Kuzey’in spor arabasının farları bağ evinin bahçesini kör edici bir ışıkla aydınlatırken, Demir’in yüzündeki o davetkar gülümseme anında silindi. Çene kaslarının gerildiğini, gözlerinin tehlikeli bir kömür karasına büründüğünü gören Arda, ortamdaki havanın bir anda buz kestiğini hissetti.
"Sana buraya gelemeyeceğini söylemiştim," diye mırıldandı Demir, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibiydi.
Arda, sakin kalmaya çalışarak Demir’in koluna hafifçe dokundu. Bu dokunuş Demir’i anında sakinleştirmese de bakışlarını tekrar Arda’ya çevirmesini sağladı. "Bırak gelsin," dedi Arda, sesindeki o kararlı tonla. "Kaçarsak bunu bir zafer sanır. Hem… burası senin evin, onun değil."
Demir, Arda’nın bu dik duruşu karşısında hafifçe gülümsedi. Kolundaki elin sıcaklığı içini ürpertmişti. "Haklısın. Benim evim, benim kurallarım."
Birlikte içeri geçtiler. Evin içi loş ışıklar, yüksek sesli müzik ve dans eden gençlerle doluydu. Demir, Arda’yı kalabalığın arasından geçirip üst kattaki terasa çıkan merdivenlere yönlendirdi. Terasa çıktıklarında, aşağıdaki gürültü biraz olsun hafiflemiş, yerini ormanın esintisine ve gökyüzündeki yıldızlara bırakmıştı.
Demir, bardağından bir yudum alıp sırtını terasın demirliklerine yasladı ve Arda’yı incelemeye başladı. Siyah tişörtün altından belli olan omuz hatları, Arda’nın ne kadar yapılı olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu.
"Okul formasının altında böyle bir cevher sakladığını bilmiyordum," dedi Demir, ses tonuna bariz bir flört havası katarak. Gözlerini Arda’nın gözlerinden ayırmıyordu. "Siyah sana çok yakışmış, Yılmaz."
Arda, bu açık iltifat karşısında yanaklarının ısındığını hissetti ama bozuntuya vermedi. Demir’e doğru bir adım atıp aralarındaki mesafeyi kapattı. "Sen de fena görünmüyorsun, Soykan. Ama iltifat edip konuyu dağıtma. Beni buraya sadece 'hoş geldin' demek için çağırmadığını biliyorum."
Demir hafifçe öne doğru eğildi. Arda’nın burnuna yine o ormandaki odunsu, büyüleyici parfüm kokusu geldi. Demir, elini yavaşça Arda’nın saçlarına doğru uzatıp gözünün önüne düşen bir tutamı geriye doğru itti. Parmaklarının ucu Arda’nın tenine değdiğinde ikisinin de nefesi anlık olarak kesildi.
"Belki de sadece seni daha yakından görmek istemişimdir," dedi Demir, fısıldar gibi düşük bir sesle. "Okulda herkesin içinde saklanan o çocuğu… yalnızken keşfetmek istemişimdir."
Arda tam cevap verecekti ki, terasın kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri giren, elindeki içki bardağıyla sarhoş olduğu her halinden belli olan Kuzey’di.
"Bakın burada kimler varmış!" diyerek kahkaha attı Kuzey. Arda ve Demir’in arasındaki o yakınlığı fark ettiğinde gözlerindeki nefret daha da katlandı. "Yeni transfer, bizim mahallenin eziğiyle fazla samimi olmuşsun. Dikkat et, onun ne mal olduğunu tüm okul biliyor."
Demir, Arda’nın önüne geçerek Kuzey’le arasındaki mesafeyi kapattı. Boy avantajını kullanarak Kuzey’in tepesine çöktü adeta. "Sana bu eve gelme iznini kim verdi, Karahan? Defol git buradan."
Kuzey, Demir’in göğsüne parmağını bastırdı. "Bana bak lan, sen kim oluyorsun da beni kovuyorsun? Babamın bu şehirde kim olduğunu unutuyorsun galiba!"
"Baban burada değil, Kuzey. Ama ben buradayım," diyen Arda, Demir’in yanından öne çıktı. Gözleri artık tamamen kararmıştı. "Ve eğer o çeneni kapatıp gitmezsen, babanın bile toplayamayacağı parçaların kalacak."
Kuzey, Arda’nın bu beklenmedik çıkışıyla öfkeden delirdi ve elindeki bardağı Arda’nın suratına fırlatmaya kalktı. Ama Arda’nın refleksleri bir yırtıcı kadar hızlıydı; bileğini havada yakaladı. Tam o anda Demir de devreye girdi ve Kuzey’in suratına okkalı bir yumruk indirdi. Kuzey acı içinde yere yığılırken, arkasından gelen iki arkadaşı Demir’e saldırdı. Arda, çocuklardan birini profesyonel bir judo hareketiyle omzundan atıp yere sererken, Demir de diğerini duvara çarparak etkisiz hale getirdi.
Kuzey yerden kalkarken burnundan kan sızıyordu. Arda ve Demir’e nefretle baktı. "Bunun bedelini ödeyeceksiniz. İkiniz de bittiniz!" diyerek partiyi terk etti.
Pazartesi sabahı, okul bahçesinde garip bir gerilim vardı. Kuzey, yaşadığı rezilliği sindirememiş ve hafta sonu babasına her şeyi anlatmıştı. Tabii kendi suçlarını gizleyerek.
Öğle arasında Arda, okulun arkasındaki eski spor salonunun koridorunda tek başına yürürken önü aniden iki iri yarı, takım elbiseli adam tarafından kesildi. Adamların ceketlerinin altındaki silah kabartıları, sıradan koruma olmadıklarını, Tarık Karahan’ın tetikçileri olduğunu açıkça gösteriyordu.
"Arda Yılmaz sensin demek," dedi adamlardan esmer, kirli sakallı olanı. "Kuzey Bey'e el kaldırmanın cezası ağırdır koçum. Patron seni biraz sakatlamamızı, aklının başına gelmesini istedi."
O sırada koridorun iki ucunda da öğrenciler toplanmaya başlamıştı. Herkes korku içinde fısıldaşıyordu. Demir de kalabalığın arasından sıyrılıp öne çıktı ama adamlardan diğeri belindeki silahı hafifçe göstererek Demir’i durdurdu. "Sen karışma çocuk, sıra sana da gelecek."
Arda, Demir’e baktı ve hafifçe kafasını salladı. “Karışma, bu benim isim” der gibiydi.
Arda kapüşonunu yavaşça kafasından indirdi. Yüzünde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. Yıllardır içindeki o zincirlenmiş canavarı serbest bırakmanın vakti gelmişti. Artık kaçamazdı. Bu onun son çaresiydi.
"Burası okul," dedi Arda, sesi tüm koridorda yankılanırken. "Babanızın çiftliği değil. Şimdi o kirli ellerinizi üzerimden çekin ve gidin."
Adamlar kahkaha attı. Esmer olanı Arda’nın yakasına yapışmak için hamle yaptı.
İşte her şey o salisede oldu.
Arda, adamın bileğini havada yakalayıp ters yöne çevirdi; kemik kırılma sesi koridorda çınladı. Adam acıyla çığlık atarken, Arda hiç duraksamadan diz kapağına sert bir tekme indirdi. Adam yere yığılırken, diğer takım elbiseli silahına davranmaya çalıştı. Ancak Arda ondan kat kat daha hızlıydı.
Havada dönerek attığı kusursuz bir tekme (spinning hook kick), adamın tam çenesine patladı. Adam havada yarım tur dönerek büyük bir gürültüyle yere serildi ve anında bilincini kaybetti.
Her şey sadece on saniye sürmüştü. İki devasa mafya tetikçisi, lise öğrencisi bir çocuk tarafından saniyeler içinde paramparça edilmişti.
Tüm okul, öğretmenler ve hatta pencerelerden bakan müdür bile donakalmıştı. Koridorda çıt çıkmıyordu. Herkes Arda’ya sanki bir hayalet görmüş gibi bakıyordu. Bugüne kadar sessiz, ezik ve zararsız sandıkları çocuk, tam anlamıyla bir ölüm makinesiydi.
Arda, yerdeki adamların üzerinden basarak yavaşça Demir’e doğru yürüdü. Üstünü başını düzeltti, kapüşonunu tekrar kafasına geçirdi. Demir, Arda’ya gözlerinde saf bir hayranlık, şaşkınlık ve yoğun bir arzuyla bakıyordu.
Arda, Demir’in tam önünde durdu, hafifçe gülümsedi ve fısıldadı:
"Sana söylemiştim Soykan. Ben sadece zor olanı seçiyordum."
Tüm okulun şaşkın bakışları altında, Arda ve Demir yan yana koridorda yürüyerek uzaklaştılar.

