Evrenin en zarif, en güzel zamanlarından birinde; görkemli bir şatoda bir soylu ve onun güzelliğiyle nam salmış eşi yaşarmış. Soylunun eşi, öyle saf, öyle iyi yürekli bir insanmış ki krallıktaki herkes ona derin bir saygı besler, onu bir iyilik meleği gibi severmiş. Ancak bu dünyada parıldayan her şeyin bir bedeli varmış. Kasvetli, soğuk gecelerin birinde soylunun eşi, omuzlarındaki o görünmez yükleri, dünyanın ağırlığını daha fazla taşıyamamış ve ruhunu serbest bırakarak bu dünyadan ayrılmış.
Karısının gidişiyle soylunun dünyası başından aşağı yıkılmış. Zaman geçmiş ama o, bu yokluğu asla kabullenememiş. Sarayın loş koridorlarında, karısının ayak seslerini arayarak uykusuz geceler geçirmiş. En sonunda aklını kaçırma noktasına gelen soylu, her gece gizli odasında ayinler düzenlemeye, karısının ruhunu bu dünyaya geri çağırmaya çalışmış. Dünyanın en bilge büyücülerinden öğrendiği her yolu, her tılsımı denemiş; fakat oda hep sessiz, hep boş kalmış.
Yıllar süren bu çabanın ardından, artık başaramadığını düşünüp hayata veda etmeyi, karısının yanına gitmeyi planlamış. Fakat gitmeden önce, son bir kez daha denemek istemiş. Masanın üzerine simsiyah mumlar dikmiş, onları titreyen elleriyle yakmış ve karanlığın içinde ruhun onunla konuşmasını beklemiş.
Tam ümidini kesip vazgeçeceği sırada, odadaki mumlar rüzgarsız bir şekilde, aniden sönmüş. Çıt çıkmayan odada, havada süzülen soluk, saydam bir gölgenin varlığını fark etmiş. Bu, karısıymış. Soylu, gözyaşları içinde fısıldamış:
“Neden öncekilerde gelmedin sevgilim? Yıllardır seni çağırıyorum, neden şimdi?”
Eşinin ruhu, kocasının acıyla kavrulmuş yüzüne bakmış. Sol gözünden saydam bir damla yaş süzülmüş ama o damla, yerçekimine meydan okurcasına yere varamadan havada asılı kalmış. Ruh, fısıltı gibi bir sesle konuşmuş:
“Ben öte aleme geçtim, sevgilim. Huzura ermiştim. Senin de burada acını yaşayıp, sonra hayatına devam etmen gerekiyordu. Ama sen bencilce bir yasla beni zincirledin, vazgeçmedin. Yıllarca beni çağırdın. Kanunlar gereği gelemezdim... Ama en sonunda acının ağırlığı beni buraya çekti. Şimdi geldim. Sen de benimle o karanlığa geleceksin; ancak bizi buraya bağlayan o bencil bağ yüzünden, ruhlarımız öte alemde asla birleşemeyecek. Yan yana, ama birbirine dokunamayan iki sonsuz yabancı olacağız.”
Soylu, duyduğu bu korkunç gerçeğin ve pişmanlığın ağırlığıyla sarsılmış. Göğsünde hissettiği amansız bir sızıyla oracıkta yere yığılmış ve o gece kalp krizinden dolayı hayata veda etmiş. Ölürken zihninden geçen son şey; acısını zamanında yaşayıp, vakti geldiğinde durmayı bilmenin ve yasını serbest bırakmanın, ölen eşine yapabileceği en büyük iyilik olduğu gerçeğiymiş. Ancak bu aydınlanma, sonsuz bir ayrılık için artık çok geç gelen bir pişmanlıkmış.