Evrenin henüz ışıkla dolu, en renkli zamanlarında; insanların damarlarında katıksız bir sihir akarmış. İnsanlar o çağlarda mutlu ve uyum içinde yaşar; kanlarındaki bu ilahi gücü toprağı bereketlendirmek, gökyüzünü renklendirmek ve dünyayı daha yaşanılır bir yer kılmak için kullanırlarmış. Sihir akıp gittikçe, dünya güzelleşirmiş.
Ancak insanın en büyük düşmanı hiçbir zaman uzakta olmamıştır; insan, en çok kendi rahatına ve eylemsizliğine yenilir.
Zamanla halkın üzerine ağır, uyuşuk bir tembellik çökmüş. İnsanlar büyü yapmanın, zihinlerini ve bedenlerini yormanın lüzumsuz olduğuna inanmaya başlamışlar. Güçlerini kullanmak onlara ağır gelmiş. Nesillerdir damarlarında bir nehir gibi coşkuyla akan o sihri bir kenara bırakmaya, kendi kabuklarına çekilip hiçbir şey yapmamaya karar vermişler.
İşte o karanlık eylemsizlik çağında, henüz yeni kaybettiği ustasının derin yasını tutan genç bir sihirbaz yaşarmış. Herkes sihri terk edip eylemsizliğe gömülürken, o bırakmamış. Bırakamazmış da... Çünkü ne zaman elini gevşetse, rahmetli ustasının şu sözleri kulaklarında bir kehanet gibi çınlarmış:
“Sihir, bu evrende gerçekten sana ait olabilecek en nadir cevherdir oğlum. O, senin ruhunu ve duygularını yansıtır. Sihir aktığı sürece hayattasın... Eğer onu kullanmayı bırakırsan, kanın durgunlaşırse işte o zaman yaşanacak felaketi hayal bile edemezsin.”
Günlerden bir gün, halkın kalbindeki o eylemsizlik pasını silmek isteyen genç sihirbaz, şehrin en büyük meydanına çıkmış. Heyecanla asasını kaldırmış; havada rengarenk, ışıldayan baloncuklar uçurmuş, porselen fincanları neşeyle etrafında döndürmüş, gökyüzüne taç yaprakları fırlatmış... İnsanlar görsün, hatırlasın ve yeniden eyleme geçsin istemiş.
Fakat ne yazık ki meydana tek bir kişi bile gelmemiş. İnsanlar evlerinin pencerelerinden uyuşuk gözlerle ona bakıp başlarını çevirmişler. O gün, genç sihirbazın içindeki son umut kırıntısı da kararmış. "Belki de ustam yanılıyordu," diye fısıldamış kendi kendine. "Belki de sihir, artık bu dünya için fazla ağır bir yüktür." O da asasını bir kenara bırakmış ve eylemsizliğe teslim olmuş.
Sihirbazın da pes etmesiyle, o diyardaki son kişi de gücünü kullanmayı bırakmış.
Tam o an, o devasa ada ülkesinin altındaki topraklar gürlemeye başlamış. Çünkü o ülkeyi denizlerin üzerinde tutan, mimarisini ve doğasını ayakta tutan şey, insanların eyleme dönüştürdüğü o canlandırıcı sihirmiş. Sihir akmayı kesip kandaki su gibi durgunlaşınca, adayı tutan sütunlar birer birer çatlamış. İnsanlar ne olduğunu anlayıp eyleme geçmek istediklerinde ise artık çok geç kalmışlar; çünkü unuttukları büyüyü yeniden çağıramamışlar.
Tanrıların onlara bahşettiği o muhteşem potansiyeli, o eşsiz nimeti sırf üşendikleri için kullanmayan Atlantis halkı; kendi durgunluklarının yarattığı devasa dalgaların altında kalarak işte böyle yok olmuş.

