Sevgili Günlük,
Ben daha önce hiçbir tecrübesi olmadığı bir sektörde çalışmaya başlamış bir kızım.
Nefes nefese kafeye girdim ve hızla etrafı taradım. Neyse ki kafenin içinde kafe sahibi olduğunu tahmin ettiğim kadın dışında iki kişi vardı. İkisi de o değildi. Bu iyiye mi işaretti kötüye mi emin olamadığımdan bana en yakın sandalyeyi çekip oturdum soluklanmak adına.
12.15
Geç mi kalmıştım? Erken mi gelmiştim?
Kafamı masaya koyup parmaklarımı saçlarıma daldırdım oflarken. Bu buluşma işinin bu kadar belirsiz olması canımı sıkıyordu. Ne olurdu sanki bildiğim bir mekanda belli bir saatte olsaydı?
Karşı duvardaki saat sinir bozucu bir şekilde tik-tak sesleri çıkarıyordu. Müşteriler tiz tiz kahkahalar atıyor ve kafenin sahibi olan kadın da kendince homurdanıp duruyordu. Bütün bu gürültüyü kafam nasıl kaldırıyordu acaba?
Kalkıp çiçekçiye baksam mı ki? Ama ne diyeceğim? Ben Yangın’ın zorla arkadaşı olmuş kızım mı?
Kafamda ufak bir kıpırdamama hissetmemle aniden doğruldum. Bir şey sırtımdan aşağı yere düştü. Ancak o sırada benim baktığım şey karşımda şaşkın bir biçimde beni süzen Küskün’dü.
Hala gri hırkası üzerindeydi ancak bu sefer lacivert bir gömlek vardı altında tişört yerine. Krem rengi keten bir pantolon giymişti ve altında da beyaz spor ayakkabıları vardı. Her zamankinden daha şık görünüyordu.
“Korkuttum mu?”
“Ih ıh.” Dedim ve düşen şeyin ne olduğunu anlamak için yere eğildim. Bir çiçekti. Zambak çiçeği, yani galiba zambaktı.
Bitkiler konusunda kendimi çok geliştirmeliyim.
Zambağı kucağıma koyduktan sonra karşımda sanki baston yutmuş gibi dimdik oturan Yangın’a döndüm. Çok rahatsız görünüyordu ve üstelik acayip gergindi. Gerginliğine bir puan verecek olsam 8 derdim.
Benimki ise 9’du. Hehehe
“Selam.” Dedim.
“Selam.” Dedi.
Ee… Bu konuşma böyle başlamamalıydı ki başlamış da sayılmazdı. Birbirimize alık alık bakmak dışında hiçbir eylemimiz yoktu. Arada bir gözlüğünü düzletiyor, boğazını temizliyor yada hırkasının koluyla oynuyordu. Ben de saçlarımı ufak ufak çekiştirip duruyordum çaktırmadan.
Bir anda bana derdini anlatmaya başlaması benim de elimden geldiğince ona tavsiye vermem ve böylece bir saatlik öğle arasının yalnızca 20 dakikasında sorunu kökten çözüp okuluma dönmüş olmam gerekiyordu.
Tamam. Pekala Lila, kontrolü eline alma zamanı. Öncelikle nefes al, üç saniye tut, yavaşça ver. Bunu beş tur tekrarla. Ve tamamdır, hazırım.
“Anlat bakalım.”
Kaşları çatıldı. “Neyi?”
“Kimsin, nesin, nerelisin? Ne okuyorsun veya ne okumak istiyorsun? Annen baban nasıl, kardeşin var mı? Hobilerin neler? Çiçekleri çok mu seviyorsun? Nelerden korkarsın?” daha da devam edecektim sıralamaya ama elini havaya kaldırarak kibarca durmamamı isteyince yapmadım.
“İsmim-”
“Dur bir saniye.” Bu sefer de ben onu durdurdum çünkü bir eksik vardı. Not defterim ve kalemim! Kenarında küçük bir ayıcık anahtarlık asılı olan sırt çantamın küçük gözünü açtım. Burada tıpkı Küskün’ün motoru gibi bebek mavisi renginde küçük bir not defterim vardı. Buraya anlık düşüncelerimi not alıyordum.
Hemen yanındaki bölmede de siyah kurşun kalemim vardı. İkisini birden çıkarıp çantamı kapattım ve kendime temiz bir sayfa açtım.
Evet, kalbim kadar temiz. Hehehe. Tanrım! Bunu kesmem lazım.
“Şimdi devam et lütfen.” Bana sanki bir dedektifmişim gibi bakıyordu. Hani Amerikan filmlerinde olur ya. Birden mutlu çiftin kapısı çalar, kadın kapıyı açar ve karşısında kısa boylu tıknaz bir polis memuru görür. Kendisini dedektif olarak tanıtan polisin bıyıklarında hala yediği donutların kırıntıları ve kreması vardır.
İstem dışı olarak dudaklarımı elimin tersiyle sildim. Kırıntı mırıntı yoktu. Güvendeydim.
“İsmim Yangın ve yandaki çiçekçide çalışıyorum. Orası amcamın yeri. Asıl patron o yani. Ben sadece kuryelik yapıyorum.”
“Hmm,” kalemi dişlerim arasında aldım ama ısırmadım. Bunu yapmak dişlerime korkunç bir zarar verirdi herhalde. “Adı neydi çiçekçinin?”
“Çağıran, soyadımız.” Kafamı salladım. Oldukça klişe bir isim verme seremonisi yaşanmış olmalıydı.
A: Hadi bir yer açalım.
B: Tamam. Adı ne olsun?
A: Çılgın, değişik, kimsenin aklına gelmeyecek bir şey olmalı. Dağda bir mağaraya kendimizi kapatıp üzerine 40 yıl düşünmeliyiz. Keşişlerle, ermişlerle konuşmalıyız. Belki de kendimiz keşiş veya ermiş olmalıyız.
40 yıl sonra…
A: Buldum!
B: Neymiş?
A: Soyadımız!
B: Vay canına dostum. Bu harika bir fikir. Hey hey hey, bu kimsenin aklına gelmemiştir değil mi ahbap! Zekana hayran kaldım adamım.
Tamam belki biraz Amerikan filmleri izlemeye ara vermeliyimdir, kabul ediyorum.
Beni hayal dünyamdan çıkaran yine derin sesi oldu. Sahi sesi görünüşüne göre oldukça kalındı. Yani koca adam gibi de değildi de hani uyandığınızda bir ton daha kalın olur ya sesiniz onun gibiydi. Görünüşü ise tatlı, şirin bir şeydi. Yakışıklıydı ancak aynı zamanda çok tatlıydı.
Bir dakika ne…! Neler diyorum ya ben!
“Açıktan okuyorum lise son sınıfım. Bir hayalim, hobim ya da geleceğe karşı herhangi bir ilgim yok. Sadece yaşıyorum.” Duraksadı. “şimdilik.”
“Ne?”
“Ne ne?”
“En sonda ne dedin?”
“Boş ver.” Bakışlarını kaçırdı.
Nefesimi toparladım. Serin bir yaz günü olmasının artısıyla ciğerlerim de ferahladı. Sert bir çıkış yapıp onu ürkütmemek için kelimeleri önce zihnimde toparladım.
“Şimdi Küs- Yangın.” Bir an önce ona taktığım şu lakabı unutmam gerekiyordu yoksa kafama ekşiyebilirdi bu konuda haklı olarak. “Ben bileğindeki izleri gördüm ve kendimce bir sonuç çıkardım. Bilemiyorum haklı mıydım değil miydim, bunun cevabını sen vereceksin.”
Kafasını olumlu anlamda salladı. Devam etmemi istiyordu.
“Bu konuda sana yardım etmek isterim. Yani pek ve hatta hiç deneyimim olmamasına rağmen kendimce hayattan keyif alabilmenin yollarını sana sunabilirim.”
Sırıttı. Onu ilk kez böyle görüyordum. Belki de keyfini yerine getirmişimdir.
“Sen okulun birincisi, sürekli notlarında olan bir kız değil misin? Tahmin edeyim ailen seni o kurstan bu kursa koşturuyor ve hayatın tamamen akademik başarılarını stabil tutmaya çalışmakla geçiyor. Sen hayattan benden bile az zevk alıyor olmasındır.”
Ups! Keyfini aksine daha da kaçırmışım.
“Sen…” dedim. “Sen bunları nereden biliyorsun?” Zaman kazanmam gerekiyordu. Bunu sokaktan geçen rastgele biri bile okuldan biriyle konuşarak öğrenebilirdi. Gerisi de kişinin çıkarım gücüne kalmıştı zaten.
Kollarını önünde bağladı ve bakışları ukala bir hal aldı.
Eyvah! Hastayı kaybediyorum arkadaşlar. Biri bir şey yapsın!
“Bir yarışmada birinci olduğunda okul müdürü çelenk yaptırmıştı adına. O sırada gördüm ve anladım kim olduğunu.”
Vay be… Belki de dedektif olan en başından beri odur.
“Güzel. Ama tek yeteneğim bunlar değil ki.” Dedim son çaresiz adımımı atmaya çalışarak.
“Güzel. Ama başka ne yapabiliyorsun, say bakalım.”
Kalakaldım. Kelimenin tam anlamıyla kitlendim kaldım. Ne yapabiliyordum ki başka ben? Çeşitli alanlarda kurslara gitmiştim ve bilgim vardı ancak hiçbirinde bana verilen emirlerin dışına çıkmamıştım ve yaratıcılığımı konuşturmamıştım. Hem çömlekçilikte yaratıcı olsam bile bu Yangın’ın durumuna nasıl bir fayda sağlayabilirdi ki?
“Ben de böyle düşünmüştüm.” Dedi ve birden ayağa kalkmasıyla sandalyesi yere düştü. Gözler onun üzerine dönerken o yerdeki ahşap sandalyeyi düzeltip mekanın sahibinden özür diledi.
Bana son bir hayal kırıklığı bakışı attıktan sonra kafeden çıkmak üzere kapıya yöneldi. Hastayı gerçekten kaybediyordum sanırım.
İlk kez bir şeyde başarısız olmuştum.
Hem de bu başarısızlığım çok büyük bir şeye mâl olabilirdi. Bir hayata…
O kapının eşiğine gelmişken panikle ayağa kalktım. Alnımda soğuk ter damlaları oluşmuştu.
“Küskün! Tamam belki işlevsiz gözükebilirim sana ya da okul hayatım dışında bir başarım yokmuş gibi gelebilir lakin ben bu zamana kadar hiç başarısız olmadım. Sana seni hayata bağlayabilirim diyorsam yaparım. Bana güven.”
Gözünün kenarıyla bana bakıyordu.
“Ben verdiğin o şapşal çiçeği hayatta tutabilmek için kırk takla attım. Bunun aynısını senin için de yapabilirim. Belki kulağa aptalca gelecek ama benim ve listelerimin çözemeyeceği şey yok.” Bir elimde kalemim diğer elimde listeler defterim ikisini birden havada sallıyordum.
Diğer iki kişi, kafenin sahibi ve Yangın aynı anda bana bakıyorlardı. Ben ise sanki evreka anımı yaşamışım gibi nefes nefese, çoşkulu ve bir o kadar mutluydum.
Kendi kendine bir şeyler homurdandı. Onun yanına gitmek, koluna yapışmak ve bana bir şans vermesini dilemek istiyordum fakat ne var ki ayaklarıma ilerleme emri veremiyordum.
Artık bir şey söylemesi lazımdı yoksa delirecektim. Gerçekten delirip ortalığı yıkacakmışım gibi bir his vardı içimde.
Ama tamamen umutsuz vaka değildim değil mi? Sonuçta çekip gidebilirdi. Ama o kapının eşiğinde hafif rüzgarla dalgalanan saçlarıyla duruyor ve düşünüyordu.
Aradan geçen 53 saniye sonra nihayet ağzını araladı. “Kartımızda altta yazan numara benim. Akşam sekizden sonra müsait olurum.”
Gülümsedim. Daha önce hiç olmadığı kadar içten bir gülümsemeydi bu.
“Görüşelim.” Dedim.
“Görüşelim.” Dedi.