Okul koridorundaki o büyük patlamanın üzerinden iki gün geçmişti ama yankıları hala sürüyordu. Arda koridorda yürürken artık kimse önüne çıkmıyor, hatta herkes ona saygıyla karışık bir korkuyla yol açıyordu. Kuzey ise iki gündür okula gelmiyordu. Arda içindeki canavarı bir kez serbest bırakmıştı ama bunun getireceği bedellerin çok daha ağır olacağının farkındaydı.
Okul çıkışında, kapüşonunu kafasına geçirip hızlı adımlarla bahçe kapısına doğru yöneldi. Tek isteği bir an önce eve gidip sakinleşmekti. Ancak tam bahçeden çıkacağı sırada önünde siyah, lüks bir motosiklet durdu. Sürücü kaskını çıkardığında, dağınık siyah saçları ve o tanıdık kömür karası gözleriyle Demir karşısındaydı.
"Bu sefer benden kaçamazsın, Yılmaz," dedi Demir, sesinde her zamanki o kendinden emin ve flörtöz tonla.
Arda durdu, derin bir nefes aldı. İçindeki o yoğun çekime karşı koymak şu an dünyadaki en zor şeydi. "Demir, gitmem lazım. Lütfen," dedi, sesini mesafeli tutmaya çalışarak.
Demir motosikletten indi, kaskını gidona asıp Arda’nın tam önünde durdu. Aralarındaki boy farkı her zamanki gibi Arda’yı yukarı bakmaya zorluyordu ama bu sefer aralarındaki çekim çok daha elektrikliydi. "Okuldaki o olaydan beri benden kaçıyorsun. İki dakika durup benimle konuşmayacak mısın?"
"Konuşacak bir şey yok," dedi Arda gözlerini kaçırarak. "Gördün işte. Ben göründüğüm gibi biri değilim. Benim etrafımda olmak tehlikeli."
Demir hafifçe öne eğildi, elini yavaşça Arda’nın çenesine koyup yüzünü kendine doğru çevirdi. Dokunuşu tenini yakıyordu. "Tehlike benim göbek adım, Arda. Ve ben o gün koridorda ne gördüğümü biliyorum. Senden etkileniyorum ve bunu saklamayacağım. Bu akşam benimle güzel bir akşam yemeğine çıkmanı istiyorum. Sadece ikimiz."
Arda’nın kalbi hızla çarptı. Bunu o kadar çok istiyordu ki… Ama zihni bir alarm gibi çalıyordu. Tarık Karahan’ın adamlarını hastanelik etmişti. O adamların arkasındaki karanlık, Demir’e de zarar verebilirdi. Demir’i bu pisliğin içine çekemezdi.
Arda, Demir’in elini çenesinden yavaşça indirdi. Gözlerinin içine buruk bir ifadeyle baktı. "Olmaz, Demir. Tarık Karahan’ın ne yapacağını bilmiyoruz. Benim yüzümden sana bir şey olmasına izin veremem. Benden uzak dur."
Arda arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaşırken, Demir arkasından gülümsedi. "Pes etmeyeceğimi biliyorsun, değil mi?" diye seslendi.
Sonraki iki gün Arda için tam bir sınavdı. Demir sözünün arkasındaydı ve kelimenin tam anlamıyla Arda’yı "darlıyordu".
- Salı günü kantinde Arda tek başına otururken, Demir elinde iki kahveyle gelip tam karşısına oturdu. "Yemek teklifim hala geçerli," dedi göz kırparak. Arda kahvesini alıp sınıfa kaçtı.
- Çarşamba günü kütüphanede Arda kitap seçerken, Demir yandaki raftan kafasını uzatıp, "Makarna sever misin? Çok iyi bir yer biliyorum," diye fısıldadı. Arda kıkırdamasını gizlemek için kitabı yüzüne siper etti.
- Perşembe günü ise okul çıkışında Demir, Arda’nın yolunu doğrudan dolapların orada kesti. İki elini Arda’nın arkasındaki dolaba yaslayarak onu kelimenin tam anlamıyla kendi gövdesiyle hapsetti. Arda, Demir’in nefesini yüzünde hissedebiliyordu.
"Hala hayır mı diyeceksin?" dedi Demir, gözleri Arda’nın dudaklarına kayarken. Sesi oldukça derindi. "Sırf korkuların yüzünden ikimize de işkence ediyorsun. Bana bir şans ver. Kendimi de seni de koruyabilirim."
Arda, Demir’in bu sarsılmaz kararlılığı ve yaydığı o sıcak erkeksilik karşısında daha fazla direnemedi. İçindeki savunma duvarları tamamen çökmüştü. Derin bir nefes alıp Demir’in gözlerine baktı. "Pekala… Tamam. Bu akşam. Ama sadece yemek, anlaştık mı?"
Demir’in yüzünde zafer kazanmış muazzam bir gülümseme belirdi. "Anlaştık. Çıkışta seni bekliyorum."
Cuma günü, haftanın son dersinin bitiş zili çaldı. Sınıftaki öğrenciler çantalarını toplayıp neşeyle dışarı çıkarken, okul bahçesinde aniden garip bir sessizlik oldu. Bahçeden yükselen fısıltılar ve panik havası açık pencerelerden sınıfa kadar ulaşıyordu.
Arda çantasını omzuna takıp sınıftan çıkacağı sırada, Demir kapıda belirdi. Yüzü bu kez ciddiydi. "Arda, dışarıda bir şeyler oluyor," dedi.
Birlikte üst katın penceresinden okulun ana bahçe kapısına baktılar. Okulun önünde, siyah filmli camları olan üç devasa arazi aracı durmuştu. Araçlardan takım elbiseli, kulaklıklı onlarca adam indi ve okulun girişini kapattı.
Ve ardından, ortadaki aracın kapısı açıldı.
İçinden, kır saçlı, pahalı kumaştan bir palto giymiş, gözündeki siyah gözlüğü yavaşça çıkaran, heybetli ve acımasız duruşlu bir adam indi. Bu adam, şehrin yeraltı dünyasının baronu, Kuzey’in babası Tarık Karahan’dan başkası değildi. Okul müdürü ve müdür yardımcıları adamın önünde adeta önlerini ilikleyerek hazır ola geçmişlerdi.
Tarık Karahan, başını yavaşça yukarı kaldırıp okul binasına doğru baktı. Gözleri doğrudan Arda ve Demir’in bulunduğu pencerelere kilitlenmiş gibiydi. Yanındaki adama sert bir işaret yaptı.
"O çocuğu bulun. Buraya, ayağıma getirin," dedi sesi tüm bahçede buz gibi yankılanırken.
Arda, adamın gözlerindeki o saf ölümcül karanlığı gördüğünde yumruklarını sıktı. Fırtına kapıya dayanmıştı ve bu sefer sadece iki tetikçi değil, koca bir imparatorluk onun için gelmişti. Demir, Arda’nın elini sıkıca tuttu ve gözlerinin içine baktı. "Yanındayım."