🖇️Ergin
İki gündür bu kapıda nöbet tutuyorum ve binanın katına asansörle girip çıkanların garip bakışlarıyla karşılaşmaktan bıktım artık.
Kıvanç Bey rezidansın girişinde beklemek yerine burada beklememi istemişti ama meraklı insanlara maruz kalacağımı tahmin etmemişti sanırım. Evet binanın tamamında zengin tipler oturuyordu ama onlarda mahalle teyzelerinden halliceydi.
Kollarımı çapraz şekilde kavuşturup kapının hemen yanındaki duvara yaslanmış sigara molası için terasa çıkıp çıkmamak arasında gidip geliyordum.
Dün ilk nöbetimde binanın her noktasını gezip kafamda krokisini çıkartmıştım ve en üst katta bomboş bir teras vardı, aslında bir nevi çatıydı. Her kim Kıvanç Bey'in evine girdiyse orayı kullanması imkansızdı. Herhangi bir çıkıntısı yoktu ve yangın merdiveni terasa gelmeden bitiyordu. Oraya çıkabilmesi için ancak bu binaya yakın uzunlukta bir binadan atlamak zorundaydı ve bu da haliyle imkansızdı, sağında ve solunda boş arazi vardı.
Evin camlarında zorlama izine rastlamadım ve zaten Kıvanç Bey pencere açık uyuyamazmış. Dış kapı ise şifreyle açılıyordu ve kapıda da bir zorlama izi görmemiştim. Ya şifreyi kırmış olması gerekiyor ya da şifreyi biliyor olması. Nedense ikinci ihtimal daha baskın geliyordu.
Biz kırdığımız için yenilenen çelik kapının tik sesinin ardından açılmasıyla dışarı çıkan Kıvanç Bey bana doğru başını uzayıp gülümseyerek "Hadi içeri gel yemek yaptım" demesi ufak çaplı şoka girmeme sebep oldu.
Yemek mi? Bunu yapabiliyor muydun?
Yaslandığım duvardan ayrılıp önüne geçtim. Hâlâ kollarım bağlı kaşlarım anlamsızca çatılarak baktım.
"Siz yemek yapabiliyor muydunuz?" diye sordum.
Şaşkınlığıma göz devirip "Abartma" diyerek içeri girdi. Bende gülerek arkasından içeri girip kapıyı kapattım.
Daha önce girdiğim için içini bildiğim evin mutfağına doğru onu takip ettim. Salona bağlı amerikan tarzı mutfağın ortasındaki geniş masada karşılıklı gördüğüm servis tabaklarına baktım. Cidden beraber oturup yemek mi yiyecektik?
Eliyle oturacağım sandalyeyi gösterdi. "Korkma zehirleneceğin kadar kötü değil. Yalnız yaşadığım için yemek yapmayı çok önceden öğrendim."
Oturduğum sırada önümdeki tabağı alıp tezgaha geçti ve elindeki maşayla tabağa yemek koydu. Bir yandan da ne yaptığını söylüyordu.
"Kremalı tavuklu makarna ve sezar salata yaptım. Sever misin bilmem ama ben severim."
Birinin önünde elimin ayağıma dolanacağını söyleselerdi kıçımla gülerdim ama iyi ki söyleyen olmadı. Çünkü şu anda elimi nereye koyacağımı bulamıyorum.
"Severim" diyebildim sonunda.
"Güzelll" diyerek tepeleme doldurduğu tabağımı önüme koydu. Sonra da kendi tabağını doldurdu ama kendisine kuş kadar koymuştu.
"Neden bu kadar az yiyorsunuz?"
Omuz silkerek ikimizin ortasına salata tabaklarını da koyup sandalyesine oturdu.
"Bu kadarı yetiyor" deyip çatalını alıp hâlâ beklediğimi gördüğünde "Gerçekten zehirlenmeyeceksin, önce bi tadına bak" dedi.
Çatık kaşlarımın ve konuşamayan dilimin yemekten korktuğum için olduğunu sanıyordu ama hayır ben şu an onunla karşılıklı oturup onun yaptığı yemeği yiyecek olmamıza şaşkındım. Gerçekten yemek yapmayı bilen ve bu kadar samimi davranan biri olduğunu düşünmemiştim. Bana tepeden bakan küçümseyici bakışları onun normal haliydi ve nedense bu halini kapının dışında bırakıyordu ve evin içinde tamamen farklı birine dönüşüyordu. Bir zırh gibi, dışarıya karşı kendini korumak için yarattığı bir savunma mekanizması olmalıydı bu.
Artık sabırsızlanıp beni beklediğini belli eden bakışlar atıp önümdeki tabağı işaret ettiğinde gülümseyip çatalı elime alıp makarna ve tavuğu birlikte alıp ağzıma attım.
Beklentiyle yüzüme baktığında başımı salladım ve yuttuktan sonra "Kesinlikle zehirlenmeyeceğim, ellerinize sağlık." dedim.
Memnun bir gülüşle "Demiştim" diyerek o da yemeğe başladı.
Sessiz geçen yemekte arada göz göze gelsekte ikimizde yemeğe odaklanıp konuşmuyorduk. Önce o bitirip arkasına yaslandı ve beni izlemeye koyuldu. Rahatsız mıydım, hayır ama garip bir şekilde onun yaptığı yemeği iştahla yememi izlemesi hoşuma gitmişti.
Masadan kalkıp dolaptan çıkarttığı şarabı kadehlere doldurup tekrar masaya dönerek tabağımın yanına koydu.
"Yemekten sonra daha güzel gidiyor, ikisinin tadının birbirine karışmasını sevmiyorum."
Kendi kadehinden bir yudum alıp tekrar sandalyesine oturdu. Bende ona uyarak şaraptan bir yudum alarak biten yemeğin ardından arkama yaslandım.
"Gerçekten güzeldi, bunu beklemiyordum" diyerek itiraf ettim.
Tek kaşını yukarı kaldırıp "Hmm" dedikten sonra bir yudum daha alıp "Nasıl biri olduğumu düşünüyorsun az çok tahmin edebiliyorum. Ama yanıldığına bir çok kez şahit olacaksın" diyerek omuz silkti.
"Sanırım öyle olacak."
O masayı toplarken yardım etmeme izin vermeyerek bulaşıkları makinaya koyup ellerini yıkadı ve küçük mutfak havlusuna ellerini silip biten kadehini yeniledi.
Benim bardağıma da ekleyip "Hmm şey, film izlemek ister misin? Kapıda beklemekten sıkılırsın. Ha kapı ha ev bir şey fark etmez" deyip salondaki koltuğu gösterdi.
Haklıydı. Ondan beklemediğim şeylere şahit oluyordum.
"Olur yani siz de isterseniz."
Elindeki kadehi masaya koyup ellerini masaya yasladı. Oturduğum yerde arkama yaslanıp diyeceği şeyi bekledim. Çünkü dudakları hareket ediyor sonra vazgeçiyordu.
"Bak Ergin, seni evime misafir olarak kabul ettiğime göre artık samimi olmuşuz demektir ve ben evime kabul ettiğim kişilerle sizli bizli konuşmam. O yüzden bana sadece Kıvanç olarak hitap edebilirsin" dedi sonra koridoru işaret ederek "Tabi şu kapıdan çıkana kadar. Dışarıda ben yine Kıvanç Bey olacağım yani patronun. Off cidden bu kelimeden nefret ediyorum" diyerek ofladı ve ardından "Neyse işte ben patron sen eleman olacaksın ama evin içinde buna gerek yok. Fazla kasıntısın." deyip uzun cümlesini bitirdi.
"Ben mi kasıntıyım?" diye sorarak kendimi gösterdim.
Omuz silkerek salona doğru yürümeye başladı.
"Evettt, sen."
Bende masadan kalkıp ellerimi lavaboda yıkayıp peşinden gittim. Oturduğu koltuğun çaprazındaki tekli koltuğa oturdum.
"Kasıntı falan değilim, sadece yerimi biliyorum."
Kıvanç Bey televizyonu açarken göz devirdi.
"Şimdi yerini boşver de ne izlemek istersin?"
"Siz.. Yani sen ne izlemek istersen ben uyarım."
Gülerek Netflix'i açıp "Seri katil belgeselleri sever misin?" diye sordu.
"Sen izliyor musun onları, korkmuyor musun?" diye şaşkınlıkla sordum.
En sonunda dayanamayıp kumandayı sehpaya koyarak bana döndü.
"Ya Allah aşkına sen beni çocuk mu sanıyorsun, her şeye korkan biri mi sanıyorsun anlamıyorum ki."
Koltukta öne eğilip sehpaya yaklaştım.
"Kıvanç Bey, şey işte Kıvanç, daha iki gün önce eve biri girdi deyip panik atağa girdin, bayıldın, hastanelik oldun, benim ödüm koptu. Şimdi de sen beni korkak mı sanıyorsun diyorsun? Cidden çok değişiksin."
Kıvanç her cümleme farklı tepkiler vererek en son gülümsemeyle kaldı.
"Ödüm koptu derken?"
Tamam, yakalandım. O gün onu yatağının hemen yanında baygın bir şekilde ayakları kan içinde görünce içimde bir şeylerin ipi koptu. Bunun anlamını sorgulamak yerine hemen onu kucaklayıp hastaneye götürmüştüm ama kardeşlerime de kötü bir şey olsaydı aynı tepkiyi verirdim. Fakat sorun şu bu duygu kardeşlerimi koruma ve onlar için korkma duygusuna benzemiyordu.
"Yani, lafın gelişi. Anıl abi de çok korktu."
Kıvanç hmmlayarak sehpadaki kumandayı tekrar alıp bir tane belgesel başlattı.
Ayakları iki gün içinde biraz iyileşmişti ama bazen yürürken acı çektiği için yüzünü buruşturuyordu.
O üçlü koltukta bende tekli koltukta bir kaç saat belgeseli seyrettik ama Kıvanç Bey.. Offf Kıvanç işte, uyuyakaldığı için kumandayı alıp televizyonu kapattım.
Uyandırmam gerekiyordu odasına gitmesi için ama çok güzel uyuyordu. Sarı tutamları alnından dökülürken yüzü sakin ve dudakları küçük bir kıvrılmaya gülümsüyordu.
Etrafıma bakınıp bir süre ne yapacağımı düşündüm ama sonunda kucağıma alıp götürmeye karar verdim. Uyandırırsam yürümek zorunda kalacaktı ve canı acıyacaktı.
Koltuğa eğilip sol kolumu bacakları arasından geçirdim ardından sağ kolumu başının altından geçirip kucağıma aldım. Yürümeye başladığım sırada kolunu bana doğru uzatıp boynuma sarılınca olduğum yere çatıldım. Başımı eğip yüzüne baktım, hâlâ mışıl mışıl uyuyordu ve uyku arasında kolunu sarmıştı.
Göğüs kafesimi sıkıştıran hoş bir hisle odasına doğru yürümeye devam ettim. Odasına ulaştığımda kapısını sol elimle açıp içeri girdim. Işığı her zaman açık olan odada yatağına götürüp yavaşça yatırdım. Yüzüne gelen saçları yanlarına doğru tarayıp bir süre uyumasına baktım. Hareketlenip sağa tarafına döndüğünde derin bir nefes verip odadan çıkmak için kapıya yöneldim. Işığı açık bırakarak odadan çıktım. Ardından da evden çıkıp eski yerime döndüm.
Karşımdaki duvarla bakıştığım anlarda hâlâ boğazımdan aşağı doğru akan o yakıcı tadın hissiyle gözlerimi kapattım ve mideme bir yumruk yemişim gibi canımı yakan başka bir hisse gözlerimi açtım.
Kimden ya da neyden korumam lazımdı henüz bilmiyordum ama artık onu koruyacağımı ve bunu sadece görevim için yapmayacağımı biliyordum. O çok masum bir çocuktu.
