İçeriğe geç

Çınar Yaprağı

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Çınar Yaprağı

Bölüm 2

Yabancı Bir Yer

Nihayet sabah oldu. Her ne kadar rahatmış gibi gözüküp belli etmemeye çalışsam da ben de tıpkı Danny gibi korkuyordum aslında. Sadece kendime güvenmeye çalışıyordum o kadar, kötü düşüncelere dalıp kendimi karamsarlığa sürüklememe gerek yoktu. Etrafıma baktım güneş pırıl pırıl parlıyordu. Bugünlerde hava epey sıcaktı, o yüzden hemencecik omzuma kadar gelen saçlarımı topladım ve kalktım. Tahmin ettiğim gibi bu sabah da en son uyanan ben olmuştum. Danny ve Mason her zaman benden daha erken kalkarlardı. Mutfakta konuşurlarken seslerini duydum ve hemen içeri girip “Günaydın millet!” dedim neşeli bir şekilde. Danny ise içindeki kaygıyı bastırmaya çalışırcasına zar zor “Günaydın.” diye karşılık verdi. Bir şeylerden korktuğunu anlayabiliyordum. Danny’i çok iyi tanıdığım için tıpkı benim gibi onun da korktuğunun farkındaydım. Fakat aynı şeyi Mason için söyleyemem, Mason müthiş derecede soğukkanlı olduğundan dolayı çoğu zaman onun herhangi bir duyguyu hissetmediğini düşünebilirdiniz.

“Bugün Waldoria’ya gidiyoruz çocuklar. Hazır mısınız?

”Hazırız Mason.”

”Size ne yapmanız gerektiğini öğrettim. Sağlam çalışın, gözünüzü dört açın ve en önemlisi kendinize güvenin.”

Bunu söylerken diğer yandan Danny’ye bakıyordu. Onun kaygılı olduğunu çok iyi anlamıştı, Danny ise başını tamam dercesine aşağı doğru indirdi.

İki saat sonra yoldaydık, ilk başlarda sıcak olan hava yolculuğun ilk üç saatinde soğumuştu. Waldoria ise geçtiğimiz ve geçeceğimiz yerlerden daha soğuktu. Yüksek dağları olan bir kuzey krallığıydı. Gemide manzarayı seyrederken Danny yanıma geldi. “Tek bir günde hayatımız değişti, değil mi?” diye sordu. “Daha dün tarlamızda çalışıyorduk, şimdi ise buradayız.” Gerçekten de haklıydı, oldukça sıradan olan hayatlarımız bir gün içinde değişmişti.

”Aynen öyle. Biliyor musun? Her ne kadar korkmuyormuş gibi gözüksem de aslında ben de içten içe korkuyorum. Hem ülkemizin ele geçirilmesinden, hem de seni kaybetmekten. Çünkü her ne kadar ailelerimiz farklı olsa da sen benim kardeşimsin, biz beraber büyüdük. Seni benden beni senden daha iyi hiç kimse tanıyamaz.”

Danny’nin yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. “Kesinlikle, ama bir yandan da şöyle düşünmek lazım. Belki de Mason haklıdır, belki de gerçekten kendimize güvenmemiz gerekiyordur. Ne de olsa başarmanın yolu da kendimize güvenmekten geçer öyle değil mi?”

Ben de tıpkı Danny gibi gülümsüyordum. Ona sımsıkı sarıldım, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Onun da ağladığının farkındaydım çünkü gözyaşları kıyafetime damlamaya başlamıştı.

Bir anda omuzlarımdan tutup “Bana söz ver Chris.” dedi. “Hayatımızın sonuna kadar hep dost olacağımıza ve birbirimizi destekleyeceğimize dair söz ver.” Gözlerinin içine baktım. Adeta bir okyanus gibi, masmavi ve pırıl pırıldı. “Söz.” dedim. Bir kez daha sarıldık.

Sekiz saat sonra nihayet Waldoria’ya varmıştık. Danny, Mason ve ben üzerimize birer kaban aldıktan sonra saraya doğru yola çıktık. Sarayda bizi Kral Alexander ve yardımcısı Maddox karşılayacaktı. Tam saraya doğru yola çıkmışken yanımıza bir adam ve bir genç kadın geldi.

Adam “Merhaba gençler!” dedi neşeyle. “Nasılsınız? Eğleniyor muyuz?” Savaşmaya giderken bu kadar pozitif olmasına çok şaşırmıştım, nasıl bu kadar neşeli olabiliyordu ki? “Vay canına, savaşa girmek üzere olan biri için fazlasıyla neşelisiniz.” dedim. Gülümseyerek “Bu hayatta pozitif olmak gerek.” dedi. “Bu arada tanıştığıma memnun oldum, adım Luke.” Ona “Ben de memnun oldum.” diye cevap verdim.

“Adım Christian, ama sen bana kısaca Chris diyebilirsin. Bu da en iyi arkadaşım Daniel yanındaki de mentorumuz Mason.” Mason, mesafeli ama saygılı bir şekilde selam verdi.

Danny ise samimi bir şekilde gülümseyerek “Merhaba.” dedi. “Tanıştığımıza sevindim Luke.” Luke ise “Ben de memnun oldum.” dedi. “Vay, gözleriniz ne kadar da güzel!” Danny’nin utançtan yanakları kızardı. “Teşekkür ederim, sizin de saçlarınız çok hoş.” Luke “Evet öyledirler, her gün düzenli bakım yaparım ve jölelerim. Siz de biraz saç bakımı tavsiyesi ister miydiniz?” Sonra yanındaki genç kadın ona omuz atınca biraz canı yandı. Kadın, “Siz ona bakmayın, kendince şaklabanlık yapıyor. Neler döndüğünün farkına bile varamadı herhalde. Böyle durumda bile nasıl bu kadar rahat davranıyor anlamıyorum.” dedi. “Bu arada size kendimi tanıtayım. Adım Maria.” Danny, Mason ve ben “Memnun olduk.” diye cevap verdik. Sonra Danny “Ülkenin neresinden geliyorsunuz?” diye sordu. Maria ise “Biz Flowood’dan geliyoruz.” diye cevap verdi. Buna çok şaşırmıştım “Ne kadar da yakındaymışsınız, biz de Thunderwille’den geliyoruz.” Maria “Gerçekten çok yakınmışız.” dedi.

Yarım saat daha yürüdükten sonra nihayet saraya varmıştık. Luke heyecanla “Çok heyecanlıyım, hayatımda ilk defa Waldoria kralını göreceğim. Nasıl görünüyordur acaba?” İşin aslı ne ben ne de Danny tıpkı Luke gibi hiçbir şekilde kralı görmemiştik. Onu sadece hakkında söylenenler kadar tanıyorduk. Ama kuşkusuz Mason onu görmüştü çünkü bir zamanlar elçiymiş ve sık sık Waldoria’yı ziyarete gidiyormuş.

Yardımcı Maddox gülümseyerek bizi karşıladı.

”Hoş geldiniz. Siz Solarina’dan gelen savaşçılarsınız değil mi?”

Mason “Evet.” diye cevap verdi.

Maddox’un gözleri parladı. “Mason, seni görmeyeli uzun zaman oldu.” Mason ise “Evet Maddox, gerçekten de çok uzun zaman oldu.” Yıllar sonra birbirlerini görmeleri hem Maddox hem de Mason için çok şaşırtıcı olsa gerekti.

“Haydi içeri gelin, Kral Alexander sizi görmek istiyor.” dedi Maddox.

İçeri girdik. Tam 350 yıl önce inşa edilmiş olan bu muhteşem saray, kelimenin tam anlamıyla bir mimari harikasıydı. Yalnızca tek bir kusuru vardı merdivenleri aşırı uzundu ve çıkarken nefes nefese kalabilirdiniz. Yerlerde ipek halılar, pencerelerde göz alıcı perdeler vardı. Sarayın koridorlarındaki mumlardan muhteşem bir orkide kokusu geliyordu.

Nihayet kralın bizi beklediği o büyük salona gelmiştik.

“Hoş geldiniz, ben de sizleri bekliyordum.”

Kral Alexander, biraz yaşlı olmasına karşın son derecede güçlü ve kuvvetli görünüyordu. Upuzun beyaz saçları, saçları kadar uzun olmasa da epey uzun olan ak sakalları ve kahverengi gözleri vardı. “Oturun lütfen.” dedi sakin bir ses tonuyla. Hep birlikte oturduk.

”Biliyorsunuz ki artık savaşların bile belli bir usulü var. Eskisi gibi yüzlerce, binlerce insanı bir savaş meydanına sokup hunharca birbirlerinin üzerine hücüm ettirmiyoruz. Artık arenalarımız var, böylesi hem nüfus hem de güvenlik açısından daha iyi.”

Sessizce kralı dinliyorduk, kral konuşmasına devam etti.

“Ancak benim kurallarıma göre, öyle hemen savaşa girilmez. Ne kadar güçlü ve ne kadar görkemli bir krallık olduğumuzu anlamanız adına bu gece bir balo düzenliyorum ve tabii ki sizler de orada olacaksınız.”

Luke “Vay.” diye mırıldandı. Ancak bunu fark eden Maria ona susması için işarette bulundu.

“Odalarınıza geçin, biraz dinlenin. Uzun yoldan gelmişsiniz, muhtemelen yorgunsunuzdur. Akşam da hazırlanıp baloya gelin orada arena savaşlarıyla ilgili birkaç açıklama da yapacağım.”

Mason “Anlaşıldı majesteleri.” diye cevap verdi. Daha sonra kralın odasından çıktık. Daha sonra Mason hepimizi bir yere topladı ve “Çok dikkatli olmalısınız, ülkemizin geleceği için gözünüzü dört açın. Çok çalışın, düşmanı daima gözlemleyin ve en önemlisi kendinize daima güvenin.” Hepimiz Mason’a onay verdikten sonra odalarımıza geçtik. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra etrafı inceledim. Her yer o kadar görkemli ve o kadar göz alıcıydı ki. Duvarlarda tablolar, yumuşacık bir yatak, kocaman pencereler ve yine o muhteşem orkide kokusu aynı zamanda atıştırmak için biraz içecek ve biraz da meyve vardı.

”Buranın tadını sonsuza dek çıkarabilmek muhteşem olurdu.” diye düşündüm. Ancak bu mümkün olmayacaktı, çünkü buraya bir kere geldik mi artık yarınımızın garantisi yoktu. Arena savaşları çok tehlikeliydi ve tıpkı Mason’ın söylediği gibi eğer hayatta kalmak istiyorsanız gözünüzü dört açmalıydınız.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.