İçeriğe geç

Çiçeğim Küsene Dek

Bölüm 4 · 11 dk okuma

Çiçeğim Küsene Dek

Bölüm 4

Dördüncü Bölüm - Dakikalar

Sevgili günlük,

Ben ‘küskün’ biri uğruna saatler, dakikalar saymaya başlamış kafası karışık bir kızım.

Kafamı kaldırıp hocanın bir şeyler karaladığı tahtanın hemen üstündeki açık pembe duvar saatine baktım. Bu belki de aynı saat içinde yaptığım yüzüncü bakıştı.

11.25

Daha öğle arasına 1 saat 15 dakika vardı. Kalemimi sıkıntıyla oynattım kağıt üzerinde. Sınıf sekizinci soruya geçmişti ancak ben öylesine dalgındım ki henüz ikinci sorunun çözümünü yazmayı bile bitirmemiştim.

Neler oluyordu bana?

Saati kontrol ettim. 11.27.

“Zaman aksine mi yavaş akıyor bugün?” diye mırıldandım. Yanımda oturan Arkın kaşlarını çatmış bir biçimde bana döndü.

“Neyin var senin?”

Omuzlarımı silktim. Çok mu belli etmiştim? Hayır ya, gayet normal davranıyordum.

“Bir şeyim yok.”

“Soruları herkesten önce bitiren sen şimdi başlardasın, sabahtan beri diken üstündeymiş gibi kıpırdanıp duruyorsun. Üstelik dün okula gelmedin bile. Normalde yatak döşek hasta olmadıkça okulu aksatmadığını karşı mahalledekiler bile biliyor. Dökül bakalım.”

Derin bir nefes aldım. Anlatmak istemiyordum nedenini bilmediğim bir şekilde. Bana kalsın istiyordum. Oysa öyle özel bir yanı falan da yoktu. Ama belki de ilk kez birinin bana bir şeyi dikte etmesine gerek duymadan sorumluluk aldığım içindi tüm bu olanlar.

“Evet, dinliyorum. Yapabilirsin Lila, ganbare ganbare!”[1] Arkın’ın sesi bir anda sessizleşen sınıfın ortasında aşırı belirgin çıkınca Aslı hoca dönüp bize baktı. Kızıl saçları dağılmış, gözlüğü burnunun üstünden kaymış gitmişti. Bu hali bana Küskün’ü hatırlatınca gülümsedim.

Bu sıra arkadaşımın daha da dikkatini çekti. Galiba aldığım oyunculuk dersleri pek işe yaramamıştı. Bu konuyu anneme bahsedip yeniden ders alsam nasıl olur diye geçirdim zihnimden.

“Sen mi cevaplamak istiyorsun bu soruyu Arkın?” Sınıf arkadaşlarım gülmeye başladı. Bu sırada Arkın soğuk terler döküyordu.

Her ne kadar sosyal biri olsa da derslere katılmaktan nefret eden bir yapısı vardı. İkimizin notları yakın olmasına rağmen ben her fırsatta ortaya atılırken o ise sinip kalırdı sırasına.

“Ben cevaplasam olur mu hocam?” diyerek onu bu içine düştüğü ‘korkunç’ durumdan kurtarmaya çalıştım.

Tahtaya kalkıp bana denk gelen paragraf sorusunu hızla çözdüm. Her ne kadar bir destan boyutunda yazılmış olsa da hızlı okuma derslerim sayesinde saniyeler içinde bitirebiliyordum tüm kelimeleri tarama işlemimi.

“Cevap C şıkkı hocam, paragrafın gidişatını bozan cümle tam olarak bu. Konuyla alakalı gibi görünse de asıl mevzudan uzak.” Başıyla onay verdikten sonra yavaş yavaş yerime adımladım. Bu sırada bir daha Arkın’la göz göze geldik. Bana sanki doğadışı bir varlıkmışım gibi bakıyordu.

“İşte bu yüzden Lila’cılık kazanacak.” Arka sıramda oturan Sevgi, mırıldandı.

“Keşke ben senin yerinde olsaydım be kanka.” Dedi Sevgi’nin yanındaki Burak da.

En arka dörtlü olarak genelde birlikte takılıyorduk, en azından okul zamanında. Dersler biter bitmez kendimi kurslarda, etütlerde bulduğumdan geriye kalan zamanlarda onları baş başa bırakmak zorunda kalıyordum. Açıkçası bu da pek canımı sıkmıyordu. Onlar her gece üniversite derdiyle yanıp tutuşurken ben çoktan yurtdışından teklifler almaya başlamıştım.

Teneffüs zilinin çalmasıyla sınıf koca bir rahatlama nefesi çekti ve yavaş yavaş sesler yükselmeye başladı. Ben de yarısı boş kağıdımı Edebiyat kitabımın arasına sıkıştırıp çantama attım.

11.30

Yapabilirsin Lila, sadece 1 saat 10 dakika daha dayanabilirsin.

Bu kadar dakika saymamın sebebi elbette okuldan çıkmak değildi. Diğerlerinin aksine ben okulu seviyordum. Benim asıl amacım Küskün’dü.

“O halde yarın müsait olduğunda çiçekçiye uğrar mısın?”

Kafamdan ne zaman müsait olacağımı geçirdim ama bir cevap bulamadım. Ben hep yoğundum.

“12.40 nasıl? Öğle aramda gelebilirim.”

“Bana uyar. Çiçekçinin yanında bir kafe var oraya gidebiliriz. Sen de istersen tabii.”

Kafamı salladım. Bu kaçamağım uykumdan ödün vermeme neden olacaktı. Neyse bu da gelecekteki Lila’nın derdi diye düşündüm.

“Çiçekçi nerde peki?”

“Kafenin yanında.”

Gülmeli miydim? Komik miydi?

Ben suratına alık alık bakınca ensesini sıvazladı, griye çalan açık mavi çerçeveli gözlüğünü düzeltti. “Tamam kabul ediyorum çok kötüydü. Al bu kartımız. Burada adres yazıyor.”

Kartı alıp inceledim. Adresi okudum ama hiçbir fikrim yoktu nerde olduğuna dair. Genelde bir yere gitmem gerektiğinde babam bırakıyordu beni ve ben de hiçbir boş zamanımda, nadir gerçekleşen o anlarda, haritayı açıp incelememiştim şehri.

“Yakın mı okuluna?”

“Hı hım. Yakın.” Dedim daha fazla bu garip gerginlik sürmesin diye.

“O halde yarın görüşürüz.”

“Hı hım.” Dedim bir daha. Gözlerim hala kartta, aklım ise hala gördüğüm şeylerdeydi.”

“Hı hım.” Dedi ve uzaklaşmaya başladı.

“Alo! Kime diyorum!” Arkın’ın sağ elinin gözlerimin önünde bir sağa bir sola gittiğini fark edince ayıldım hayal dünyamdan.

“Hı?” dedim.

Bu aralar biraz fazla mı kibarlığı elden bırakıyorum?

“Geliyor musun, bahçeye çıkıp hava alalım diyoruz biraz.”

Bahçe, hava, yeşillik, böcekler, bitkiler… Bitkiler! Tanrım çiçeğimi sulamayı unutmuştum!

Bir anda ayağa kalkınca Sevgi ve Burak bana bakakaldılar.

“Benim.” Dedim. “Abimi aramam gerekiyor.”

“Ne alaka kızım şimdi?”

“Ne bu haller ya?”

Elimi havada hızla savuşturunca sağ omuzumdaki saç tutamı yavaşta kayarak sırtıma döküldü.

“Sonra anlatırım. Siz çıkın, ben size yetişirim.”

“Öyle olsun.” Diyen Burak elini Arkın’ın omzuna atıp önden yürümeye başladı. Arkalarında kalan Sevgi ise kısacık boyuyla pıtı pıtı ilerliyordu. Benim boyum ortalamadaydı, Sevgi ise benden daha kısaydı. Bu da onun en büyük özgüvensizlik kaynaklarından biriydi.

Elimi arka cebime attım, ismim gibi lila renkte olan telefonumu çıkardım. Rehberin hızlı arama kısmında yazan ismine tıkladım.

Yaklaşık, hayır tam anlamıyla, 27 saniye sonra aramamı yanıtladı.

“Efendim?” Sesi her zamanki gibi yorgun geliyordu. Gerçi abimin yorgun ve uykulu olmadığı bir zaman mı vardı ki? Tüm gün yatakta duvarı seyretmekten göbek yapmıştı.

Bu son dediğim aramızda kalsın, olur mu? Birileri alınıyor da yüzüne söyleyince.

“Abi, abim, abicim, yakışıklı abim.”

“Zırvayı kessene aptal, söyle ne diyeceksen. Ben çok yoğun bir adamım biliyorsun.” Bana hep aptal derdi. Hani kalkıp atomu parçaladığımı söylesem bile ‘aptal’ olurdum ben. Bu onun literatüründeki sevgi sözcüklerinden biriydi.

“Şimdi anneme söyleme ama-”

“Anne! Lila senden bir şey gizlememi istiyor!” diye bağırarak sözümü yarıda kesti. Neyse ki annemin olmadığını biliyordum. Bu saatte ya dikiş kursunda olurdu ya da arkadaşıyla kahve içiyor olurdu.

“Ya la havle.” Dedim.

Kıkırdadı. Onun nadir de olsa gülmesini duymak bana kendimi cennette gibi hissettiriyordu. Bu yüzden çoğu zaman ona kıyamıyor, kızamıyordum.

“Söyle bakalım Lila.”

“Yemin et anneme ötmeyeceğine.” Dedim. Bir tek onunla konuşurken kendimi istediğim sözcüklerle ifade etme hakkım vardı. Küfür dahi etsem sorun olmazdı ki asla etmezdim.

“Naptın lan! Katil mi oldun?”

Ofladım. “Saçmalama be abi.”

“Ee?”

“Odama bir çiçek soktum ben gizlice geçen gün.”

“Ya aptal! Öyle bir söylüyorsun ki bunu duyan da illegal işlere bulaştın peşinden FBİ geliyor sanır.” Bu sefer gülme sırası bendeydi.

Ben kim peşimden FBİ koşturmak kim?

“İşte o çiçeği bugün sulamam gerekiyordu ama unutmuşum. Rica etsem saksısının hemen yanındaki bardağı ağzına iki parmak kalıncaya kadar içme suyu ile doldurup sulayabilir misin? Ama su oda sıcaklığında olmalı. He bir de eğer güneş üstüne çok geliyorsa perdeyi yarıya kadar çek lütfen.” Sesimi olabildiğince tatlılaştırmaya çalıştım. Bu numara hep sökerdi üzerinde.

“Lan ben kendime o kadar özenli bakmıyorum. Bu çiçek neymiş böyle, İngiltere’den falan mı getirttin?

“Yo. Sadece bakımı birazcık zahmetli o kadar.” Ellerimi sanki onun karşısındaymışım gibi hafif gergince birbirine sürttüm.

Bir patırtı sesi geldi hattın diğer ucundan. “Ben çiçekle böcekle uğraşamam valla.”

Yalan söylüyordu. Bu patırtıyı nerde duysam tanırdım, yataktan kalkıyordu. Gün içinde zoraki ihtiyaçları dışında yataktan kalkmadığından ufak patırtısı da gülüşü gibi favorilerimden biri olmuştu.

“Hadi hadi, yalancı; kalktın biliyorum.” Dedim ukala bir şekilde. Bana asla kıyamazdı.

“Of be kızım! Koca adamı uğraştırdığın şeylere bak.” Biraz daha patırtı sesi geldi.

Kapıyı açtı, telefonu diğer kulağıyla omzu arasında sıkıştırdı, benim odama adımladı, kapımı açtı ve geri kapattı.

Hayır deli değilim, tüm bu sesleri tanıyacak kadar eve aşinayım o kadar.

“İki parmak azını mı dökecektim?”

“Evet.”

“Döktüm, tamam mı?”

“Tamamdır, çok teşekkür ederim abilerin gülü.”

“Ha ha, hadi kapatıyorum ben başka diyeceğin bir şey yoksa.”

“Bir şey daha isteye-” Suratıma kapanan telefonun bipleme sesi ile baş başa kalınca güldüm. Bu da bizim bir diğer ritüelimizdi. Asla telefonu kapatırken ya da evden çıkarken, yani ben çıkarken o evden çıkmaz, görüşürüz demezdik birbirimize. Her seferinde ben bir şey isteyecekmişim gibi davranırdım ve o da her seferinde dümdüz bir suratla suratıma kapatırdı hattı veya kapıyı.

11.35

Teneffüsün bitmesine beş dakika kalmasına rağmen büyük ama endamlı adımlarla bahçeye çıktım. Doğal halimi bırakacağım o yaşamıma geri dönmüştüm iste kısacık bir sürenin ardından.

“Ya Arkın bir sus be kardeşim, sabahtan beri o anime bu anime beynimi yedin. Parayı bulsam ilk yapacağım seni Japonya’ya postalayıp kafamı dinlemek olacak yemin ediyorum.” Burak’ın sesi ta bahçenin başından ilişti kulağıma.

Arkın da böyle bir tipti. Sürekli Japonya hakkında videolar izler, animeler izler ve mangalar okurdu. Oraya bağımlı değildi direkt olarak oraya aitti. Bunu gözlerine baktığınızda bile anlayabilirdiniz.

“Ne var be? İki dinle de kültürlen diye uğraşıyorum burada.”

“Neyine kültürleneyim ben bunlardan ya? Ejderhalar, canavarlar, fantastik fantastik işer deyip duruyorsun.”

Bahçenin her tarafı boyum kadar yeşil çitlerle kaplanmıştı. O klasik hapishane ruhu yoktu bizim okulda. Genel olarak her yeri yeşillendirmeye çalışıyordu müdür ve bundan memnun olmayan kimse yoktu.

Bahçıvan Muhsin abi dışında.

Bunun dışında bina tasarımımız da çok güzeldi. Üzerine sarmaşıklar düşüyor, pencerelerinden kenarından sarkıyordu birkaç metre boyunca. Bizim sınıfımız da üst katta olduğundan bu enfes manzarayı başım her camdan çıkardığımda görebiliyordum.

Yasak olduğundan mıdır bilemiyordum ama çiçekler ve bitkiler içinde olmak hoşuma gidiyordu. Hoş neden yasak olduğunu da bilmiyordum. Sadece annem şiddetle karşı çıkıyordu eve bir parça yeşillik sokmamıza o kadar.

Durum böyle olunca benim küçük çiçeğim de abimin dediği gibi illegal bir iş sayılıyordu bizim için.

Arkalarından yaklaşıp elimi Sevgi’nin beline koydum. “Gene mi tartışıyorsunuz siz ya?”

Burak bana döndü. “Hah hoş geldin. Bir şey söyle şu sıradaşına ya, yine başladı bozuk plak gibi konuşmaya.”

Arkın sıkkın sıkkın Burak’a bakıyordu. İçinden daha onlarca kelime sarf etmek, geçen gece sabaha kadar izleyip bitirdiği 350 bölümden bahsetmek geldiğini biliyordum. Bir kez daha onun tarafını tutmak istedim.

“Ne varmış anlattıklarında. Ufacık tefecik bile olsa kültürlenmek iyidir.”

“İşte benim kızım!” Arkın’ın bana doğru uzattığı eline karşılık verip çak yaptım. Burak başını sola atıp kollarını önünde bağladı.

“Anca ona destek ver zaten. Beni sevmiyorsunuz siz. Ben gidiyorum.”

“Saçmalama Ayten.” Sevgi kolundan tutup gitmesine, başka bir deyişle ufak blöfüne engel oldu.

Bu da bir ayrı klasikti. Sürekli olarak Burak bizi sevilmediğinden vurur ve gidecek gibi davranır Sevgi de hep aynı cümle ile gitmesine engel olurdu. Gerçi Sevgi’nin cümlelerinde geçen özneler genel olarak değişir ve farklı isimler haline gelirdi.

Örneğin geçen gün sınavda bir kısmı yapamayıp üzüldüğüm için bana ‘Abartma Pakize, sadece iki puanlık bir soru. Bir sınavdan da 98 alıver” demişti. Haliyle ben de gülmeye başlayınca sorun ortadan bir anda kalkmış oldu.

Burak tam ağzını açmış bir şey diyecekti ki kafasına tepemizde aheste aheste sallanan çınar ağacından bir yaprak düştü. Bunun üzerine hepimiz gülmeye başladık.

“Artık tam mağara adamısın kardeşim.” Dedi Arkın.

“Huga buga.” Diyerek o da mağara adamı taklidi yapınca tamamen kendimizi kaybettik.

Her ne kadar geçici bir arkadaşlığa sahipmişiz gibi görünse de onlara sahip olduğum için çok mutluydum. Onlar sayesinde çok güzel anılar biriktirmiş, birçok şey öğrenmiştim.

Ders zili çalınca yavaş yavaş sınıfa doğru yürümeye başladı tüm öğrenciler. Biz de o kargaşaya katıldık. Sıradaki ders matematikti ve Sevgi’nin koşarak kaçmak istemesine sebep oluyordu. Her ne kadar bu dersi iyi yapabilse de bir sebepten dolayı hocamız Doğukan ile anlaşamıyordu. Onu gördüğü anda köşe bucak saklanıyor, dersinde sürekli uyuyor ve asla adını ağzına almıyordu. Sebebini sorduğumuzda ise sessizliğini sürdürüyordu.

Bazı sırlar açığa çıkmak için zamanını bekler. Tıpkı bir elmanın olgunlaşana dek dalını terk etmemesi gibi. Ben de Sevgi için böyle düşünüyordum. Olgunlaşınca, kendisini hazır hissedince bahsedecekti Doğukan hocadan neden bu kadar kaçtığını.

Neyse ki bütün bunları düşünürken zaman hızlı geçti. Öğle arasına iki dakika kala ben fırlayarak kapıdan çıkmaya hazır bir biçimde bekliyordum. Parmaklarımın konumu bile defterimle kalem kutumu saniyeler içinde çantama atacak konumdaydı. Neden bu kadar heyecanlıydım veya aceleci davranıyordum bilmiyordum. Tek bildiğim ilk kez bir işe yarayacak gibi hissetmemdi.

Derken zil çaldı.

“Afiyet olsun gençler.” Topluca bir teşekkür senfonisi düzenlerken ben çoktan çantamın fermuarını kapatmıştım.

Ayağa kalkmış, bu sefer arkadaşlarıma eşlik edemeyeceğimi söylemek üzereydim ki Doğukan hoca bir cümle daha söyledi ve beni yerime mıhladı.

“Sevgi toparlanmama yardım edebilir misin?” Üçümüz birden ona döndük. Gözlerinden dehşet okunuyordu. “Şey, hocam… Benim bugün çok acil bir işim var da…” diye gevelemeye başladı. Olmadığını biliyordum sadece yine kaçmaya çalışıyordu.

Arkın’a göz attım olayı devralması için. “Ben yardımcı olayım hocam.” Dedi o da ne demek istediğimi havada kapıp.

“Çok kibarsın Arkın’cığım ancak benim Sevgi’yle konuşmam gereken bir konu daha var. Bu yüzden onu seçtim.” Bunun üstüne o daha da gerildi. Ne zaman bu kadar gerilse ellerini yumruk yapardı, oradan biliyordum.

Şu an biricik arkadaşım patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Gözleri dolmuştu, bir eli yumruk halindeydi ve diğer eliyle de sertçe kolunu sıvazlıyordu.

12.42

Çıkmam gerekiyordu ancak ben sanki olduğum yere zamklanmışım gibi hareket edemiyordum. Birinden fedakarlık yapmam gerekiyordu. Ya arkadaşımı bu durumla bırakacaktım ya da Küskün’ü bekletecek ve belki de gelmeyeceğimi düşünmesine sebep olacaktım.

Hangisi doğru olandı? Sanırım bunu sonucunu görene kadar bilemezdim.

“Hocam o zaman ben yine size yardım edeyim de Sevgi’yle de sonra konuşun. Yani işinize karışmak gibi olmasın da gerçekten hastaneye gitmesi gerekiyor. Bu randevuyu bulana kadar günlerimizi harcadık.

Bir anda Doğukan hocanın bakışları değişti. Yumuşak hali kendini sanki bir ejderha görmüş gibi şaşkın ve biraz da korkak bir hale bıraktı.

Bu da neyin nesiydi böyle?

“Hayırdır Sevgi hasta mısın?”

Kucağına bakan Sevgi mırıldanarak yanıtladı. “Göremiyorum ondan.”

Hoca rahatlamış görünüyordu. “Ah, geçmiş olsun. Konuşurken ben toparlandım zaten sana gerek kalmadı Arkın. Hadi bir daha afiyet olsun.” Çantasını aldığı gibi sınıftan toz oldu. Geriye bir tek dördümüz kaldığımızdan bir süreliğine sessizce oturduk.

Hepimiz merak ediyorduk Sevgi’nin bu halinin sebebini ancak kimse sormaya cesaret edemiyordu.

En iyisi sırrının olgunlaşmasını beklemekti.

12.45

Artık gerçekten gitmem gerekiyordu. Eğer gerçekten bir fedakarlık yapmam gerekiyorsa bunu bugünlük arkadaşlarımı geride bırakarak kullanacaktım.

Bu beni kötü biri yapar mıydı?

“Gençler ben kaçıyorum. Abim bir şeyler almamı istedi de onları halledeyim diyorum.” Diye bir yalan attım ortaya. Buna inanmayacaklarını biliyordum. Ve hatta Arkın diyecekti ki ‘neden çıkışta eve giderken almıyorsun?’

“Neden çıkışta eve giderken almıyorsun?” gülümsedim. Bu sorunun geleceğinden emin olmam beni birazcık mutlu etti.

“Babam alacakmış beni de ona da söylemek istemiyor abim.”

Yalan 2…

Biraz daha söylendiler ancak ben hepsinden ustalıkla sıyrılarak okuldan çıktım ve bana verdiği karttaki adresi telefonuma girip haritadaki ok işaretini takip etmeye başladım.

[1] Yapabilirsin, başarabilirsin, ha gayret!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.