Ölüm ile yaşam arasındaki o son derece ince, sisli çizgide duran; ne dünyaya ne de öte aleme ait olan ruhların misafir kaldığı eski bir pansiyon vardı. Kimisi burada sadece tek bir gece kalıp bilinci yerine gelince hayata döner, kimisi ise sessizce arka kapıdan çıkıp sonsuzluğa geçerdi.
Ruhlar bu pansiyona geldiklerinde, ellerinde her zaman ağır bavullar taşırlardı. O bavulların içinde kıyafetler değil; onları "kendileri" yapan, varlıklarını ören en değerli anıları dururdu. Kimisinin çocuğunun ilk adımını attığı o mucizevi an, kimisinin hayatının aşkına ilk kez sarıldığı o cesur an, kimisinin de yıllardır çabaladığı işte hak ettiği terfiyi aldığı o gururlu an...
Pansiyonun sahibi, oraya uğrayan ruhlar tarafından Anılbaz olarak bilinirdi. Anılbaz, geceleri misafirler uykudayken odalara sızar, onların bavullarındaki o ışıldayan anıları çalar, yerlerine ise sadece içi boş, soğuk cam küreler bırakırdı. Çaldığı anıları devasa bir mahzende şişeleyip biriktirirdi. Bir bahar akşamı yağmurda edilen bir dansı, sevgilinin dudağına kondurulan ilk öpücüğü... Asla doymak bilmeyen bir açlıkla toplardı bunları.
Ama... Anılbaz bunu kötü olduğu için yapmıyordu.
Anılbaz; henüz anne karnındayken dünyayı göremeden Araf’a düşmüş, bu evrende tek bir anısı bile olmamış, bir bedene dahi sahip olamamış kimsesiz bir ruhtu. Kendi geçmişi olmayan bir ruh, dünyayı tatmış insanların anılarını çalmaktan çekinmezdi; çünkü o hiç yaşayamadığı bir hayatın açlığını çekiyordu.
Derken bir gün... Pansiyonun kapısı çaldı. İçeriye, bedeni yaşlanmış ama gözleri pırıl pırıl parıldayan bir kadın ruhu girdi. O ruh içeri adım attığı an, Anılbaz göğsünde daha önce hiç hissetmediği, derin bir sızı hissetti. Ne olmuştu? Kimdi bu kadın?
Kadın ruhu gözlerini ona çevirip baktığında, Anılbaz’ın içindeki acı tarif edilemez bir boyuta ulaştı. Buna dayanmaya çalışarak kadın uyuduğunda bavuluna sokuldu ve anılarını kurcalamaya başladı. Fakat orada bulduğu tek bir anı, onu son kez Anılbaz yapmaya yetecekti.
Bavulun en derininde kapkaranlık ve yakıcı bir anı vardı: Kadın, yıllar önce daha doğmadan kaybettiği bebeğinin acısını taşıyordu. Her yıl aynı gün, hiç kucağına alamadığı o çocuğun mezarına gidip sabahlamış, yaşayamadığı evladının yasını tutmuştu. Kadının çektiği sevgi dolu acı o kadar derindi ki, Anılbaz’ın ruhu sarsıldı. İçi yandı ve çaldığı anı küresini kadının bavuluna geri bırakmak zorunda kaldı.
Anılbaz, gözlerini açıp öz annesi olan o ruha baktı ve kırık bir tebessümle gülümsedi. Annesi onu hiç unutmamıştı. Dünya üzerinde hiç var olmamıştı belki ama annesinin kalbinde koca bir hayat kadar yer kaplıyordu. Anılbaz anlamıştı: Bir insanın anısında barınabilmek, hiçbir anıya sahip olmayan bir ruh için sahip olunabilecek en yüce anıydı.
Anılbaz, içini kaplayan o huzurlu sıcaklığa ve varlığındaki ilk kıpırtıya kendini teslim ederek, nihayet bir beden bulup yeniden doğmayı kabullendi.