İçeriğe geç

ÇİFT YILDIZ

Bölüm 17 · 21 dk okuma

ÇİFT YILDIZ

Bölüm 17

GERÇEKLİĞE BİR DAVET III

GERÇEKLİĞE BİR DAVET III

Sesin sahibine doğru arkasını dönmesine fırsat kalmadan, Akgün karşısında belirdi. Üzerinde omuzları vatkalı, dört düğmeli bej rengi ceketi ve krem rengi gömleği vardı. Ceketinden biraz daha koyu bej rengi pantolonuyla oldukça hoş görünüyordu. Kıyafetlerinden çok, rahat ve özgüvenli duruşu onu çekici kılıyordu. Taradığı fakat sonradan dağıldığı belli olan saçlarından birkaç teli, sol kaşının üzerine dökülmüştü. Dumanlı gri gözleri genellikle açık maviyi andırsa da, bu gece beyaza çalan ışıltılı bir griliğe sahipti.

Davetin başladığı saatlerde, kendine sinir olmasına sebep olan bir hevesle gelmelerini beklemişti. Yarım saatin sonunda kapıda dikilip, gelen davetlileri karşılamaktan sıkılmıştı. Karşılama işini Cihan ve diğer arkadaşlarına bırakmış ve salondakileri merakta bırakarak gözden kaybolduktan dakikalar sonra, salona geri dönmüştü.

Güneş kendi iç dünyasında çatıştığı his çarkından zor şer sıyrılarak; "Akgün." dedi.

Akgün, onun yüzüne takılıp çırpınan huzursuzluğu fark etti. "Hoşgeldiniz, gelin şöyle geçelim." Arkasındaki, az önce takıldığı birkaç adam ve kadından oluşan gruba başıyla selam vererek onlardan ayrıldı. Daha rahat konuşabilmek için, Güneş'i sandalyesiz uzun masaların olduğu alana yönlendirdi.

Ebru; "Hoşbulduk Akgün, tebrik ederim çok hoş bir davet olmuş."

Akgün; "Her şeyle Cihan ilgilendi. Teşekkür ederim."

Akgün yönlendirmek için elini Güneş'in beline götürdüyse de dokunmaktan vazgeçti. Son anda elini yumruk yaparak geri çekti. Kararsız ve fevri hareketi Ebru'nun gözünden kaçmadı.

Güneş ayağındaki topuklulara rağmen gözlerine yetişebilmek için başını kaldırarak; "Tebrik ederim, ayrıca ananenemin de sana selamı vardı unutmadan söyleyeyim." Alımlı görünüşüne zıtlıkla sesi çekimser ve kısık çıkmıştı.

Akgün; "Teşekkür ederim, eksik olmasın." demekle yetindi ve beraber ayaktaki masalardan birine geçtiler. Boş olmayan masada Cihan ve ismini bilmediği iki erkek daha vardı. Durdukları masa canlı müziğin yükseldiği standa çok yakın olmamakla birlikte, salonun ortalarında yer alıyordu. Güneş, Cihan'ı görür görmez Ebru'yu dirseğiyle çaktırmadan dürttü. Ebru mesajı alır almaz keyiflendi ve çekik gözlü adamın ilgili bakışlarını fark etti. Bu iyiye işaretti çünkü Ebru, herhangi bir ilgi işareti fark etmeseydi konuşmaya başlamayı düşünmüyordu.

Cihan; "İyi akşamlar hanımlar, gelmenize çok sevindim. Bir şey içer miydiniz." Genellikle Ebru'ya bakarak konuştuğu için Güneş üzerine alınmadı. Temassız ve sıcak karşılamaları ikisinin de içindeki gerginliği bir nebze de olsa kırmıştı. Ebru; "Teşekkür ederim, biraz susamıştım aslında iyi olur." Saçını utangaçlık yaparak kulağının arkasına sıkıştırdı. Arkadaşının bilerek yaptığı kur Güneş'i yarım ağız gülümsetti. Akgün masadaki diğer arkadaşlarıyla, onları tanıştırmayı ihmal etmedi.

"Sizi dostlarımla tanıştırayım." Gümüş grisi takım elbiseli adamı göstererek "Aziz abi ve..." ardından elini kaydırarak tombul ve göbeğini sıkıştıran somon renkli gömlek ve pantolon askısı giymiş adamı gösterdi "Tahsin. Güneş ve Ebru liseden arkadaşlarım olur." İmalı gözlerini dostlarına çevirerek; "Bizzat benim davetlilerim." diyerek uyarı mesajını verdi. Tahsin sanki kafasına sonradan dank etmiş gibi; "Heee... demek liseden arkadaşların. Çok memnun oldum." diyerek elini Güneş'e uzattı. Güneş; "Bende memnun oldum, Tahsin bey." Kısa bir temasla Tahsin'in tüm yaşamı gözlerinin önünden geçti fakat o kadar hızlıydı ki afalladı ve takip edemedi. Gördükleri anında aklından silinirken kendini toparlamaya çalıştı.

Aziz başıyla selam vermekle yetinerek ağırlığını bozmadı. Tahsin, yapı itibariyle heyecanlı ve düşünceli bir adamdı ve çabuk kaynaşıp çok konuşan birisi olarak bilinirdi. Elini Ebru'ya da uzatmak istese de Ebru; Cihan'la olan konuşmalarını bölüp adama bakmadı. Güneş tam yanında dikilip birbirine kur yapan ikilinin konuşmalarını rahatlıkla duyabiliyordu. Cihan; "Oldukça güzel görünüyorsun ama ben sarı kıyafetlerini tercih ederdim."

Ebru kıkırtısının ardından; "Beni utandırma. Hem evime çat kapı gelen sendin, pijemalı olduğum için beni suçlayamazsın."

Cihan yanlarından geçen garsonun taşıdığı ufak yuvarlak tepsiden içerisinde alkol olduğu belli olan bardakları ustaca aldıktan sonra gülümseyerek Ebru'ya uzattı. Ebru kadehi almayarak; "Aslında, su yeterli olacaktır."

Cihan önce şaşırıp sonra anlayışlı bir yüz ifadesi takınarak, elindeki kadehleri umursamazca Aziz ve Tahsin'in eline tutuşturuverdi. Hiç yoktan gelen bardakları memnuniyetle kabul ederek içtiler. Akgün, gelip onunla tokalaşan kişilerle konuşuyor, tebrik dileklerini alıyordu. Cihan garsonu çağırarak iki su getirmelerini rica etti. Ebru'yu memnun etmek için girdiği haller gerçekten içten ve sempatikti. Fakat Güneş hala onun çapkın bir adam olduğunu düşünüyor, meşgul oldukları tehlikeli işlerden dolayı arkadaşının onunla yakınlaşmasını hiç istemiyordu. Güneş tam ortamını bulmuşken ağızlarından laf almanın ve zihinlerindeki ulaşılmaz yerlere girmenin vakti olduğunun farkındaydı. Fakat Tahsin ile el sıkıştıktan sonra onun geçmişine ait gördüğü anılar, onu ketlemişti. Gözleri kömür gibi simsiyah olan Aziz, arada gözlerini Güneş ve Ebru'ya değdirse de Tahsin ile konuşup, Akgün'ün yanına gelen kişilere selam vermekle yetiniyorlardı.

Akgün siparişi üzerine masaya bırakılan kadehlerdeki meyve suyunu, Güneş'in eline vermektense önüne bıraktı. Nihayet etrafındaki insanlar çekilince Güneş hemen söze girdi; "Söylediğin kadar varmış, gerçekten de oldukça kalabalık bir davet." Avucunun içini terleten ufak el çantasını masanın üzerine bıraktı. Gergin omuzlarını rahatlatmak için duruşunu düzeltti. Zihninin dizginlerini eline alma zamanı gelmişti. Öncelikle kimlerle iş birliği içerisinde olduğunu görebilmek ve hepsini tek tek haklayabilmek için Akgün'ün zihnine girmeye çalışacaktı. Bir fotoğrafa bakmaktan ziyade, vücudunun sıcaklığını yanında hissettiği bir insanın düşüncelerine ulaşmak daha kolaydı. Tahsin ve Aziz aralarında sürekli bir şeyler konuşup kahkahalarla gülüyordu.

Akgün; "Sahip olduğum bağlantıların bu kadar fazla olduğunu bende bilmiyordum. Şehir dışından gelenler bile olmuş." Altıncı hissini bileğine dolayarak, tutunmak için gri harelerin arkasına savurdu. Tutunacak bir hatıra veya düşünce bulamayınca biriktirdiği gücü elinden gevşek bir halat gibi sarktı.

Güneş; "Merak ediyorum, dostun olduğu imasında bulunduğun dostlarım da, sahip olduğun bağlantıların arasında var mı?" Gözlerine odaklanarak turuncu kıvılcımlarla bezeli halatını tekrar savurdu. Bir köprü kurmalı ve adım adım aklına süzülmeliydi.

Akgün vişneli meyve suyundan bir yudum aldıktan sonra gözlerini kısarak sordu; "Buraya sırf bunun için geldiğini söyleme lütfen, biraz eğlen. O monoton polis merkezinden sıkılmış olmalısın."Gri taştan duvarlara çarpan halatı, akacak bir yer bulamayan gücüyle birlikte bileğinden koptu. Zihninde bariyerler vardı. Kendini iyi koruyordu.

Güneş masum bir ifade takınarak; "İşim senin gibilerle uğraşmak. Yani sıkıcı olduğunu mu ima ediyorsun?"

Akgün beklemediği tepki karşısında şaşkın bir gülümseme bahşetti. Güneş'e dönerek cevap vermek üzereydi ki omzuna dokunulmasıyla söyleyeceklerini yuttu. Cevabını diğerlerinin duymasını istemiyordu

O gün Akgün'ün yanına gittiğinde binadan çıkarken gördüğü yeşil gözlü kadın; "Akgün, bir hoş geldin yok mu?"

Akgün; "Hoşgeldin Anna, seni görmemiştim yeni mi geldin?" Ardından birbirlerine kısaca sarılarak ayrıldılar. Ağızının kuruduğunu hisseden Güneş önündeki vişne suyundan hiç sevmese de bir yudum aldı. Yalnız kaldığını hissederek Ebru'ya baksa da dikkatini çekemedi.

Uzun boylu ve balık etliydi. Fakat hantal bir görünümün aksine oldukça kadınsı görünüyordu. Ayağındaki yılan derili desenli topuklular ile neredeyse Akgün'le aynı boydaydı. Gözlerinin rengini ortaya çıkartmak ister gibi giydiği tüllü yeşil elbise, onu oldukça hoş göstermişti. Özellikle kabartılan saçlarının bir kısmını tepesinden bağlayarak gerisini açık bırakmıştı. Modayı takip ettiği parlak göz farlarından anlaşılıyordu. "Yok canım geleli bayağı oldu da, seni görememiştim merak ettim."

Akgün; "Alt kattaydım, sonlara doğru yine geçeceğim. İstersen sen de gelebilirisin."

Kadının yeşil gözlerinin hareleri küçüldü, ince dudaklarını gererek gülümsedi. Kaşlarını kaldırarak merakla; "Olur tabi, görmek isterim doğrusu."

Güneş bahsedilen konuşmalardan bir anlam çıkartmaya çalıştı. Alt kattan bahsettikleri bir şifre miydi yoksa toplanma yerleri mi?

Anna; "Arkadaşın kim? Daha önce görmüştüm sanki." Gözlerini kısarak Güneş'i rahatsız edici bir şekilde süzdü.

Güneş bir adım onlara yaklaşırken, Akgün; "Güneş, çok eskiden beri birbirimizi tanırız. Bu da Anna, iş ortaklarımdan biri."

Anna yapmacık bir gülümsemeyle başını salladı. Güneş; "Sizi Akgün'ün iş yerinden çıkarken görmüştüm, memnun oldum."

Akgün; "Karşılaşmıştınız demek."

Anna; "Evet ama o gün yüzün çok... nasıl desem, öfkeliydi..." eliyle kendi yüzünü göstererek suratını astı "...bende bi selam vermeye çekinmiştim doğrusu." Ardından kendi söyledikleri sanki komikmiş gibi dişlerini göstererek gülümsedi. Sözleri bir yılan kadar samimiydi. Akgün iki kadının arasında yükselen soğuk havayı hissetti.

Güneş dürüst davranarak; "Kötü bir gün geçiriyordum. Yeni insanlarla tanışacak havamda değildim doğrusu."

Akgün, kolunu Güneş'in omzuna atarak parmaklarıyla kolunu sıvazladı. Heyecandan üşüyen teni, avucunun sıcaklığı altında şımardı. Akgün; "Teselliyi bende bulduğu için, direkt bana gelmişti."

Gözlerini kısarak gülümseyen Anna'nın bakışları Akgün'ün dokunuşuna kaydı.

Anna rahatsız olup konuyu değiştirmek ister gibi, arka tarafındaki yaşlı adamların oluşturduğu kalabalığı işaret etti; "Kavalyem bu gecenin sahibi olduğu için mecburen amcamla geldim, uzun süredir sizi tanıştırmak istiyordum zaten. Bizim masaya gelsene canım."

Akgün; "Şu an misafirlerimle ilgileniyorum. Masaları dolaşacağım daha sonra, o ara uğrarım."

Anna, daha fazla kalmayarak veda ettikten sonra yanlarından uzaklaştı. Güneş kolunun altından çıkarak Ebru'nun yanına geçti.

Akgün,Cihan'ın yanına gelerek omzunu sıktı; "Ben bunaldım, bahçeye geçelim."

Cihan; "Terbiyesizlik yapmasana oğlum, burada bir hanımefendiyle konuşuyorum. Git zıkkımını iç kendin."

Güneş düşünmeden konuşarak; "Ne zıkkımı içiyor ki?"

Şaşkınca sorduğu soru Akgün'ü güldürdü. Sonra durumu toparlamak ister gibi alnını kaşıyarak devam etti; "Yani, bizde çıksak iyi olur hava alırız, ondan sordum."

Ebru; "Evet benim de sigara saatim geldi. Nerden çıkıyoruz bahçeye? " Arkadaşının omuzlarından tutarak kolunu sıvazladı. Güneş'in aksine Ebru, ortama alışmış ve rahat görünüyordu. Cihan'ın esprileri ve ilgisi onu şımartmıştı. Akgün; "Hava soğumuştur, üzerinize bir şey alın isterseniz."

Ebru; "Ay evet iyi söyledin. Kürkümü girişte bırakmıştım alıp geleyim."

Cihan Ebru ile birlikte giderken Akgün; "Gel biz gidelim, onlar gelirler. Sen üzerine bir şey almadan mı geldin?"

Güneş sadece; "Evet." demekle yetindi. Akgün elini onun beline koyarak kalabalık insan topluluğunun arasından geçmesini kolaylaştırdı. Neşeli ve kalabalık ortamın içerisinde kendini o kadar uyumsuz hissetti ki neredeyse çıkıp gitmek istedi. Saçları koluna sürtünüyor, sıcak soluklarını çıplak omuzunda hissediyordu. Bu yakınlık onu heyecanlandırsa da, Anna ile olan yakınlığını göz önünde bulundurarak herkese karşı öyle davrandığını düşündü. Akgün, kalabalığın arasından geçerken de gördüğü insanlara selam verip çok kısa diyaloglarla sohbet etmekten de kurtulamadı. Ara ara duraksayarak salonu ancak geçebildiler. Kabarık saçlar, abartılı makyajlar, rengarenk takım elbiseler ve yoğun parfüm kokuları birbirine katışmıştı. Konuştuğu insanların meraklı bakışlarını üzerinde hisseden Güneş sadece zoraki bir tebessümü yüzüne yerleştirdi. Akgün, konuştuğu insanları, Güneş'in kim olduğunu sormalarına fırsat yaratamayacakları kısa bir görüşme ile geçiştiriyordu. Öyle ki sıkıldığını Güneş, mimiklerinden anlayabilmişti.

Nihayet sahil manzarasına açılan bahçeye çıktıklarında ikisi de derin bir nefes çekti. Yerlere gömülü iri taşların üzerinde yürürken, Güneş topuklusunun taşlardan taşarak çimenlere girmesini engellemeye çalışıyordu. Yerdeki taşlara bakarak konuştu; "Artık her günün böyle mi geçiyor? Kalabalık ve ihtişamlı." Akgün, ceketinin iç cebinden çıkarttığı sigarasını, zipposuyla yaktı. "Keşke her günüm bunun kadar kolay olsa." Çakmaktan çıkan metalik sürtünme sesi ikisine de aynı şeyi düşündürdü. "Bunu yapmak için bir fırsatın vardı." Akgün, dumanının gelmesini engellemek için Güneş'i arkadan takip ediyordu.

"Aslında bakarsan bu da bir fırsat."

Bahçe uzun beyaz ışık direkleriyle aydınlatılıyordu. Sahil manzaralı olsa da, kayalara çarpan dalga seslerini duyabilmek için hotel'in etrafındaki demir çerçeveli cam çitleri aşmaları ve birkaç dakika çimenli yolda yürümeleri gerekiyordu. Güneş, topuklarının ağrısını dindirebilmek için beyaz metal banka oturmayı tercih etti. "Ne için bir fırsat?" Fakat Akgün, bu sorusuna karşı sessiz kaldı. Bacağını diğerinin üzerine atarak kollarını kavuşturdu. Akgün sessizce onu takip ederek, oturduğu bankın hemen arkasında durdu. Sigarasını dudaklarının arasında kıstırarak ceketini çıkarttı. Güneş başını çevirmeden omzunun üzerinden, Akgün'ün ne yaptığına bakmaya çalışıyordu. Akgün, hala kendi sıcaklığını taşıyan ceketini çıkartıp omuzlarına bıraktıktan sonra, ceketin yakalarını çekiştirip önünü de kapatmayı ihmal etmedi. Dizlerine kadar gelen ceketin sıcaklığıyla yumuşayan Güneş; "Gerek yoktu, üşümemiştim."

Akgün; "Hava serin ve neredeyse yarı çıplak gelmişsin. Bırak da biraz seni düşüneyim."

Yakınlık kurma çabasının altında yatan duyguları merak ederek Güneş cevapladı; "Buna moda diyorlar, canım." Canım kelimesini vurgulamıştı.

Güneş'in yanına oturarak bir kolunu onun arkasından geçirip bankın üzerine koydu. Burnundan sert bir nefes vererek güldükten sonra imasını duymazlıktan gelerek "Evet, gördüklerimden sonra modadan nasibimi aldım. Ama sen çok hoş görünüyorsun, içerideki renk cümüşüne kıyasla."

Güneş; "iltifat mı ediyorsun yoksa, kötünün iyisi mi demek istiyorsun anlamadım doğrusu ?" dedi omuzlarını kaldırarak. Beraberinde vatkalarından dolayı omuzlarından taşan ceketi de hareket ettirdi. Akgün yanlış anlaşıldığını düşünüp telaşlanarak; "Tabiki de iltifat ediyorum. Seni onlarla kıyaslamıyorum, niyetim bu değildi." Sigarasını tuttuğu eliyle alnına düşen saçlarını geriye attı. Güneş, şuradaki taş bile senden daha iyi iltifat eder demek dilinin ucuna kadar gelse de sözlerini geri yuttu. Ay ışığının aydınlatabildiği kadarıyla siyah dalgaları izledi. Akgün'ün bakışlarının yoğunluğunu yüzünde hissedince ona doğru baktı. Akgün anında başını çevirerek elinde beklettiği sigarasından son bir nefes çekti ve bankın üzerinde söndürdü. Ay ışığının altında gölgede kalan gözlerini ve aydınlık elmacık kemiklerini izledi.

Beyaz ışıklı lambalar oturdukları banka yetişemeyecek uzaklıktaydı ve gecenin loş karanlığı ikisinde yüzünü esir almıştı. Fakat gümüş ayın ışığı birbirlerini görebilmelerine imkan sunuyordu. Güneş gri gözlerden içeri girip dumanlı zihnine ulaşabilmeyi tekrar denedi. Banka iyice yaslanarak sırtını, bankın üzerinde duran koluna bastırdı. Sakin ve sessiz ortam sayesinde enerjisini toplayarak sadece onun zihnine odaklandı. Fakat girmeye çalıştığı zihne koşarken, uzun gri taşlara çarptı. Tekrar dendi ve gri taşlardan çıkan soğuk buharlar onun direncini dondurdu.

Karşılaştığı engel karşısında büyük bir hezimete uğrasa da yüzünden hiç bir şey belli etmeyerek sakince sordu; "Beni neden davet ettin Akgün?"

Akgün başını çevirerek; "Yanımda olmanı istedim. Başarımın mutluluğunu seninle paylaşmak istedim."

Güneş; "Hayır, bana masum olduğunu göstermeye çalışıyorsun."

Akgün mimiksiz ses tonuyla yanıtladı; "Masum olmadığımı ikimizde biliyoruz. Olmadığım bir şeyi sana gösteremem."

Güneş; "Öyleyse bana olduğun kişiyi göster, bana o emri veren kişileri göster." Akgün bu sözlerin altında yatan tehdidi sezdi. Eğer göstermezse onun kimliğini ortaya çıkartacağından emindi. İş birliği kurmanın avantajına olacağını biliyordu.

Akgün; "Neden? Kendi başınıza onları yakalayamıyor musunuz yoksa?"

Güneş; "Dostlarımın senin dostun olduğunu söyleyen sendin. Sana ne kadar inanmak istemesem da onlara nasıl güvenebilirim?"

Akgün;" Şüphe." Denizin dalgaları kadar dengesiz bakışlarını çevirdi "İnsanın içine bir kez düşünce, onu kurt gibi kemirir durur. İyi bilirim."

Gözlerine odaklanarak duvarlardan içeri girebilmeyi tekrar denedi. Ustaca yerleştirilmiş zihin bariyerini bir türlü kıramadı. Böylesi bir engelle hiç karşılaşmamıştı. Bu engelin, ona karşı hissettiği duygu karmaşasından dolayı olduğunu düşündü. Zira görülerinde olduğu gibi birisinin zihnindeki sandıklara girmek için duyduklarından sıyrılmış ve dingin olmalıydı. Akgün'e karşı ise hem öfke hem de ritimsiz bir heyecan hissediyordu.

Güneş; "İçime şüphe tohumlarını eken sensin. Bunun bir sebebi olmalı."

Akgün sözlerine devam etti; "Ne yazık ki, ne sana yalan söyleyecek kadar yabancıyım; ne de muhbirlik yapacak kadar alçak. Ben sadece Akgün Ağan'ım ve olmaya da devam edeceğim."

Güneş ne aklından ne ağızından sır vermeyen bu adamla nasıl baş edeceğini bilmiyordu. Güneş; "Üçüncü bir seçenek ekleyemez misin?"

Akgün alay eder gibi; "Neymiş o seçenek?"

Güneş; "Kötü insanlar bile barışçıl bir dünyada yaşamak isterler. Temize çıkmak istiyorsun değil mi? Bu hotel, içerideki insanlar; hepsi bunun için ve bana göstermek istedin. Fakat hepsini alaşağı etmek tek bir sözüme bakar. Dostlarım bana güvenir ve sözlerimi ciddiye alır. Yüzünü bir kağıda çizip üstüne evinin adresini verdikten sonra senden geriye sadece ismin kalır. Hatta belki o bile kalmaz."

Güneş'in gözlerini ayırmadan sakince sarf ettiği sözleri dinledi. Kolunu bankın üzerinden çekerek elini bacağının üzerine koydu. Akgün; "Beni tehdit ediyorsun ve..." gözleri yüzünün her bir detayında oyalandıktan sonra tekrar gözlerini buldu. "...bu hoşuma gitti."

Konudan uzaklaşma girişimini fark eden Güneş'in kaşları çatıldı ve dudakları bir şey söylemek ister gibi aralandı ama sessiz kaldı. Fakat Akgün sözlerine devam etti; "Düşünüyorsun ama yeterince değil Güneş, daha derinlere in. Beni yakalatsan bile elinden bir şey gelmez. Sözlerimi hatırla."

Ya dost sandığın kişiler aslında benim dostumsa?

"Sadece göze batarsın ve bu senin için iyi olmaz."

Güneş konuşmaktan öte bir adım atmaya karar verdi; "Sadece boş sözler, içi doldurulamayan fikirler bunlar. Beni ele vermeyeceğini bilecek kadar sana güveniyorum ama sana inanmıyorum." Ceketi omuzlarından atarak ayağa kalktı. "Keşke konuştuğun kadar bana gerçekleri de gösterebilseydin."

Akgün onun ardından hemen usulca ayağa kalkarak karşısında dikildi. Ellerini ceplerine yerleştirip; "Sana ben göstermeyeceğim, kendin göreceksin."

Güneş arkasını dönüp gitmek üzereydi ki Akgün; "İyi dinle, sana fısıldananları iyi dinle."

Arkası ona dönük bir şekilde aniden durdu. Bunu bilmesine imkan yoktu. Kulağına çalınan fısıltıları, ona seslenen kadim sesi bilmesi imkansızdı ve ona önceden de hiç söylememişti. Tanrı ile kendi arasında sıkışan bir sırdı o sadece.

Arkasını dönmeden omzunun üzerinden ona baktı. Akgün'ün, sırtından akıp gözlerine ulaşan bakışlarını yakaladı. Başka bir şeyi ima ediyor olmalıydı.

Ona meydan okumaktan ileri gidemedi; "O halde Akgün Ağan, bir daha karşıma çıkma. Bu senin felaketin olur."

Onu arkasında bırakıp geldiği taşlı yolu hızlı adımlarla geri dönmeye başladı. İçeri açılan kapının önünde Ebru ve Cihan ile karşılaştı. Ebru; "İçeri mi geçiyorsun, e bizde geliyorduk."

Güneş; "Evet biraz üşüdüm lavaboya gideceğim bir de."

Ebru;" Tamam dur bende geleyim." Elindeki çantaları ve kürkünü Cihan'ın eline tutuşturduktan sonra "Sen şunları tut, ben şimdi geleceğim. Hadi gidelim."

Cihan arkalarından bakarken seslendi; "Hiç acele etmeyin ben böyle sizi elimdekilerle beklerim." Ebru dönüp eliyle tama işareti yaptıktan sonra kendi kendine "Askılık da olduk iyi mi." diye söylendi. Bu durum kendisinin de hoşuna gitmiyor değildi.

Akgün yanına gelen davetlilerle bahçede ikinci sigarasını içerken, elindekilerle yanlarına gitmek istemeyen Cihan tuvaletlerin olduğu koridorun başında beklemeye karar verdi.

Güneş; "Eve bir gidelim ben sana soracağım, gözün ondan başkasını görmüyor maşallah."

Ebru; "Kız dur neler öğrendim. Ayy tüh çantamı ona verdim, rujumu sürecektim."

Lavaboların olduğu kısımdan geçip arka tarafta kalan uzun aynalı duvarın önündeki geniş mermerin yanında durdular. Kadınların görünüşünü düzeltmek için ayrılmış özel bir alandı. Kimsenin olmamasının verdiği rahatlıkla konuşmaya devam ettiler. Güneş; "Hala ruj diyor ya, şu arabanın anahtarını verdikten sonra gideceğiz, yeter sıkıldım ben."

Ebru; "Ya dur ne oldu da sıkıldın daha yeni başladık. Buluruz anahtarı veririz giderken de ne oldu sen onu anlat."

Güneş aynaya dönüp düzgün saçlarını düzetmekle uğraşırken cevapladı; "Bir şey olduğu yok, uyuz uyuz konuşup duruyor sürekli. Yok ben sana yalan söyleyemem yok ben muhbir olamam, ben Akgün Ağan'ım."

Ebru; "Akgün Ağan kadar başına taş düşsün deseydin."

Güneş; "Ağızıma kadar geldi de zor tuttum kendimi. Bende bir daha karşıma çıkma dedim çıktım ordan."

Ebru; "E bizi niye çağırmış o zaman, hani hayinleri sana gösterecekti."

Güneş ellerini teslim olur gibi kaldırdıktan sonra; "Yok ben kendim görecekmişim gerçekleri. Bak sinirim yükseldi yine, dalga geçiyor resmen benimle."

Ebru; "Cihan'da şey diyor. Bu hotel ile hayatımızda yeni beyaz bir sayfa açacağız, daha güzel yerlere geleceğiz. Anladığım kadarıyla yeni bir iş kurup kendilerini temize çıkartmaya çalışıyorlar."

Güneş; "Hiç sanmıyorum, bu sadece kamuflaj. Kendilerini saklamak için bir maskeden başka bir şey değil."

Tam o esnada kapı açılarak bir grup kadının içeri girdiğini gösteren sesler duyuldu. Arka tarafta yer aldıkları için onları göremediler.

Ebru sesini alçaltarak; "Güneş bu işe daha fazla bulaşma, sen zararlı çıkacaksın."

Güneş; "Çoktan bulaştım bile."

İçerideki kadınlardan birinin sesi duvarlarda yankı yaparak çınladı; "Parfümün var mı? Çantam küçük diye koymadım."

Diğeri cevap verdi; "Var var, al hayatım."

"Mersi, sigara kokmayayım şimdi onun yanında."

Daha kalın bir sese sahip diğer kadın; "Bir yalnız yakalayamadık ki. O sarışın kadın yapıştı bırakmıyor adamı."

Çıkışa yönelmişlerdi ki Ebru duyduklarıyla duraksayıp arkadaşını da durdurdu. Sessiz olması için gözlerinin içine baktı.

Tuvaleti parfüm kokusuyla boğan kadın; "Bahçeye çıkarken gördüm, hala da dönmedi."

Kalın sesli kadın; "Yakalarsın bir yerde merak etme, hem arkadaşıymış öyle duydum. Akgün o tiptekilerle takılmıyor zaten."

Diğer kadın; "O tip mi? Nasıl yani?"

"Sarışın kadınlar yani şekerim, hiç tarzı değil. Yanında öyle birini görmemiştim daha önce."

Ebru arkadaşının kulağına fısıldayarak; "Akgün pezevenk olmuş da haberimiz yok."

Sessiz olması için arkadaşını dürterek uyardı.

Konuşma sesleri boğuklaşarak uzaklaştığında tuvaletten çıkıp gittikleri anlaşıldı. Güneş nedendir bilinmez kalbinin kırıldığını hissetse de yüzünde mimik oynamadı. Fakat Ebru, onun durgunluğunun altındaki üzüntüyü gördü.

Ebru; "Bence hala sana karşı bir şeyler hissediyor. Sarışın kadınlarla takılmamasının sebebi bu olmalı." dedi pat diye.

Güneş itiraz etmek için başını hızlı hızlı sağa sola salladı; "Hiç sanmıyorum bence beni hatırlamamak için seçtiği bir yol."

Ebru tek kaşını kaldırarak; "Hmm, o da olabilir. Ama her halükarda onda derin bir iz bıraktığı belli."

Güneş; "Az bile yapmışım. Bir de gittim şuna yardım ettim. Kafama tüküreyim."

Ebru; "Neyse olsan oldu yapacak bir şey yok. Takılma söylediklerine onların, hadi geçelim."

Güneş kapıdan çıkarken; "Yok ne takılacağım. Hiç umrumda değil."

Koridorda topuklularını vurarak ilerlediler. Koridorun sonunda bekleyen Cihan'ı boynuna doladığı Ebru'nun kalın kürkü ve iki omzuna astığı çantalarla birlikte karşısındaki Tahsin ile konuşurken buldular.

Cihan; "Üzerinize on kişi girdi çıktı neredesiniz ya! Askılığa döndüm burada!" diye sitem etti.

Ebru bir kürke bir Cihan'a bakarak; "Pardon, tanışıyor muyuz?" diyerek göz devirdi.

Cihan; "Ben sarı pijemalı agresif ve tatlı bir hanıma bakmıştım ama yanlış oldu galiba?"

Güneş; "Sen Ebru'ya bakmıştın ama o sana bakacak mı acaba?"

Ardından Ebru ve Güneş birbirlerine baktıktan sonra bir kahkaha patlattılar. Tahsin de pantolon askısına parmaklarını geçirerek onların neşesine göbeğini hoplatarak katıldı.

Cihan; "Ama kırılıyorum." dedikten sonra boynundan sarkan atkı şeklindeki kürkü omzuna doğru savurdu. Kollarını bağdaştırıp sırtını yan dönünce Ebru önce omuzundaki çantayı aldı sonra koluna girdi. "Tamam tamam, gördüğüm en yakışıklı askılık senin bir kere."

Cihan boynundaki kürkü çıkartıp Ebru'nun omuzlarına bırakırken keyfi yerindeydi. Yarım ağır sırıtırken "İyice maskara oldum elinde."

Ebru;" Dur canım daha bir şey yapmadım."

Tahin; "Yolun ortasında kaldık gelin şöyle geçelim."

Yine o kalabalık insan topluluğunun arasına girdiler. Konuşma sesleriyle dolu ses dalgalarının arasına girer girmez Güneş yine bunaldığını hissetti. Birinin bakışlarını üzerinde hissediyordu ve onu uyaran rüzgara kapılıp bakışlarıyla takip ettiğinde, donmuş kayayı andıran gri gözlerle kesişti. Yanındaki kabarık saçlı üç kadının arasında kalmış, onların konuşmalarına kulak asmıyor gibi bir havası vardı. Birisi hariç diğer iki kadının boyları o kadar kısaydı ki yanında çocuk gibi kalmışlardı. Hemen yanında dikilen kadın Akgün'ün gözlerinin odağını fark ederek dikkatini çekmek için koluna dokunduğunda, dikkati dağılarak kadına döndü.

Aziz ve uzun sarı saçlı adamın olduğu masaya geçtikten sonra Ebru küçük kanepe şeklindeki atıştırmalıklardan yemeğe başladı. Güneş o gece limanda gerçekleştirecekleri ticareti, tam karşısında dikilen kulaklarının üzerinde biten uzun sarı saçlara sahip adamın zihnine girerek öğrenmişti. Adam Aziz ile konuşmalarını bölmeden başıyla selam verip önüne döndü. Güneş soru sormalarına fırsat yaratmadan; "Ben hemen geliyorum." diyerek çıkış kapısına yöneldi. Hızlı ve temkinli adımlarla insanların arasından sıyrılarak giriş kapısına vardığında valeye seslendi.

Vale; "Kusura bakmayın efendim, içerisi o kadar kalabalıktı ki sizi aramaktan az kalsın kaybolacaktım."

Güneş;" Sorun değil, anahtarı alabilir miyim?"

Arabanın anahtarını aldıktan sonra teşekkür ederek içeri girdi. Dışarının soğuk havasını ciğerlerine doldurarak omuzlarını geriye attı ve kendinden emin bir şekilde yürümeye başladı. Başı dik ve adımları telaşsızdı. Yerini bilse de sanki onu arıyormuş gibi etrafa bakındıktan sonra Akgün'ü rastgele görmüş gibi onun masasına doğru yürüdü.

Henüz onu fark etmeyen Akgün'e bakışlarını dikerek adeta meydan okudu. Yanındaki kadınların bakışlarını fark edip takip eden Akgün, ona doğru gelen Güneş'i gördü.

Elindeki meyve suyundan bir yudum alırken Güneş gelip masanın karşısında durdu. Elindeki bardağı masaya koymasıyla eş zamanlı olarak Güneş, elindeki araba anahtarını masaya adeta vurarak bıraktı. Önce masaya koyduğu eline sonra yüzüne bakan Akgün ağızındaki meyve suyunu anca yutabildi. Güneş; "Bende kalmaması en doğrusu. Senden bir karşılık beklemediğimi zaten söylemiştim."

Üç kadın sert tavrı karşısında ellerini hayret eder gibi boyunlarına götürmüş kınayan bakışlarla izliyorlardı. Lavaboda seslerini duyduğu kadınların onlar olduğunu parfüm kokusunu duyunca anladı. Akgün uyarır gibi ismiyle seslense de Güneş arkasını dönerek Ebru ve diğerlerinin olduğu masaya yöneldi. Akgün; "Bu bir hediyeydi ve geri almıyorum."

Güneş arkasından seslenen adama omzunun üzerinden cevap verdi; "Aldın bile." Koluna saplanan sıcak dokunuşla geri çekilince onun göğsüne çarpmamak için son anda geri çekildi. Salondaki insanlar onlara bakarken ikisininde birbiri haricindeki hiç bir şey umurlarında değildi sanki.

Akgün başını eğdiğinde yüzleri arasındaki yakın mesafe yıllara meydan okuyordu. Gözleriyle buluşunca kolunu tutan eli yumuşadı. Gün batımı rengi gözlerde kendi şafağını görüyordu. Taşlaşmış kalbini çatlatıp içindeki suyu ısıtan merhameti görüyordu. Bir şey söylemek istese de sanki yüz yüze gelince unutmuş gibi sadece gözlerine bakabildi.

Uzun sarı saçlı adam gelip Akgün'ün kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra sıkıntılı yüzüyle "Öyle olsun." dedikten sonra arkasına bakarak ondan uzaklaştı. Çok yakın oldukları için Güneş fısıltılarının arasından birkaç kelimeyi çekebilmişti. Alt kat ve önemli birinin geldiğinden bahsettiği kısa bilgi Akgün'ü harekete geçirmişti.

Güneş önüne dönüp yürümek üzereydi ki tuzlu suyun içinden yüzeye çıkan çürümüş bir ceset gibi o ses çıkageldi. İnsan kalabalığının sıcak atmosferini dağıtan serin bir esinti tüm vücudunu sarmalayarak çevresinde dönmeye başladı. Hissettiği bu çekim onu az önce arkasını döndüğü adama doğru sürükledi.

Tavşan Deliği.

Olduğu yerde kalıp gözlerini kapatarak ona söylenenleri dinledi. Kendi zihnine odaklanarak sesin kaynağını takip etti. Çekimin hangi yöne olduğunu daha net hissedebilmek için bir adım attı. Adımı sanki fırtınalı bir havada rüzgarı karşısına alıp yürümüş gibi hissettirdi. Gözlerini kapatıp arkasını dönerek onu çeken gerçekliğe kulak verdi. Bu defa attığı adımla birlikte içindeki güç onu destekler gibi damarlarında gezindi. Bacakları titremeye başladı. Gözlerini aralayıp kendi gücüne tutunarak yürümeye devam etti. Dili olmayıp konuşan, aklı olmayıp düşünen, var olmadığı halde çıkıp gelen ses yine sadece ona seslendi. Çağrısında görmesi gerekenler gizliydi.

Yerin Altındayım, Bul Beni!

Güneş gövdesinin içinde kozasından kurtulup kanat çırpan güvelerin telaşını hissetti. Gitmesi gerektiği yönü bilmediği halde, kendini içinde yetişen çiçekleri coşturan yeteneğine teslim etti. Ayakları, bir kadife rüzgar bulutu tarafından esir alınarak onu yönlendirdi. Gözüne arkası dönük sarı saçlı adam takıldı ve onun hemen önünde yürüyen Akgün'ün merdivenleri inerken kaybolan saçlarını gördü. Sarı saçlı adam kolaçan etmek ister gibi arkasını dönüp bakınca hemen yan dönerek insanların arasına saklandı.

Önüne döndükten sonra alt kata inen merdivenlere yönelerek, Akgün gibi gözden kayboldu. Güneş bir kaç saniye bekledikten sonra onları takip ederek merdivenlere yöneldi. Kalbi damağında atarken ses çıkarmamaya dikkat ederek cilalı ve parlak ahşap merdivenleri indi. Keyifli bir kıkırtı duyunca etrafında birileri var sandı. Tuzlu suyun içinden gelen ses onunla alay ediyordu.

Yakalanırsa sunmak için bir bahaneyi aklına not ettikten sonra kalan birkaç basamağı da indi. Uzun ve sonunda büyük ahşap bir kapı olan koridor önüne geldi. Kapının yanında dikilen oldukça iri iki adamı görünce ne yapacağını şaşırarak merdivenlerin korkuluğuna tutundu. Başka seçeneği olmadığı için uzun koridorda yürümeye başladı. Merdivenler ve büyük ahşap kapı hariç başka bir çıkışı olmayan koridorda yürürken, kapının arkasından yükselen kötü enerji dalgaları ruhunu daralttı.

Görülmesi gereken şeyler onu orada beklerken tek engel kapının önünde duran görevlilerdi. Geçmesi gereken eşiği biliyordu fakat görecekleri onun kendi gerçekliğini sorgulamasına neden olacaktı. İnandıkları bir kum dalgası olup onu gömecekti.

Yerin altını bulmuştu ve sırada yerin altındakileri bulmak vardı. Kanında taşıdığı mirasının izleri başının üzerinde bir halka olup ağır ağır dönmeye, boynuna dolanmaya başladı. Bir şeyler yapmalı bu işi çözmeliydi. Onu sıkıp bunaltan enerjisinin ne söylemek istediğini, ona ne göstermeye bu kadar hevesli olduğunu düşünürken, sonunda koridorun sonuna gelerek kapının birkaç adım gerisinde durdu. Yaklaşan kötülüğün kokusu is gibi duvarlara sinmişti.

Büyük kapının önüne gelip dikildiğinde iki adam hiç bir şey söylemeden onu izliyordu. Sanki konuşmamak için yemin etmiş gibiydiler. Ona söylenenlere sırtını yasladı. Boşluğa düşeceği ihtimalini bilse de tuzlu su onu yere çakılmaktan korurdu. Tıpkı ondan önce gelenleri koruduğu gibi.

Saf enerji çarkı boğazından kayıp beline dolandığında, Güneş neredeyse bu görünmez hissin saçlarını uçuşturup dağıtacağını düşündü. Ona fısıldananları dile getirdi. Ve o yerin altından gelen fısıltı, sözlerine cesaret vermek ister gibi eşlik etti;

Tavşan Deliği.

Güneş; "Tavşan Deliği."

Genç korumalar sanki senkronize gibi aynı anda büyük kapının çift kanatlarındaki uzun demir kulpu tutarak içeri doğru ittirdi. Birer geçiş parolası olan bu sözcükler, gerçekliğe bir davetti.

Yıldızlamayı unutmayın gecemin yıldızları💫

Şans sizinle olsun!

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

18. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.