Akşam olunca, Aras’a söz verdiğim gibi anahtarı almaya gidecektim. İçimde gün boyu bastırmaya çalıştığım ama bir türlü başarılı olamadığım garip bir heyecan vardı. Gardırobun önünde biraz vakit geçirdikten sonra, üzerime bol gri bir pantolon ve hatlarımı ortaya çıkaran dar, bordo bir badi giydim. Aynanın karşısına geçip hızlıca ama özenli bir makyaj yaptım. Hazırdım. Normalde dükkanın olduğu yer sadece 10 dakikalık bir mesafeydi ama iş çıkış saati olduğundan, o yolu trafik sayesinde maalesef tam 30 dakikada gelebilmiştim.
Arabayı dükkanın biraz ilerisinde bir yere zar zor park edip indim. Trafikten dolayı sinirlerim bozulmuştu ama tabeladaki o ismi görünce sinirden eser kalmadı: “Aras Güvenlik ve Kilit Sistemleri.”
Şık, antrasit kapının önüne gelince her zamanki gibi duraksadım. Derin bir nefes aldım. Kapının metal koluna elimi uzattım ve içimden o tanıdık ritmi tekrarladım: Bir, iki, üç, dört. Dördüncü kez dokunuşumda kapıyı itip içeri girdim.
(Aras’ın Anlatımıyla)
Dükkanın arkasındaki tezgahta, yeni gelen şifreli kilit mekanizmalarından birini sökmekle uğraşıyordum. Parçalardan biri yuvasına sıkışınca biraz fazla güç uygulamak zorunda kalmıştım ki, mekanizmanın içindeki ince motor yağı bir anda yukarı fışkırdı.
"Siktir..." diye mırıldandım hızla geri çekilerek.
Ama geç kalmıştım. Üzerimdeki beyaz tişörtün tam göğüs kısmında, simsiyah, kocaman bir yağ lekesi belirmişti. Tam kendime söylenerek arkadaki odaya geçip yedek tişörtlerimden birini giyecektim ki, kapının üzerindeki çıngırak sesi dükkanın içinde çınladı.
Başımı kaldırdım. Ve o an, göğsümdeki lekeyi de, üstümün başımın halini de tamamen unuttum.
Yıldız gelmişti.
Üzerinde bol gri bir pantolon ve o minyon fiziğini, hatlarını mükemmel şekilde ortaya çıkaran dar, bordo bir badi vardı. Saçları ve makyajı o kadar özenliydi ki, dükkanın o çiğ ışıklarının altında resmen parlıyordu. Onu gördüğüm an göğsümün sıkıştığını, nefesimin anlık olarak kesildiğini hissettim.
Sakin ol oğlum, dedim kendi kendime. Altı üstü bir müşteri. Dün gece kapıda kalan, sabah da seni sapık sanıp yüzüne telefon kapatan o tatlı, çatlak kız işte...
Tezgahın arkasından çıkıp ona doğru yürürken yüzüme engel olamadığım bir gülümseme yerleşti. Gözlerimi bir an bile üzerindeki o bordo badiden alamıyordum. Çok... çok güzel olmuştu.
"Hoş geldin, Yıldız," dedim, sesimin düzgün çıkmasına gayret ederek. "Tam zamanında geldin."
Yıldız bana doğru bir adım attı ama tam o sırada bakışları yüzümden aşağı kaydı ve beyaz tişörtümdeki o kocaman yağ lekesine takıldı. Gözleri hafifçe irileşti.
Aferin Aras, diye geçirdim içimden. Kız buraya bir içim su gibi gelmiş, sen karşısına üstü başı sanayi yağı içinde çıkıyorsun. Rezil oldun. Tam arkamı dönüp "Kusura bakma, üstümü değiştirip geleyim" diyecektim ki, Yıldız'ın yüzündeki o ifadeyi yakaladım.
Lekeye bakıyordu ama tiksinmiş ya da garipsemiş gibi değildi. Aksine, bakışları o beyaz, ince kumaşın altındaki göğüs kaslarımda ve kollarımda biraz fazla oyalanmıştı. Resmen beni süzüyordu ve içten içe hâlâ çok yakışıklı bulduğu her halinden belliydi. Hatta bir an yutkunduğunu gördüm.
"Hoş buldum," dedi. Sesindeki o hafif, heyecanlı titremeyi yakaladığımda içimdeki o rezillik hissi bir anda uçup gitti. "Aslında 10 dakikalık yoldu ama... trafik sağ olsun, 30 dakikada anca gelebildim."
Hafifçe güldüm, aramızdaki mesafeyi biraz daha azaltarak tam karşısında durdum. Şimdi dükkandaki o keskin metal kokusunun yerini, onun o büyüleyici parfümü almıştı.
Trafikte kalması iyi olmuş, diye düşündüm onu tepeden tırnağa süzerken. Çünkü ben bu bordo badili halini sabaha kadar izleyebilirim.
"O trafiği iyi bilirim," dedim sesimi biraz daha alçaltarak. "Ama neyse ki beklediğine değdi. Anahtarların tam zamanında hazır oldu."
Arkamdaki tezgaha uzanıp onun için hazırladığım parıl parıl parlayan yeni anahtarları elime aldım ama gözlerimi bir an bile o ela gözlerinden ayırmadım. Gitmesini hiç istemiyordum.