İçeriğe geç

Çiçeğim Küsene Dek

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Çiçeğim Küsene Dek

Bölüm 2

İkinci Bölüm - Listeler

Sevgili Günlük,

Ben bitkisinin bile kendine küstüğü bir kızım.

Tam üç gün önce oldukça rastgele bir şekilde elime geçen saksının içindeki çiçeğe su verdim. Botanik konusunda öylesine cahildim ki bu çiçeğin ne olduğunu ve nasıl bakmam gerektiğini anlamak için bir gecelik uykumu feda etmem gerekmişti. Aslıda öyle sıradışı bir şey değildi. Küstüm Çiçeği adı verilen bir bitkiydi.

Küçük bir disko topunu andıran çiçeği pembeydi. Bu disko toplarından ise yalnızca iki tane vardı koca saksıda. Geride kalan kısım yeşil yapraktan ibaretti. İşte bu yüzden bütün çiçekler benim gözümde ot parçasıydı. Kim bütün bu çeşitli içeriği aklında tutabilirdi ki?

Neyse ki bu bitkinin kendini ayırt ettirecek bir özelliği vardı. Yaprakları dokununca ürkütücü bir şekilde hareket ediyor, kapanıp açılıyordu. İlk başta gerçekten de onu küstürdüğümü ve hatta ilk günümde öldürdüğümü sanıp ağlamaya koyulmuşken odama her zamanki gibi beklenmedik bir anda giren ağabeyim ne kadar aptal olduğuma gülerek onun özelliğinin bu olduğu söylemişti.

Bu tarz bir bilgiyi nerede neden edindiğini sorgulamayı aklıma not etmiştim çünkü annem bütün bitkilerden nefret etmesi yetmiyormuş gibi bir de sözünün edilmesini de istemiyordu. Bu nefretinin kaynağı da ayrı bir gizemdi doğrusu.

Küstüm’ü odama gizlice sokmak oldukça zor olmuştu. Önce çantama sıkıştırmayı denemiştim ancak o kadar şişkin bir hale getirmişti ki kumaş bir anda patlayıp her şeyi yere dökmesin diye bundan vazgeçtim. Aynı şekilde görünmeden kucağımda sokmanın, üzerine ceketimi atmamın da imkanı yoktu. Anlaşılan tek yolum bahçeden odama çıkarmak olacaktı. Bu ise oldukça zor olmuştu çünkü odam ikinci kattaydı.

Bir halat edinip saksıyı bağlayıp pencereye bir kovboy gibi atmıştım önce sonra da o halatın ucundan yavaş yavaş çekmiştim. Bir tanecik nereden geldiği belli olmayan bitki için bu kadar uğraşmaya değer miydi diye sonradan sorgulamadım değil…

Günün sonunda yatağımın arka kısmında, görünmeyecek bir yerde elimde ne idüğü belirsiz bir saksı ile oturuyor bulmuştum kendimi. Aklımda dönen çok şey vardı o sırada ama en çok merak ettiğim şey onun gerçekten de düşündüğüm şey olup olmadığıydı.

Sürekli kendime değildir desem de bir türlü tamamen inanamıyordum buna. Bunu teyit etmenin yolu onu bulup sormaktı ancak o anki şapşallığım yüzünden ne ismini sormuştum ne de bir iletişim numarası almıştım. Saksıda bir isim, telefon numarası bir şey bulurum diye her tarafını didik didik aramıştım fakat şaşırtıcı olmayan şekilde hiçbir şey yoktu tabii ki de.

Elde var sıfır, durumunda kalmıştım kelimenin tam anlamıyla.

İşte bütün bunlardan sonra iki tam gün geçmiş üçüncü günün ise akşamında yeniden bilgisayarın karşısında oturuyordum. Bitki garip şekilde ilgimi çekmişti. Onu araştırmak hoşuma gidiyordu, insanların bakım önerilerini not almaktan da keyif alıyordum. Biraz daha egzotik bir şey olsaydı keşke diye düşündüğüm zamanlar da olmuştu bunun yanında. Sıradan bir şey için bu kadar çabalamak hiç akıllıca değildi.

Sırtımı sandalyeye yasladım gözlerimi de kapattım. Beni neden ilgilendiriyordu ki! İnsanlar özgürdü ve herkesin kendi iradesi vardı. Herkes istediğini yapabilirdi. Evet, kimseye göz kulak olmam gerekmiyordu özellikle de özne olan kişiyi tanımıyorsam.

Yine de iyi bir insanın diğerinin iyiliği için çabalaması gerekmiyor muydu?

Uzun bir of çekerek yeniden doğruldum. Duruşumu dikleştirdim, duruşumdan en ufak bir taviz vermek demek kambur olmaya koca bir adım daha yakın olmak demekti. En azından annem böyle diyordu.

Kafamı dağıtmak için masamın çekmecesini açtım. İçinde siyah puantiyeli kalın bir defterim vardı. Bu defteri yaklaşık bir senedir akla gelebilecek her konuda listeler yapmak için kullanıyordum. Bu şekilde ne yapmam gereken bir şeyi atlıyordum ne de düzensiz, plansız işlerle uğraşmak zorunda kalıyordum.

Kullanılmış yaprakları temiz bir sayfaya gelene kadar onar onar atladım. En sonunda soluk griden çizgileri olan kalın, yeni bir sayfa bulunca durdum. Çekmecemin ucuna kaymış olan dolma kalemimi aldım, kapağını açtım.

Neyin listesini yapacaktım?

Kalemi çeneme dayayıp düşünmeye başladım.

Bitki hakkında çoktan sekiz tane liste yapmıştım, aklıma onun hakkında yapılabilecek 9. bir liste fikri gelmiyordu. Kendi hayatıma dair plan yapmama hiç gerek yoktu zaten bunun bütün detaylarıyla ailem ilgileniyordu. Üç sene sonra hangi günler hangi saat diliminde piyano dersinde olacağımı bile ajandalarına not etmişlerdi.

Belki de her şeye rağmen sahibini nasıl bulabileceğim hakkında bir liste yapabilirdim. Bu illaki onu bulacağım anlamına gelmiyordu. Yalnızca zararsız bir listeydi. Kelimeler canlı da olsa onlara kapıyı açmadıkça sayfadan taşamazlardı ya.

“Evet!” dedim heyecanla ve saçlarımı kulağımın arkasına attım. Öncelikle ona verecek bir isim bulmalıydım. Sürekli olarak ‘Bana çarptıktan sonra elime küstüm bitkisi tutuşturan hakkında şiddetli şüphelerim olup adına korktuğum çocuk’ diyemezdim. Bir süre düşündükten sonra ona kısaca “Küskün” demeye karar verdim.

Hemen maddeleri yazmaya başladım.

Küskün ile ilk karşılaştığım yere gidebilirim.

Yüzünü arkadaşlarıma tarif ederek tanıyorlar mı diye soruşturabilirim.

Kalem elimden düşerek masanın üzerinde 3 kez sekti. Geri almadım. Başka yazacak bir şeyim kalmamıştı. Tamı tamına iki madde yazabilmiştim sadece ki ikincisi o kadar saçmaydı ki silip silmemek arasında kalmıştım yazdıktan sonra. Yine de onu orada bıraktım.

Aslında liste yapmakta en keyif aldığım evre maddeleri yazdıktan sonra sıralamalarına karar vermekti. Kulağa tuhaf gelse de sıralamayı 1, 2, 3 diye yapmıyordum. İlgili cümleyi okuduğumda aklımda hangi sayı canlanır, o cümle bana neyi anımsatır ise o sayıyı yazardım en sola. Aynı işlemleri bu listem için de gerçekleştirdim.

Birinci cümle 4 gibi hissettiriyordu.

İkinci cümle ise 9 gibi hissettiriyordu.

Rakamları başlarına yazdıktan sonra defterimi kapattım. Sonra geri açtım. Maddeleri bir daha okudum

4) Küskün ile ilk karşılaştığım yere gidebilirim.

9) Yüzünü arkadaşlarıma tarif ederek tanıyorlar mı diye soruşturabilirim.

“Gidip hiç tanımadığım birini bulmaya çalışmayacağım, hayır!” Defteri yeniden kapattım.

Pencerenin yanındaki saksıya kısa bir bakış attım kaşlarımı çatarak. “Ama ya konuşmak için kimsesi yoksa ve bu bitki bir işaretse…”

Yine de gitmemeliydim. Beni ilgilendirmiyordu değil mi? Bilim dururken işaret tarzı doğaüstü şeylere inanamazdım. Kesinlikle yapmayacaktım. Odaklanacak daha önemli şeyler vardı, sınavlarım da başlamak üzereydi üstelik.

Tesadüf diye bir şey yoktu.

Evrenin işareti falan da diyemezdim hiçbir şeye.

Küskün’ü bulmam da çok zordu, kim bilir orada ne arıyordu. Belki de şehrin öbür ucunda ve hatta dışında yaşıyordu. Neredeyse imkansızdı ona ulaşmam. Neredeyse…

Bölüm sonu

3 yorum