(Aras’ın Anlatımıyla)
Yıldız, çantamdan ıslak mendil çıkaracağım derken az kalsın çantasının içindeki tüm makyaj malzemelerini dükkanın zeminine döküyordu. Sonunda kendi temiz mendilimle ellerindeki siyah yağı silmeyi bitirdiğimde, gözlerim göğsümdeki o iki adet mükemmel el izine kaydı.
"Görünüşe göre beni bu halde eve gönderemezsin," dedim, sesimdeki muzip tonu gizlemeyerek. "Bu lekenin, alnımdaki şu hafif şişliğin ve çektiğim acının bedeli olarak... Bana acilen bir akşam yemeği ısmarlaman gerekiyor Yıldız Hanım."
Yıldız’ın ela gözleri şokla açıldı. "Yemek mi? Yani... Tabii, ısmarlayayım ama üzerimi mi değiştirseydim? Rezervasyon falan..."
"Gerek yok," dedim gülerek. "Sadece iki dakika bekle, arkadaki odada yedek bir tişörtüm var. Onu giyip geleyim."
Arkamı dönüp dükkanın arkasındaki personel odasına geçtim. Kapıyı arkamdan kapattım. Dolaptan temiz, siyah bir tişört alıp üzerime geçirdim tam kapının kolunu tutup dışarı çıkacaktım ki...
Çat.
Elimde tuhaf bir hafiflik hissettim. Aşağı baktım. Kapı kolu, bildiğiniz vidalarıyla birlikte elimde kalmıştı. Şaka gibiydi. Türkiye’nin en büyük holdinglerine, ultra lüks villalarına yüksek güvenlikli kilit sistemleri kuran Aras Güvenlik, şu an kendi dükkanının arka odasında kilitli kalmıştı.
Kapıya iki kere vurdum. "Yıldız?"
"Efendim?" dedi dışarıdan, sesi kapıya yakın bir yerden geliyordu.
"Sana bir iyi, bir de kötü haberim var. İyi haber; üstümü değiştirdim. Kötü haber; kapı kolu elimde kaldı. Odada mahsur kaldım."
Dışarıdan bir saniyelik bir sessizlik yükseldi, ardından Yıldız’ın o kendine has, tatlı kıkırtısı kapının altından odaya sızdı. "Şaka yapıyorsun değil mi? Sen çilingirsin! Koskoca kilit dâhisi bir oda kapısına mı yenildi?"
"Yıldız, dalga geçme de dükkanın tezgahının altındaki alet çantasını getir. Sana ne yapacağını tarif edeceğim."
"Tamam, getirdim! Şimdi ne yapıyorum?"
"Çantadan ince uzun bir mil olacak, onu bul ve kapı deliğinden içeri sokup sağa doğru çevir."
"Hangi sağa? Benim sağıma mı, kapının sağına mı? Dur... İçimden dört kere saymadan çeviremem! Bir, iki, üç, dört... Çeviriyorum!"
Gıcırtı... Çat!
"Yıldız? Ne oldu?"
Dışarıdan çok kısık bir ses geldi: "Şey... Aras? O ince mil sanırım içeride kırıldı. Ve kapı kolunun diğer tarafı da şu an elimde."
Alnımı kapının şık ahşabına yasladım ve derin bir nefes aldım. "Tamam... Sakin olalım. Sen dükkandaki anahtarları al, kapıyı dışarıdan kilitle. Biz en iyisi dışarıda buluşalım. Ben pencerelerin demirlerini söküp arkadaki bahçeden çıkacağım."
"Pencereleri mi sökeceksin? Gerçekten mi?"
"Başka çaremiz yok Yıldız, kapıyı tamamen harcadın çünkü."
(Yıldız’ın Anlatımıyla)
Yaklaşık on beş dakika sonra, Aras dükkanın arka bahçesindeki pencerenin demirlerini tornavidayla söküp (evet, adam gerçekten yaptı bunu) yanıma geldiğinde suçluluk duygusundan erimek üzereydim. Ama siyah tişörtüyle, saçları hafif dağılmış haliyle o kadar yakışıklı görünüyordu ki, suçluluk duygum bir anlığına rafa kalktı.
"Eee," dedim çekinerek. "Nereye gidiyoruz? Çok şık bir İtalyan restoranı biliyorum, kendimi affettirmek için..."
"İtalyan restoranı bizi bozar," dedi Aras, göz kırparak. "Beni dükkanın arkasındaki seyyar köfteciye götürüyorsun."
Yarım saat sonra, üzerimdeki o özenle seçtiğim bordo badi ve makyajımla, duman altı bir seyyar köfte tezgahının önündeki taburelerde oturuyorduk. Aras durumdan o kadar memnun görünüyordu ki, ekmek arası köftesini iştahla ısırırken beni izliyordu.
Ben ise tabii ki her zamanki gibiydim. Köftemi yemeden önce tam dört kere üfledim. Ayranı pipetle tam dört kere karıştırdım. Peçeteyle ağzımı tam dört kere sildim.
Aras elindeki köfteyle kalakalmış, bıyık altından gülerek beni izliyordu. "Köfteyi soğutma ritüeli mi bu, yoksa bana özel bir şov mu?" diye sordu muzipçe.
"Bu benim huyum," dedim utanarak, ayranımdan bir yudum alırken. "Bir şeyi yaparken içimden dörde kadar saymazsam ya da dört kere yapmazsam uğursuzluk getirecekmiş gibi hissediyorum."
Aras’ın gözlerinde öyle sıcak, öyle tatlı bir ışık yandı ki, kalbimin ritmi yine şaştı. "Uğursuzluk mu?" dedi sesini hafifçe alçaltarak. "Bence gayet sevimli. Hatta tam dört dörtlük bir huy."
Yemek bittiğinde ve Aras dükkanı kilitleyip (tabii pencereleri de bir şekilde sabitleyip) beni arabama kadar uğurladığında heyecandan ayaklarım yere basmıyordu.
Arabamın yanına geldik. Çantamı açtım, elimi içeri daldırdım. Cüzdan, ruj, ıslak mendil, kapatıcı, rimel, allık, ayna...
Yok. Anahtar yoktu.
"İnanamıyorum," diye mırıldandım panikle, çantamı altüst ederek. "Yine mi kaybettim ya? Aras, araba anahtarım yok!"
Aras derin bir iç çekti, ama yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Yanımdan geçip arabanın sürücü koltuğunun camına yaklaştı. İçeriye baktı ve kafasını sallayarak gülmeye başladı.
Ben de arkasından gidip camdan içeri baktığımda donakaldım.
Araba çalışıyordu. Kadranlar parlıyordu, klima içeride harıl harıl üflemeye devam ediyordu. Ben yarım saat önce aceleyle arabadan inerken, motoru bile kapatmadan, anahtarı üzerinde bırakıp gitmiştim! İstanbul’un göbeğinde, araba yarım saattir "gel beni çal" diye çalışır vaziyette bekliyordu.
Aras yavaşça bana doğru döndü, kollarını göğsünde birleştirdi ve o insanı eriten gülüşüyle gözlerimin içine baktı.
"Yıldız," dedi kafasını iki yana sallayarak. "Sen gerçekten bir çilingirin hayatı boyunca karşılaşabileceği en büyük rızık kapısısın. Bu gidişle senin sayende holding kuracağım."