İçeriğe geç

ÇİFT YILDIZ

Bölüm 16 · 12 dk okuma

ÇİFT YILDIZ

Bölüm 16

GERÇEKLİĞE BİR DAVET II

GERÇEKLİĞE BİR DAVET II

Takvim 29 Ekim 1989'u gösteriyordu. Akgün, otelinin açılışı için özellikle bu tarihi seçmişti. Güneş günün önemini, ancak televizyona yansıyan siyah-beyaz kutlama haberleri ile fark edebilmişti. Günleri o kadar şaşmıştı ki tarihten bir haberdi. Aklına, ekiptekilerin meydandaki gösterilerden sonra birlikte yenecek akşam yemeği ve sonrasındaki eğlence planları gelince, içine bir kırgınlık oturdu. Televizyonun karşısındaki koltuğa iyice gömülerek, koltuğun kenarına yasladığı dirseğine başını dayadı. Bugün için kendini hiç hazır hissetmiyordu. Gireceği eğlenceli ortama uyum sağlayabilmek için duygularını baskılayarak mutluluk maskesi takınacaktı. Bu düşünce içini huzursuz ediyor midesini ağrıtıyordu. Narkotik şube ile gerçekleştirdikleri takip ve izleme işinin, hatta görülerinin bile bu davayı çözmekte yeterli olmayacağını düşünüyor bunun için işe bizzat dahil olmayı planlıyordu. Her iki taraf için de en güvenilir görünen kişi Güneş'ti. Bu avantajı onu görünmez kılacaktı.

Akgün'ün arkadaşı olarak katılacağı davette, Akgün'ün etrafındaki insanları tanıyıp zihinlerine girecekti. Bu örümcek ağının içerisinde kim varsa hepsini kendi ağında asmaya kararlıydı.

Ebru arkadaşının konuna asılarak zorla kahvaltı masasına oturttu. Ananene torununun asık suratını Yusuf'un yaralanmasına yordu. Çok üstüne gitmeden teselli edici konuşmasının ardından, torununa zorla, maydonozla karıştırdığı haşlanmış yumurta ve patates karışımından yedirdi. Arkadaşının durgunluğunu fark eden Ebru, her zamanki neşeli halinden ödün vermeyerek ona destek olmaya çalıştı.

Gidip Yusuf'u görmek istese de, onun o halini gördükten sonra davete katılmaktan vazgeçeceğini düşündüğü için gitmedi. Yapmak istedikleri ve zorunda hissettikleri arasında kalmıştı. Bu ikilemle mücadele ederken aklından hiç silinmeyen bir diğer şey Akgün'dü.

Güneş bu akşam davetle alakalı planları kafasında kurmuş ve henüz Ebru'ya anlatmamıştı. Kahvaltıdan sonra, hazırlanma bahanesiyle üst kattaki odasına çıktılar. Yatağın üstüne karşılıklı oturdular. Ebru; "Kuşum, daha erken diyorum sana hazırlanmak için. Makyajın akar sonra."

Güneş; "Kendimizden önce hazırlamamız gereken bir şey daha var. Planımız. Oraya eğlenmeye ya da Akgün'ü tebrik etmeye gitmiyoruz Ebru, bu davete Akgün'ün tüm çevresi katılacaktır eminim."

Ebru; "Eğlenmeye gitmiyoruz onu anlamıştım zaten fakat korkuyorum Güneş. Sana güveniyorum tabi ki de, ama Akgün tüm arkadaşlarını çağırdığı bir açılışa neden bizi de davet etti sence?"

Güneş; "Ona yardım ettiğim için, bana aralarına katılmaya çalışıyormuşum imasında bulunmuştu. Sonrasında eve geldiğinde ise bana gerçekleri göstermek istediğinden bahsetmişti. Dostlarımın aslında onun dostu olduğundan söz etmişti."

Ebru; "Bu iş iyice ısınmaya başladı. Bir dediği bir dediğini tutmuyor onun da. Sana dedim, seni kullanmak için yaklaşmaya çalışıcak. Bu iş bizi aşıcak gibi duruyor, bence ekiptekilere haber..."

Güneş; "Ekiptekilere haber verirsem ve Akgün'le olan alakamı öğrenirlerse, benden şüphelenmeleri an meselesi. O gece limanda uyuşturucu baronunu kıl payı kaçırdılar. Eve gittiğimi sanırlarken beni polis merkezinde buldular, üstelik üzerimde Yusuf'un arabasının anahtarıyla. İlla ki bir gören olmuştur gidip geldiğimi. Bunları bildikten sonra anlamamaları salaklık olur."

Ebru eliyle alnını ovuşturup saçlarını karıştırdı. "Aşırı gerildim şu an."

Güneş; "İlla ki korkacağız. Ama korkak olmayacağız Ebru. Oraya seni götürmek istemiyorum ama tek gidemem. Görülerim bazen o kadar sıklaşıyor ki bunalıyorum. Senin desteğine orada ihtiyacım olacak."

Ebru; "Saçmalama, böyle tehlikeli bir durumda tabi ki seni yalnız gönderemem zaten. Bu gece ne yapmayı planlıyoruz öyleyse?"

Güneş; "Önceliğimiz dikkat çekmemek, Akgün'ün etrafında dolanacağız fakat çok yakın olmayacağız. Yüzlerini görürsem, sonradan aklıma getirip zihinlerine girmek kolay olur. Konuşmalara ve kimlerle kümelendiklerine dikkat etmeliyiz."

Ebru; "Her şeye tamamım. Akgün'e ne bahane sunacağız? En son adamın iş yeri midir evi midir her neyse, orayı bulup üstüne hesap sormaya gittin. Süslenip püslenip biz geldik hayırlı olsun mu diyeceğiz?"

Güneş bilmişçe gülümseyerek; "Ya gerçekten bana dürüst davranıyor ya da aklıma girmeye çalışıyor. Akgün baş etmekte zorlanacağım bir adam. Her adımını hesaplı atıyor ve en riskli kararlardan bile zarar almadan çıkıyor. O gece o limandan kaçmasını ben söyledim fakat çetesini oradan çıkartmak herkesin harcı değildi. Yalan söylersem anlar ki beni zaten tanıyor. Dürüst olacağım. Beni çağıran zaten kendisiydi."

Ebru; "Bu gece başımıza bir şey gelmeden bitsin ben başka bir şey istemiyorum. Neyse stresten terledim oturduğum yerde ben bir duşa gireceğim."

Güneş; "Tamam bende yıkanayım da sonra akşama doğru hazırlanırız."

Ebru yataktan kalkıp odadan çıkarken; "Ay karnımız tok gidelim de, o lüks davetlerde ufacık kürdanlı şeylerden veriyorlar doymam ben."

Güneş gülerek; "Tamam, yer öyle gideriz."

Ebru odasındaki duşuna girerken, Güneş yatağının üzerinde oturmaya devam ederek yine düşüncelere boğuldu. Şimdiye kadar Akgün'ün sözlerini bir araya getirerek anlamlı bir sonuç çıkartmaya çalıştı. Hepsinden bağımsız, babasından yardım almasından bahsetmişti. Belki de gerçekten zarar vermek istemişti. Hepsinin cevabını bu gece gördüklerinden sonra anlamayı umut ediyordu.

Daha fazla oturmayı bırakıp duşa girmek üzere ayaklandı. İç çamaşırlarını almak için açtığı komidin çekmecesinde, kısa siyah taytına sarıp arka tarafa sakladığı Akgün'ün silahı gözüne takıldı. Geri verip vermemeyi düşünürken, aklına bu makineyle neler yapmış olabileceği geldi. Ona geri vermemeye karar kıldıktan sonra çekmecedeki çamaşırları üzerine yığıp siyah kumaşı örttü. Silahlara dair bilgisi sıfır olsa da, günün birinde lazım olabilirdi. Bu ihtimal onu ürpertiyordu fakat gerçekçi tarafı meydana çıkmıştı.

Her ikisi de sıcak ve güzel kokulu duşlarının ardından uzun bornozlarıyla, oturma odasının tam ortasına kurdukları ütü masasının başındaydılar. Güneş; "Ananene bak sakın diyeyim yapışmasın. Başka elbisem yok böyle uzun."

Ebru; "Elbiseyi geçtim ben ona verdiğim liralara acırım."

Sıcak ütüyü siyah saten elbisenin üzerinde gezdiren ananene; "Yapışmaz yavrucuğum yapışmaz, ıslattık ya kumaşı. Hem bacaklarım koptu benim burada dikil dikil, kütük gibi de bu ütü, alın azıcık da kendiniz yapın bakayım."

Güneş yapmacık bir heyecanla; "Hayır ananene sen yap biz yakarız, yılların tecrübesini konuşturma fırsatın geldi. Hadi Sultan'ım dümdüz et elbisemi tek bir çizgi kalmasın."

Ebru kendini koltuğa bırakıp bacağını diğerinin üzerine attı. Yüzüne düşen siyah perçemini parmağıyla kıvırarak konuştu ; "Kışkırtıcı kırmızı rujumu da sürünce tam olacağım. Ay bayağıdır düğüne davete gitmiyordum hazırlanmayı özlemişim."

Sultan hanım ütüden çıkan yoğun dumanlardan bunalarak; "Ay aman, yandım sıcaktan. Menapozdaki bir kadına yapılır mı bu? Otuz yaşınıza geldiniz hala ütü yapmayı beceremiyorsunuz. Benim elim kolum tutmayınca ne olacak?"

Ebru; "Otuz mu! Dur daha otuzuma altı sene var, altı. Drama bağlamaya başlayacaksan ben sofrayı kurmaya gidiyorum Sultancığım. Ne o öyle kolum tutmayınca felan. İkinci baharı hak edecek yaştasın daha sen dur belki davette birini buluruz sana, he ne dersin?" Güneş'e göz kırparak yaptığı ima yaşlı ve tonton ananeyi sinirlendirdi. Üyüyü kaldırarak buharını Ebru'nun yüzüne tuttu. "Sen bir kendine bul da, benim rahmetli kocacığım bana dünya da da ahirette de yeter artar."

Buhardan kıkırdayarak kaçtıktan sonra, mutfağa gidip yemekleri ısıtmaya koyuldu.

Güneş; "Ananene bırak yorulduysan, tamam ben yaparım." Yaşlı kadın eliyle kendine yelpaze yaparak koltuğa kendini bıraktı. Ananene; "Üstüne tülbent koy da yap, sen yakıverirsin şimdi onu beceriksiz kız. Ne güzel de elbiseler seçmişsiniz öyle. Bana bak, şöyle fotoğraf felan çektirin oralarda çeken olursa tamam mı? Akgün'le yan yana felan, hı?"

Güneş ananenenin odasından tülbent alıp ütüye devam ederken cevap verdi; "Ayy ananene hiç çektiremem onunla fotoğraf felan. Değişiklik olsun diye gidiyorum sadece." Asıl niyetini ananenesine söylemek istese de, onu üzmek istemediği için gerçeği saklamaya devam etti. Bir de ananene huyu gereği sır saklayamaz dilinde ne varsa meydana hemen dökerdi. Bu huyundan dolayı Güneş, ona gerçekleri açıklamak için doğru zamanın gelmesini bekleyecekti.

Ananene; "Tabi tabi. Değişiklikmiş, hıh sen benim külahıma anlat! Ondan böyle sizin süslenme telaşınız. Neyse sen selam söyle Akgün oğluma benden, çok çok tebriklerimi iletmeyi de unutma."

Güneş ütüyü bitirip masayı ve elbiseleri toparlamaya koyuldu. "Tamam tamam, söyleyeceğim merak etme. Sen, benden daha heyecanlısın gelmeyeceğin halde."

Ananene; "Bak uyumayıp sizi bekleyeceğim her şeyi anlatacaksınız bana." Ardından omuzlarını hoplatarak keyifle güldü. Giyinme telaşı Güneş'in korkusunu bastırsa da saat yaklaştıkça tedirginliği artıyordu. Üstesinden gelmek için annesinin zümrüt bilekliğini takmayı aklına not etti. Elbisesine göre tamamlayıcı durmasa da onu yatıştırması daha önemliydi.

Güneş ortalığı toparlayıp, Ebru da sofrayı kurduktan sonra birlikte güzel bir yemek yediler. Ananenenin rahmetli kocasıyla olan tatlı anıları masanın gündemindeydi. Komik anıların neşesiyle keyfi yerine gelen kızlar, yemekten sonra ağır ağır hazırlanmaya başladılar. Yaklaşık iki buçuk saatin sonunda, makyajlarını yapmaya başladılar. Güneş, uzun, saten ve siyah bir elbise tercih ederek sırt dekoltesini ön plana çıkartmıştı. Omuzundan sırtına doğru gelen ince ipler elbisenin bel kısmıyla birleşiyordu. Sırtının yanlarından çıkan ince ipler de çapraz olarak bel boşluğunda birleşiyor ve kumaşı gerdirerek fiziğinin ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Elbiseyi bacaklarını örttüğü için özellikle tercih etmişti. Sade şıklığının yanında kendini rahat hissedebilmeyi de düşünmüştü. Uzun dalgalı saçlarını açık bırakarak çok hafif bir makyaj yaptı. Bileğine annesinden kalma ince ve zarif zümrüt taşı desenli bilekliği takıp boynunu boş bıraktı.

Ebru ise onun aksine daha süslü görünüyordu. Bedenini saran siyah askılı elbise dizleri ile ayak bilekleri arasında bitiyordu. Balık eteği ile dar kalıplı elbise fiziğine tam oturmuştu. Dirseklerine kadar uzanan siyah eldivenler giyerek üzerine bileklik ve yüzükler takıştırmıştı. Boynuna iki sıra şeklindeki kısa inci kolyeyi takarak, beline kadar gelen siyah saçlarını ortadan ayırmış ve omuzlarından arkaya bırakmıştı. Topuz yapmayı düşünse de fazla gergin bir görüntü olacağından çekinmişti. Bordo rujunu sürmeyi ihmal etmeyip, bir de çantasına atmıştı. Kalın topuklu ayakkabıları ile Güneş'ten bir tık uzun görünüyordu.

Ekim ayına göre bu gece hava çok soğuk değildi. Ebru omuzlarına kürk şeklindeki kalın atkısını atarken, Güneş üzerine bir şey uyduramadığı için sadece elbiseyle gitmeye karar vermişti. Sadece iş ve ev hayatının getirdiği rahat ve günlük kıyafetlerle dolu dolabı bugün onu bayağı zorlamıştı. Zaten arabayla gidip taksi ile döneceğini planladığı için üşümeyeceğini düşünüyordu.

Davet saat 21.00'de başlayacağı halde şimdiden yarım saat geç kalmışlardı. Güneş, o ortamda çok durmak istemeyeceği için bilerek oyalanmış ve saati biraz geçirmişti. Gittiğinde tüm davetlilerin orada olmasını istiyordu. Kulplu ufak el çantasına ıvır zıvırını sıkıştırdıktan sonra, hediye edilen arabanın anahtarını da alıp evden çıktılar.

Sürücü koltuğunu Ebru'ya bırakarak, yan koltuğuna oturdu. Ebru arabayı ilk seferde stop ettirdikten sonra Güneş; "Allah aşkına bizi oralarda rezil etme, düzgün kullan şu arabayı."

Ebru; "Tamam be hemen sende aaa... üstüme gelme alışamadım ondan."

Güneş; "Gerginim biraz, beni idare et. Gidip gelelim bitsin gitsin hemen."

Ebru; "İdarelik değilsin hayatım gayet iyiyiz, gerilme bizi görünce onlar gerilsin. Rahat ol ben yanındayım." Arkadaşına dönüp başını yatırarak göz kırptıktan sonra Akgün'ün bıraktığı yeşil kartvizit üzerindeki adrese doğru yola koyuldular. Arabanın içi kahverengi dikişler kullanılarak krem renk deri kumaşla döşenmiş ve yeni olduğunu belli edercesine tertemizdi. Güneş aklından geçenleri dayanamayıp, yola odaklanmış arkadaşına sordu; "Sence bu arabayı bana özel mi almıştır dersin, yoksa elinde vardı da mı verdi?"

Ebru; "Akgün'ün araba koleksiyonu yaptığını hiç sanmıyorum. Kullansaydı da anlaşılırdı, araba su gibi akıyor bizim külüstüre kıyasla."

Ebru gergin ruh hallerini kırmak için radyoya uzanıp düğmeye bastı. Eski bir şarkı olan Jefferson Airplane grubunun, White Rabbit parçası arabayı doldurdu.

Neyse ki boş yollarda Ebru'nun hız tutkusu sayesinde süratle yol aldılar. Güneş camı açıp sert rüzgarın yüzünü sıyırmasına izin verdi. Tam sahil kenarında yer alan otele yaklaşınca giriş kapısının önünde uzun bir araba kuyruğuyla karşılaştılar. Cilalı ve lüks klasik araba kuyruğu hızlıca ilerledi. Ebru; "Anlaşılan herkes biz gibi geç gelmiş."

Güneş; " Ya da çok kalabalık bir davet olacak."

Ebru; "İyi ki ananenenin külüstür arabasıyla gelmedik. Tüm havamız sönerdi inan ki."

Sırayı takip ederek ortasında oldukça büyük bir süs havuzu bulunan giriş bahçesine doğru dolandılar. Güneş arabadan inmeden önce hemen şeftali rengindeki rujunu ve parlatıcısını tazeleyerek, saçlarını tek omuzunda topladı. Vale gelip kapılarını açtığında teşekkür edip arabadan indiler. İner inmez Güneş, giriş merdivenindeki davetlilerin dönüp beklediğini görünce şaşırdı. Ardından orta yaşlı bir kadının, eşi olduğu belli olan bir adama "Akgün değilmiş, içeridedir muhtemel. Kendi davetine de bu saatte gelmez herhalde." dediğini duydu. Tam da o an, Akgün'ün devamlı bu aracı kullandığını anladı. İnsanlar beyaz Mercedes'i görünce onun geldiğini sanmışlardı. Merdivenlerdeki kalabalık önlerine dönüp sırayla içeri girerken Güneş valeye seslendi; "Pardon, bir şey rica edebilir miyim? Acaba işiniz bitince anahtarı bana teslim eder misiniz?"

Kırmızı ceketli vale; "Hay hay, efendim. Anahtarı size getiririm. İyi eğlenceler dilerim." diyerek araca atladı ve gözden kayboldu.

Ebru arkadaşının hemen yanına gelerek; "Demek ki sana özel almamış." diye kulağına fısıldadı. Otelin geniş ve alçak beyaz mermerden merdivenlerini tırmanırlarken binanın dışına da göz gezdirdiler. İnce işlenmiş bir mimariye sahip krem rengi bina devasa sayılabilecek bir büyüklüğe sahipti. Yüzlerce odaya sahip olmalıydı. Sahile bakan tarafında bahçeye doğru gittiği tahmin edilen yeşilliklerle yaplı taşlı bir yol vardı. Her yer uzun ışık direkleri ile aydınlatılıyor, temiz ve ferah alanı gözler önüne seriyordu. Ebru davete katılabilmek için, yeşil kartviziti kanatlı kapının önünde dikilen kırmızı ceketli görevliye uzattı. Açılan kapıdan içeri girdiklerinde, rengarenk giyinmiş insan kalabalığı onları karşıladı.

Giriş kısmı o kadar büyüktü ki uzun masaların etrafına doluşmuş yüzlerce insanı içine sığdırmıştı. Krem rengi duvarlar ve ahşap zemin, uzun dökümlü bordo perdelerle birlikte son moda tarzı yansıtıyordu. Uzun duvarlar yarısına kadar ahşap çita ile çerçevelenmiş geri kalan üst kısımlarına ise barok tarzını yansıtan sanatsal tablolar asılmıştı. Tablolar o kadar büyüktü ki resmi tamamen görebilmek için yürümek gerekiyordu. Sarı aydınlatma göz yormuyor, huzurlu bir hava yaratıyordu. Tam alanın ortasına bakan duvar kenarına, şarkıcı grubu için stant kurulmuştu. Dönemin tanıdık yüzlerinden olmayan sanatçılar kendilerine has şarkılarıyla sahne alıyordu. Tanınmaları için Akgün'ün yaptığı bir jest olmalıydı. Yabancı olduğu belli olan oldukça zayıf ve fit siyahi bir kadın ve ona eşlik eden tarzları birbirinden farklı ve absürt beş erkek müzisyen vardı. Caz havası hakim ortamda, garsonlar ellerinde yuvarlak tepsilerle dört dönerek insanların boşalan bardaklarına yetişmeye çalışıyordu.

Güneş hareketli ortamı takip etmeye çalışırken, Ebru ile uyuşuk adımlarla yürümeye devam etti. Ortam o kadar kalabalıktı ki hangi insanın Akgün'ün ortağı olduğunu takip edeceğini ve hangisinin zihnine süzüleceğini şaşırmıştı. Akgün'ü arasa da kalabalığın içinde onu göremedi. Ebru'nun koluna tutunmak istese de bunu yapamayacak kadar gergindi. Kalabalık ortamların, enerjiside yüksek olurdu ve Güneşin hissettiği yoğun enerji dalgaları kat kat tepesinde birikerek başını ağrıtmaya başlamıştı. Salona gireli daha bir dakika olmadan bunalmış ve sıkılmış hissediyordu. Düşüncelerini sislendiren başındaki uğultuyu atabilmenin bir yolunu bulmazsa, yapmak için geldiği hiç bir şeyi gerçekleştiremeyecekti.

Sonra kademe kademe artan bir çekim hissetti. Sanki biri onu çağırıyordu ama seslenemiyordu. Vücudunun etrafını saran, görünmez ruhani turuncu gölgesi titredi. Ensesinde bulunan tüyler kabarırken altıncı hissi gövdesini esir aldı. Göğüs ve karın bölgesinde, sanki yüksek bir yerden aşağı düşüyormuş hissi uyandıran enerji çarkı dönmeye başladı. Hafiften başının dönmesiyle, sarı kristal avizeler bulanıklaşarak titredi. Manevi bir rüzgar onu çekiştiriyordu. Derin bir nefes alarak omuzlarını geriye attı ve bu hisle başa çıkmayı denedi. Tüm bu hissettiği şeyler sadece birkaç saniyede olurken Ebru, dikkatini arkadaşına veremedi.

Omuzunda duran saçları boynunu bunaltmış olmalı ki tek eliyle saçlarını sırtına doğru savurdu. İçindeki güç onu uyarmak istermiş gibi damarlarında gezindi. Ritimsiz kalbi, hızlanmaya başlayınca daha fazla dayanamayıp arkadaşına seslendi; "Ebru."

Duraksayarak ona dönen Ebru'nun bakışları, gözlerine çok kısa değdikten sonra arkasına kaydı. Teninin soğukluğunu ısıtan sıcak ses onu durdurdu. "Güneş."

💫💫

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.