babasının loş ışıklı ofisinin zeminine adeta bir çuval gibi fırlatıldı. Tarık Karahan, oğlunun bu acınası halini görünce donakaldı. Soykanların elçisi, Tarık’ın masasının üzerine siyah bir zarf bıraktı. Zarfın içinde, bizzat Soykan ailesinin liderinden gelen net ve ölümcül bir mesaj yazıyordu:
"Bir daha Arda’ya ve ailesine bulaşmayacaksın. Eğer sınırları bir kez daha aşarsan, bir sonraki sefere oğlunun sadece kendisini değil, kellesini alırsın."
Mesajı okuyan Tarık Karahan’ın gözleri öfkeden kan çanağına döndü. Masadaki viski bardağını duvara fırlatarak paramparça etti. Ofisin içinde bir aslan gibi kükreyerek, "O çocuk ve annesini öldürdükten sonra sıra sana gelecek Soykan! Hepinizi bu şehre gömeceğim!" diye bağırırken, yeraltı dünyasını ateşe verecek o büyük intikam yeminini çoktan etmişti.
Aynı saatlerde, Soykan malikanesinin misafir kanadındaki loş ve sessiz bir odada bambaşka bir atmosfer hakimdi. Arda, elindeki ilk yardım çantasıyla yatağın kenarında oturan Demir’in yanına yavaşça yaklaştı. Demir, siyah deri ceketini ve gömleğini çıkarmış, omzundaki derin bıçak sıyrığıyla öylece bekliyordu. Geniş, kalıplı omuzları ve kaslı göğsü, odadaki loş ışık altında Arda’nın yutkunmasına neden oldu.
Arda, batikonlu pamuğu yavaşça Demir’in yarasına değdirdiğinde, Demir hafifçe irkildi ama gözlerini Arda’dan ayırmadı.
"Canın yandı mı?" diye fısıldadı Arda, suçluluk duygusuyla karışık bir şefkatle. "Benim yüzümden oldu. Kendini öne atmamalıydın."
Demir, Arda’nın bu endişeli halini izlerken hafifçe gülümsedi. Aralarındaki o boy farkı, Arda yaranın üzerinde eğilmişken bile kendini hissettiriyordu. Demir, sağlam olan eliyle Arda’nın pamuk tutan bileğini nazikçe kavradı.
"Senin için dökülen her damla kana değer, Yılmaz," dedi Demir, sesi odadaki sessizliği bölen tutkulu bir fısıltı gibiydi. "Hem bak, fena mı oldu? Sayende çok özel bir hemşire edindim."
Arda, Demir’in bu flörtöz tavrıyla yüzünün kızardığını hissetti ve durumu toparlamak için sargı bezini biraz sertçe sıktı. "Çok konuşma da dur, canını yakarım bak."
Demir hafifçe güldü, Arda’ya doğru biraz daha yaklaştı. Nefesi Arda’nın boynuna çarpıyordu. "Yak bakalım... İçimdeki canavarı nasıl çıkardıysan, bu yarayı da öyle iyileştiriyorsun işte. Ama bence dün gece uçurum kenarındaki o öpücük, bu sargı bezinden çok daha iyi bir ağrı kesiciydi."
Arda elindeki sargı bezini bırakıp doğrudan Demir’in kömür karası gözlerine baktı. İçindeki o hırçın çocuk, Demir’in bu sözleriyle tamamen teslim olmuştu. "Sen gerçekten delisin, Demir," dedi, dudaklarında engel olamadığı bir tebessümle.
Demir elini yavaşça Arda’nın yanağına kaydırdı, baş parmağıyla tenini okşadı. "Senin uğruna dünyayı yakacak kadar deliyim."
Dışarıda Karahanlar’ın intikam fırtınası büyürken, bu odanın içinde, birbirlerinin nefesinde kaybolan iki genç için zaman tamamen durmuştu. Artık Soykanların himayesindeydiler ama asıl büyük savaşın kapıda olduğunun ikisi de farkındaydı.