İçeriğe geç

Çiçeğim Küsene Dek

Bölüm 3 · 9 dk okuma

Çiçeğim Küsene Dek

Bölüm 3

Üçüncü Bölüm - Tesadüf

Sevgili günlük,

Ben küçük olasılığın bile gerçek olma ihtimali olduğunu bilen bir kızım.

Okuldan çıktıktan sonra annemlere yürüyüşe çıkacağımı söyleyerek o günkü halimle aynı olsun diye okul üniformamı bile çıkarmadan karşılaştığımız yere yürüdüm. Perili evin kapısına bir insan boyu mesafe kala ‘ben ne yapıyorum ya’ diyerek geri döndüm. Eve varana kadar da aklımı oyalayacak bir şeyler buldum kendimce. Örneğin şehri nasıl daha yeşil bir hale getirebiliriz düşüncesi neredeyse 5 kilometre boyunca bana eşlik etti.

Evimizin, şehrin ortasına dikilmiş bir diğer site binasının giriş kapısına yaklaşmıştım ki güvenlik kulübesinin önünde bir motor gördüm. Bu motor asla unutamayacağım kadar süslüydü ve her Perşembe buraya geliyordu. Motor mavi renkte küçük bir tipti, ek olarak önünde şirin mi şirin bir kurdele vardı. Onu sürmek tehlikeli olmasa kesinlikle bir kez olsun binmek isterdim.

Motordan inen kişi oturağı kaldırıp içinden bir buket çiçek çıkardı. Sonra da siyah kaskını kafasından çıkarıp kafasını saçlarını düzeltmek için sağa sola salladı. Son olarak neden en başından takmadığını düşündüğüm yuvarlak çerçeveli gözlüğünü oturak kısmından çıkardığı kahverengi kutudan alıp burnunun üstüne özenle yerleştirdi. Direksiyonu kilitleyip kulübesinin camını yukarı kaldırıp kendine bakan güvenliğe yürümeden önce onu seyrederken aramızdaki mesafeyi kapatmış olan bana baktı.

İşte tam o anda resim tamamlandı.

Bu oydu.

Küskün’dü.

“Ne…” diye mırıldandım kendi kendime. Bunun imkanı var mıydı?

O beni tanıyamamış olacak ki hızlı adımlarla güvenlikle konuştuktan sonra içeri geçti. Arkasından bakarken sırtında, siyah hırkasının arkasında, “Çağatay Çiçekçilik” yazıyordu. Bu ismin olası anlamları hakkında monolog yapmayı kafamdaki yapılacaklar listesine ekledim.

Benim yaşadığım bina A Bloğuydu o ise C bloğuna doğru gidiyordu. Arkasından gitmek istedim bir anlık düşünme ile ve koşmaya başladım. Güvenlikteki adama yarım yamalak anahtarlığıma takılı olan kartı gösterdikten sonra Küskün’ün ardından bina kapısı kapanmadan içeri girdim. Asansörün önünde bekliyordu. Ona yaklaştım, bir yandan da nefesimi düzenlemeye çalışıyordum.

Bana bir daha baktı, bu sefer daha dikkatli süzdü suratımı. Muhtemelen arkasından koşarak ve biraz önce ona sanki dünya dışı bir varlıkmış gibi bakarak pek de tekin görünmemiştim gözüne.

Cümleye nasıl girmeliydim? Direkt olarak ona geçen gün elime çiçek tutuşmasının sebebini mi sormalıydım yoksa düşündüğüm şeyin gerçek olup olmadığını mı sorgulamalıydım?

Neyse ki o beni bu zahmetten kurtararak ilk adımı atan oldu.

“Bir sorun mu var?”

Kafamı iki yana salladım. “Sorun yok sorum var.” Artık bana daha da garip bakıyordu.

Asansör olduğumuz kata gelince bip sesi çıkardı. Küskün başkası yukarıdan çağırmasın diye kapısını açıp ayağını önüne koydu.

“Çiçek mi getirdiniz?” Gerçekten mi Lila…

Durdu. Önce kucağındaki bukete baktı sonra tıpkı arkasındaki gibi yakasında da gayet açık bir şekilde yazılı olan dükkan isimlerine, yolculuğunu yeniden gözlerimde bitirdi.

“Evet?”

“Güzel.”

“Güzel.” Diye tekrar etti dediğimi.

Asansörün kapısını yeniden açarak bu sefer içine girmek üzere hareket etti, ardından ben de binmeye yeltendim.

“Hanımefendi amacınız beni soymaksa cebimde çiçek tohumu dışında değeri olabilecek hiçbir şey yok.”

Ellerimi havaya kaldırarak hızla sallamaya başladım. “Hayır hayır! Siz beni çok yanlış anladınız. Yani sizi neden soymak isteyeyim ki?”

“Bilmem, kimse beni çiçek mi getirdiniz diye sormak için sokaktan apartmanın içine kadar takip etmemişti de.”

“Haklısınız, çok saçma görünüyor. Tamam asıl sorum şu olacaktı. Üç gün önce birinin eline küstüm çiçeği tutuşturdunuz mu?”

“İşim gereği kişinin eline özenle teslim etmeyi tercih ediyorum siparişleri tutuşturmaktan ziyade.”

“Perili bir evi andıran yerden aniden çıktınız ve bana çarptınız. Özür mahiyetinde ise kucağınızdaki saksıyı ve içindeki bitkiyi bana verdiniz.” Dedim ona o günü hatırlatmak amacı ile.

Kafasını hafif yana eğdi ama bakışlarındaki şüphecilik yok olmadı.

Pekala belki de Küskün bu kişi değildir.

Ben özür cümlelerimi kafamda kurmaya başlayıp yavaş yavaş asansörden çıkacakken beklediğim cevap geldi.

“O siz miydiniz demek, bu ne tesadüf böyle!” Kafamı olumlu anlamda salladım. Tesadüf konusunda ise nutuk çekip onu daha da ürkütmek istemiyordum.

“Lütfen içeri tamamen girin de asansörü daha fazla meşgul etmeyelim. Bu çiçeklerin sahibi haddinden fazla asabi ve onun bu yüzünü eminim ki görmek istemezsiniz.”

Dediği gibi yaptım. Dürüst olmak gerekirse bu birazcık ürkütücüydü çünkü uzun zamandır asansöre binmemiştim. Hem merdivenlerden çıkmak daha sağlıklıydı hem de ailem asansörlerin güvenliğinden şüphe ediyordu. Bu da bizim binadaki asansöre asla adım atmamama neden olmuştu.

“Pekala, bakabiliyor musunuz bitkinize?”

“Evet, evet! Gayet iyi anlaşıyoruz.”

“Güzel.”

“Güzel.” Bu sefer de onun dediğini ben tekrarladım.

Bizim aramızda sessizlik sağlanınca asansörün uğultusunu daha net işitmeye başladım ve bu benim hiç hoşuma gitmedi. Bunun üzerine küçük kabini güzel kokusu ile dolduran kokunun yardımına başvurdum.

“Kucağınızdaki nedir?”

Burnunun ucuna kayan gözlüğü işaret parmağının eklemi ile geriye ittirdi.

“Çiçek?”

Tanrım! Tamamen aptal gibi davranıyor olmalıydım ya da gerçekten soyguncu olmasam da sapık falan olduğunu düşünüyor olmalıydı.

“Yani çiçek olarak ne, çok güzel kokuyor da.” Diyerek toparlamaya çalıştım. Ama yanımızdaki aynadan yansıyan utançtan kızarmış yanaklarımı pek de saklayabildiğimi düşünmüyordum. Kesinlikle benden koşarak kaçmak istiyordu, bunu anlamak için beynini okumama gerek yoktu.

“Ah! Bu yasemin buketi.” Hafifçe öne eğerek tıpkı motosikleti gibi mavi üzerine beyaz benekler kaplı kağıtların arasındaki çiçekleri görmemi sağladı.

“Dürüst olmak gerekirse çiçekler hakkında çok bir bilgim yoktur ama bunlar çok güzel görünüyorlar.” Hafifçe gülümsedi, daha doğrusu dudaklarını gülümser gibi kıvırdı ama bu pek içten değildi.

Onun ineceği kata geldiğimizde asansör sallanarak durdu. Art arda indik.

Küskün’ü neden aramaya karar verdim ki?

Çiçekleri teslim edeceği dairenin önüne gelince boştaki elini uzatıp kapıyı tıklattı. Bu sırada hırkası geriye doğru kayınca bileği açıkta kalmış oldu. Tahmin ettiğim bir şey olmasına rağmen benim irkildiğimi görünce hemen elini aşağı indirip cebine sokuşturdu. Çenesini sıkmaya başlamıştı, bunu görmemi istememiş olmalıydı.

Gerçi yaz olmasa da oldukça sıcak olan bugün, ki ben kısa kollu bir tişört giymeme rağmen yürüyüş boyunca sıcakladığım için bir kafenin lavabosuna girip tam yarım saatimi harcayarak mükemmel görünen bir topuz elde ederek yoluma devam etmiştim, o ise hırka giymişti. Bu reklam yapmak gibi bir şey için olamazdı ya da üşüdüğü için. Sokakta kalın, yünlü hırka giyen kimse yoktu. Herhalde sıcaklığı abartan kişi ben olamazdım.

Bana bir şey deme fırsatı kalmadan kapı açıldı. Aksi olduğu iddia edilen kişi düşündüğüm gibi yaşlı bir adam değildi, aksine 8 yaşlarında görünen bir kız çocuğuydu. Saçının bir yarısı tepesinde atkuyruğu biçiminde toplanmış, diğer yarısı omuzlarından aşağı neredeyse beline kadar uzanır bir vaziyette bize bakıyordu.

Parmak uçlarına yükselerek çiçek buketini aldı ve içeride ayakkabılık olduğunu varsaydığım bir şeyin üstüne koydu. “Yine geç kaldın Yangın abi.” Dedi ama bakışları benim üzerimdeydi. Bir anda farkına vardım. Adının Yangın olduğunu öğrendiğim Küskün ile yaşlarımız yakın görünüyordu ve yan yana duruyorduk. Dışarıdan her ne kadar bunun neden böyle olduğuna anlam veremesem de tuhaf görünüyor olmalıydık. Sonuçta kimse çiçek teslimatı yapmaya bir yabancı ya da alakasız bir arkadaşı ile gelmezdi ya.

Ayrıca Yangın da neyin nesiydi böyle? Böyle bir ismi daha önce ne okuduğum onlarca kitapta ne de gerçek hayatta duymuştum. Nasıl bir hikayesi vardı acaba? Bunun hakkındaki fikirlerim de listeler defterimin bir diğer sayfasını kaplayacaktı anlaşılan.

Kız bana baktı, ben ona baktım.

Kız Küskün’e baktı, Küskün bana baktı.

Ben Küskün’e baktım, Küskün kıza baktı.

Aramızdaki bu bakışma döngüsünü en sonunda kızın arkasında dairede beliren sarışın kadın bozdu. Kızı kibarca kenara ittirip sevecen bir ifade ile Yangın’ın kolunu sıvazladı. “Teşekkür ederim canım. Ta buraya kadar her hafta gönderiyor seni ne dersem diyeyim.”

“Sorun değil yenge, görevim bu sonuçta.” Gülümsedi, hala samimi durmuyordu.

“Ve sen…” dedi yengesi bana dönerek ben de elimi uzattım kendimi tanıtırken. “Lila, Kü- yani Yangın’ın okuldan arkadaşıyım.”

Kadın elimi alelade sıktıktan sonra kaşlarını çatarak Küskün’e döndü. “Okula giderken arkadaşın yoktu açıktan okurken mi yaptın? İlahi Yangın”

Ups…

Neyse ki Küskün beni destekledi. “Okulu bırakmadan aynı sınıftaydık geçenlerde çiçekçiye uğradı biraz konuştuk falan işte. Neyse yenge biz gidelim sen de prensesi hazırla.” Kız annesinin arkasından öfkeli öfkeli bakıyordu. Neden öfkeli olduğuna dair en ufak bir fikrim ise yoktu.

Vedalaşma faslı uzun sürmeden kapı suratımıza kapanınca Küskün bana döndü, ellerini beline yerleştirdi. İçimden bir ses kapının ardından bizi dinlediklerini söylüyordu. İnsanlar hakkında bu kadar karamsar düşünmemeliydim aslında ama kendimi soktuğum durum bunu gerektiriyordu.

“Sen kimsin ve neden arkadaşım olduğunu söyledin? Neden beni buraya kadar takip ettin?”

“Asıl sen kimsin ve bana neden bir çiçek verdin?”

“Sana kapının çarpmasına sebep oldum, üzüldüm ve özür mahiyetinde verdim. Peşime düşeceğini bilseydim yapmazdım. İstemiyorsan çiçeği geri verebilirsin.”

“Hayır, istiyorum.”

“O zaman beni bulmanın sebebi nedir?”

“Çünkü…” bir insana bu direkt olarak söylenir miydi? Bu doğru olur muydu? Onun duygularını daha çok bilermişim gibi hissettiriyordu aslında bunu yapacak olmak.

“Evet?” Gözlüğü yeniden burnunun ucuna kaymıştı ama bu sefer onu düzeltmedi. Doğrudan cevap vermemi beklercesine suratıma odaklanmıştı. Ben de istediğini verdim her ne kadar yanlış yaptığımı bilsem de.

“İzleri gördüm.”

Burnundan derin bir soluk aldı. Sıkılıyor muydu, yoksa değindiğim konuyu anladığı için bundan hoşlanmadığını mı belli etmeye çalışıyordu anlayamadım. Ama ben devam edecektim. Psikolojiden azıcık anlıyorsam, ona bu şekilde direkt yaklaşmamın yanlış olması dışında, aklından geçeni hayata geçirmesini engellemek için son çıkışlardan birindeydi ve bunun farkında olan çok kişi yokmuş gibi duruyordu.

Sonrasında kapının ardından dinleneceğimiz düşüncesinde yalnız olmadığımı kanıtlarcasına elini asansöre doğru uzatarak yürümeye başladı. Ben de onunla birlikte adımlamaya başladım. Bir yandan da kısık sesle konuşuyordum.

“Bir yabancının bunu söylemesi ne kadar anlamlı bilmiyorum ve belki de hala beni ayaklı bir tehdit gibi görüyorsundur ki bunda oldukça haklısın çünkü binaya girdiğimden beri garip davranıyorum. Her neyse,” elimi savurdum, “demek istediğim şey şu ki izlerini gördüm. O gün boğazında olanı ve biraz önce bileğinde olanları. Sana engel olmak gibi bir niyetin yok. Sadece belki de bu konu hakkında konuşmak istersin diye düşündüm. Ayrıca seni hiç aramadığım için bulduğum söylenemez sana rastladım yalnızca.” Ufak bir yalandan zarar gelmezdi herhalde.

Tuşa bastığında asansör zaten aynı katta olduğumuzu ikaz etmek için bipledi. İkimiz de kabine yeniden girdik. İlk girişime nazaran daha rahat hissediyordum. En azından asansör bir yerde kalmamıştı ve Küskün de bıçak çıkarıp saplamamıştı. Ya da onu soyacağım korkusuyla çığlık atmaya başlamamıştı.

0 yazılı daireye çöktürdü, dairenin etrafında yeşil bir halka belirir belirmez makineler homurdanmaya başladı.

“Tesadüfen rastladın demek?” dedi kaşlarını inanmadığını belli etmek için havaya kaldırırken.

“Rastlama eylemi zaten bilerek gerçekleştirilemez ama evet, tesadüfen rastladım.” Dedim daha fazla uzatıp gözündeki öcü imajımı korkunçlaştırmamak için.

Sevgili içsesim bu aralar daha fazla tesadüf üzerine konuşma yapmak istemiyorum. Bunu sonraya ertelesek olur mu?

“Seninle konuşacağımı nereden çıkardın peki?”

Buna cevap veremedim işte. Çünkü haklıydı. Yine de süslü bir cümle kurarsam kendime güvendiğimi sanmasını sağlayabilirim diye düşündüm.

Not: Altta kalmaktan, özgüvensiz görünmekten nefret ederim.

“Bazen bazı konuları kendine itiraf edemezsin, en yakınına ‘bir arkadaşın şöyle bir durumu vardı’ diyerek pek de yaratıcı olmayan bir senaryo çizemez, ondan yardım alamazsın. Terapiye bir sebepten gidemezsin ya da gitmek istemezsin. İşte bu tarz durumlarda konuşmak için uğrayabileceğin üç dükkan vardır. Birincisi hayvanlardır, özellikle sokak hayvanları, bu dükkandakiler işlerinde gayet iyidirler. İkincisi duvarlar, deniz ya da cansız herhangi bir şeydir, onlar da iyidir ama ay sonunda ilk dükkandan daha az kazanırlar çünkü ilk dükkan daha sevimlidir. Son dükkan ise yabancılardır. Genelde sinek avlarlar ama biri uğradığı zaman ise ilk ikisinin toplamından daha işlevli olurlar.”

Bir şey demedi. Çok mu saçmalamıştım?

Gözlerini kapattı, kafasını arkasındaki aynaya yasladı.

Zemin kata varana kadar geçen bir dakika boyunca nefes alıp vermek dışında canlı olduğunu belli eden hiçbir şey yapmadı. Sonrasında kapıyı ittirip açtı, önden kendisi çıktı sonrasında ise benim çıkmam için açık bıraktı. Kafamla belli belirsiz o ‘mahcup oldum ama sağ olun’ teşekkürünü ettim.

Bina kapısına vardığımızda ise bu sefer kapının kulpuna uzanmadı.

“Sen çalışıyor musun?”

“Derslerime, evet. İş hayatında, hayır.” Bu hiç de komik olmayan şakama homurtu çıkararak karşılık verdi. Bende gördüğü o muhtemel öcü figürü gittikçe büyüyor olmalıydı.

“Üçüncü dükkanı kast etmiştim. Sen bu üçüncü dükkanın çalışanı mısın?”

“Ha!” dedim hiç de bana yakışmayacak bir şekilde. Böyle kaba ifadeler yasaklıydı benim hayatında. Diksiyon dersleri de alıyordum üstelik.

“Yeni başladım ama oldukça azimliyim, patronum öyle dedi.” Dedim ve sonunda ondan samimi bir gülümseme elde etmeyi başardım.

“Güzel.” Dedi.

“Güzel.” Dedim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.