Cumartesi sabahı, Deniz’in telefonuna Ayaz’dan gelen mesaj şöyleydi:
“Bugün benimle gelir misin? Sessiz bir yer biliyorum. Şehir de sussa, biz konuşuruz gibi.”
Deniz gülümsedi. Hemen yazdı:
“Hazırlanıyorum. Çillerimle geliyorum. Kaçmak yok.”
Öğleden sonra – Eski bir kitapçının arka bahçesi
Ayaz, Deniz’i şehir merkezinden uzak ama hâlâ yürünebilir mesafedeki, yaşlı bir adamın işlettiği küçük bir kitapçıya getirdi. Kitapçı neredeyse bir evi andırıyordu. Ahşap raflar, yer yer solmuş kapaklar ve kahve kokusu…
Bahçede, yaşlı ağaçların altında küçük bir masa vardı.
Ayaz, Deniz’e döndü:
“Burası kimseye ait değil. Bu yüzden çok bize benziyor.”
Deniz oturdu.
“Gürültüsüz, ama dolu.”
Konuştular… çokça.
İlk tanıştıkları anı, ilk bakışmayı, sessizliği, Şeyma’yı, korkularını…
Ayaz bir ara başını yana eğip gülümsedi:
“İlk gün seni fark ettiğimde sadece gözlerine değil, kelimelerinin ritmine de dikkat etmiştim. Çok yavaş konuşuyorsun bazen.”
“Çünkü içimden konuştuğum şeyler dışımdakinden daha hızlı,” dedi Deniz.
“İç sesinle kavga ediyor musun hiç?”
Ayaz gözlerini kıstı.
“Bazen. Ama sen konuşunca susuyor artık.”
Kitapçıdan çıkarken
Yağmur başladı. İnce, serin bir yağmur.
Ayaz, montunun kapüşonunu Deniz’in başına geçirdi.
Deniz gülümsedi:
“Çilli suratımı ıslatmak istemiyorsun belli ki.”
Ayaz cevap vermedi. Sadece elini tuttu.
Sessizce yürüdüler.
İki kalp, ritmini bulmuş iki parmak gibi.
O Gece – Deniz’in Günlüğü:
“Bugün Ayaz beni sustuğum yere götürdü.
Şehir konuşmadı, ama biz anlattık.
Aşk bazen çok bağırmaz.
Sadece orada olur.
Bugün gibi.”