Barlas Karaman'ın ağzından
Okul çıkışı arabanın yanında durmuş bizimkilerin konuşmasını dinliyordum. Alacağımız haraç hakkında konuşuyorlardı. Kulağım onlarda, aklım her zaman olduğu gibi Öykü'deydi. Kokusu hâlâ burnumdaydı, bu kadar yakınımdayken ona dokunamamak öldürüyordu beni. Ona olan kızgınlığım maalesef hislerimi köreltmiyordu. Aynı şeyi başkası yapmış olsa hatasının bedelini çok acı ödetirdim ama konu Öykü olunca kılına zarar gelsin istemiyordum.
Ona yaptığım şeylerden deli gibi pişmanken aynı şeyleri tekrar yaşatamazdım ona. Yaşatmazdım.Her şeye rağmen yanımda olmasını istiyordum. Ona çok sinirliydim ama benimle olmasını istiyordum. Aslında daha çok istediğim bir şey vardı; bana güvenmesi. Son görevi bana güvenip güvenmediğini ölçmek için hazırlamış ama korkmuştum. Bana güvenmediğini görmek üzecekti beni. Ki öyle de oldu...
Bir masumu bağımlı yapacağıma inanmıştı. Hem de uyuşturucuyla işimin olmadığını bile bile. Yaver gibi bir adamın sözüne bile inanıp yanına gitmeye çalışan kız bana güvenmiyordu. Bu canımı yakıyor, değişik bir duygu uyandırıyordu bende; Hayal kırıklığı... Bunu bana yaşatan ilk kişiydi. Kalbimde farklı bir yerdeydi. Ne zaman ve nasıl olduğunu anlayamadığım duygular yüreğime yerleştiğinde kalbimin sahibi olmayı başardı Öykü.
Kimseye hissetmediğim şeyleri ona karşı hissetmeye başladığımda aşk denen şeyin gerçekten var olduğuna inandım. Hayattaki tek gayem intikamımı almakken böylesine güzel bir duygunun içimde canlanması beni başka bir insan yapmıştı. Ben, ben değildim sanki. Gözlerine baktığımda çok daha iyi anlıyordum bunu. Ben âşık olmuştum bu kıza, deli gibi tutkundum. Evet, onu hak etmiyordum. Canını yaktığım kıza âşık olamazdım. Yaşattığım acılardan sonra her şeyi unutturabilir, onu mutlu edebilir miydim? Her gün vicdan azabı hissederken gözlerine bakıp, benim ol, diyebilir miydim?
"Hadi artık, gidelim." Çetin'in sözüyle herkes arabaya binmek için harekete geçerken elimi kaldırıp, "Bekleyin," diyerek onları durdurdum. Öykü'yü görmeden gitmek istemiyordum. Uzaktan da olsa görmem lazımdı onu. Yüzüne hasret kalıyordum. Görmediğim her dakika aklımdaydı, bir saniye bile çıkmıyordu. Ruhumun ona ihtiyacı vardı. Yanımda olmasına o kadar alışmıştım ki ondan uzak durmak zor geliyordu. Bazen dayanamayacakmışım gibi hissediyordum ama ona olan kırgınlığımı düşününce kendime engel oluyordum.
Onunla yüz yüze geldiğimde gözlerimi ondan kaçırıyordum ama onun bana bakmadığı her an onu izliyordum. Çünkü her bir zerremin ona ihtiyaç duyduğu gibi gözlerim de onu görmek için fırsat kolluyordu.Hepsi sıkıntıyla yüzüme bakarken okulun kapısına baktım. Birazdan çıkardı. Her gün aynı şeyi yapıp çıkışta Öykü'yü beklediğim için sıkılmışlardı. "Barlas, onu daha ne kadar uzaktan izlemeyi düşünüyorsun?"
Çetin'in sorduğu soruyla gözlerimi ona çevirip tek kaşımı havaya kaldırdım. "Bilmem, belki çok uzun bir süre daha." Bade hafiften gülmeye başlayınca gözlerim ona kaydı. Söylediğim şey ona komik gelmiş olmalıydı, "Ondan uzak kalmaya çok fazla dayanabileceğini sanmıyorum Barlas."Haklıydı ama Öykü'ye hem kızgın hem de kırgındım. Bu ne zaman düzelirdi bilmiyordum ama çok uzun sürebilirmiş gibi geliyordu. Bakışlarım yanımıza doğru yaklaşan Ateş'e kayınca kollarımı göğsümde birleştirip soru sormak için tekrar Bade'ye baktım. "Sen sevdiğin çocuktan uzak durabiliyorken benim sevdiğim kızdan uzak durabileceğimi neden düşünmüyorsun?"
Tam sorumu cevaplayacakken gözleri yanımızdan geçen ve ona bakan Ateş'e kayınca bir süre onu izleyip bizi duyamayacak kadar uzaklaştığından emin olduktan sonra cevapladı. "Benim olayım başka. Ondan neden uzak durmak zorunda olduğumu biliyorsun."
"Evet ama ondan uzak durmak zorunda değilsin. Ona gerçekleri anlat, bana âşık olmadığını söyle."
"Yapamam. Ona bunu söylediğimde neden yalan söylediğimi soracak bana. O zaman ne diyeceğim? Gerçekleri anlatmaya hazır değilim henüz."
"Peki, daha ne kadar beklemeyi düşünüyorsun?" Yüzünü yere eğdiğinde, "Bilmiyorum, bazen hiç anlatamayacakmışım gibi geliyor," dedi. "Senin yerine onunla konuşabileceğimi ve her şeyi anlatabileceğimi biliyorsun Bade." Kafasını aşağı yukarı sallayıp yüzünü kaldırdığında, "Biliyorum, sağ ol Barlas ama istemiyorum. Kendimi hazır hissettiğimde bunu ona söyleyen kişi ben olmalıyım, bir başkası değil," dedi.
Çetin, "Bu adamlar kim?" diye sorunca başımı kaldırıp takım elbiseli iki adam gördüm. Üstelik biri, okuldan çıktığını fark etmediğim Öykü'yle konuşuyordu. Yanına gitmemek için kendimi zor tutuyordum. Öykü'nün gözü bir an bana kaydı, tedirgin görünmüyordu. Adamları tanıyor olabileceğini düşündüm ama yine de merak ediyordum. Ne konuşmuştu o adamla?Adam ifadesiz suratıyla öykünün kolunu tutmuş arabaya yönlendiriyordu. Kolunu tutmuştu...
Neler olduğunu öğrenmek için ona doğru adım attım ama Bade kolumdan tutup beni durdurdu. "Dur Barlas, Öykü o adamları tanıyor olabilir. Kötü bir şey olduğunu sanmıyorum, bırak gitsin kız." Ona hak verirken dediğini yapıp durdum. Gerçekten de tanıyordu galiba, gayet rahat görünüyordu. Yanındaki iki adamla birlikte arabaya binince ne olursa olsun peşinden gitmek istediğimi düşündüm.
Adamları tanıyor olsa bile benim onun peşinden gitmem ve o adamların kim olduğunu öğrenmem lazımdı. Araba hızla uzaklaşırken ben de arabama bindim. Çetin, "Barlas nereye?" diye sordu. "Öykü'nün peşine," diyerek gaza bastım.Arabayı sürerken adamların kim olduğunu düşünüyordum. Babasının adamları olabilirdi ama o adamın Öykü'yü istemediğini biliyordum.Uzun bir zaman sonra takip ettiğim araba durunca beni fark etmemeleri için ben de epeyce uzakta durdum ve etrafa baktım. Issızdı burası. Bu adamlar Öykü'yü ne diye buraya getirmişlerdi? Tedirgin olmaya başlıyordum artık. Kimdi bu adamlar? Ya da kimin adamlarıydı?
Öykü arabadan inip etrafına baktıktan sonra yanındaki adam kolundan tutup eski bir depoya doğru sürükledi onu. İçeri girdiklerinde arabadan çıkıp hemen oraya doğru koşarak gizli gizli onları izlemeye başladım.İçeride onları bekleyen bir adam vardı. Dikkatli bakınca Öykü'nün babası olduğunu anladım. Şerefsiz adam kızını nereye getirtmişti böyle. İçeri girip yüzünü gözünü dağıtmak geliyordu içimden ama sabrediyordum, Öykü'ye dokunmaya kalkarsa o zaman dağıtacaktım yüzünü. Ne diye çağırmıştı zaten kızını buraya? Ne istiyordu ondan? Hiçbir şey duyamıyordum.
Öykü'nün sırtı bana dönük olduğu için yüzünü göremiyordum ama emindim, kesin çok sinirliydi. El hareketlerinden anlaşılıyordu zaten. Yumruk yaptığı ellerini sıkıyordu. Onu çeteye almayacağımı söylediğim günden beri zor günler geçirdiğini biliyordum. Şu an babasıyla konuşuyor olması daha da kötü edecekti onu. Bu adamın konuşmak için böyle bir zamanı seçmesi hiç iyi olmamıştı. Üzecekti şimdi onu. Buna hakkı yoktu. Zaten babalık yapmıyor üstüne bir de onu böyle bir yere zorla getirtiyordu. Bu ne tür bir şerefsizlikti?
Uzunca bir süre konuştular. Öykü'nün sinirleri iyice bozulmuş olmalı ki onu omuzlarından itti. Yanındaki adamlar onu tutarken sinirden kasıldığımı hissettim. Onu kurtarmak için içeri adım atacağım sırada babasının adamlarına işaret verdiğini görüp yerimde kaldım. Anlaşılan ona zarar vermek gibi bir niyeti yoktu. Güzel. Yoksa kafasını koparacaktım o itin!Öykü bir şeyler söyleyip bağırırken onu izliyordum. Ağlayıp ağlamadığını merak ediyordum ama göremiyordum. O herifin söyledikleri yüzünden gözyaşı döksün istemiyordum.
Kim bilir ne demişti de sinir etmişti kızını?Öykü'nün arkasını döndüğünü görünce saklanmak için hemen yakınımda bulunan ağacın arkasına geçip bekledim. Depodan çıktığında dikkatle onu izliyordum. Buradan uzaklaşıyordu ama eminim nerede olduğunu bilmiyordu. Korkmuş muydu acaba? Gidip onu almalıydım. Eminim eve nasıl gideceğini düşünüyordu. Ağacın arkasından çıkıp arabaya doğru yürürken koşmaya başladığını gördüm. Çok hızlı koşuyordu. Arabamın yanından geçmesine rağmen benim burada olduğumu fark etmemişti. Aklı doluydu belli ki. Babasının söyledikleriyle doluydu. Adam ona ne dediyse artık başka bir şey düşünmüyor gibiydi.O koşmaktan yorulup yürümeye devam ederken ben de arabama bindim ve peşinden gittim. Burayı bilmemesine rağmen nereye gidiyordu bu kız? Sinirliydi, ne yapacağı belli olmazdı. Eve gidene kadar onu takip etmeliydim. Buralar ıssızdı başına bir şey gelmesinden korkuyordum çünkü hava kararmıştı.
Arada uzun bir mesafe bırakıp onu takibe devam ederken otobüs durağına doğru gittiğini gördüm. Babası kızını buraya getirtmiş ama geri götürmelerini sağlamak aklına gelmemişti. Bu ıssız yerde kızını nasıl bir başına bırakabiliyordu? Geri dönüp boğazına yapışmalıydım!Öykü durağa doğru hızla yürürken telefonum çaldı. Sesini duyuyor ama cebimde bulamıyordum. Öykü'yü gözden kaybetmemek için bir yandan ona bakıyor bir yandan telefonumu arıyordum. Sesi koltuğun altından gelince arabayı durdurup uzanarak aldım "Evet Çetin?"
"Barlas ne oldu, Öykü'yü götüren adamlar kimmiş?"
"Babasının adamları!"
"Babası mı? Ne istiyormuş ondan?"
"Bilmiyorum. Onu eski bir depoya getirtti, ne konuştuklarını duyamadım."
"Anladım. Şimdi neredesin haraç almaya bizimle geleceksin değil mi?"
"Hayır, gelemeyeceğim siz gidin."
"Peki. Hikmet'e senden selam söylememi ister misin?" Bu sinirli halimle beni güldürmüştü, "Tabii ki evet, biliyorsun ben selam göndermeyince haraç vermiyor kendisi." Çetin'de gülüyordu, "O zaman selamını iletirim."
"İyi olur," deyip telefonu kapattığımda cebime koyarken Öykü'nün, "İmdat!" diyen sesini duydum. Bu kadar geride kaldığım için küfrederek torpido gözündeki muştayı kapıp arabadan fırladım. Yanında iki kişi olduğunu seçebiliyordum. Koşmaya başladım. Öykü yanındakilerden birinin göğsüne yumruklarını geçirirken, itilerek yere düşürüldü. Bu manzara beni öfkelendirirken yanlarına varmam bana yıl gibi gelen birkaç saniyemi aldı.
Neden arabayla değil koşarak geldiğimi düşünüp kendime küfrettim ama onun 'imdat' diyen sesi aklımı başımdan almıştı. Bakışlarım yerde olan ve bana şaşkınlıkla bakan Öykü'ye kayınca, "Arabaya geç çabuk!" dedim. Bu sırada iki serseri de bana sert bakışlar fırlatıyordu. Öykü yerden kalkıp arabaya geçecekken çocuklardan biri kolundan tutup onu durdurdu ve bana bakarak, "Bu kız hiçbir yere gitmiyor!" dedi. Ona doğru yaklaşıp, "Buna sen mi karar veriyorsun lan!" deyip Öykü'nün kolunu tutan elini çekip yüzüne yumruğumu geçirdim.
Çocuk tek yumrukta yere yığılınca Öykü hemen arabaya bindi. Diğer çocuk üzerime doğru adım atınca onun karnına da tekme geçirip yere düşmesini sağladım. Öyle bir öfkeyle vurmuştum ki çocuk yerde kıvranıyordu. Yüzüne yumruk attığım ise ayağa kalkmış bana vurmaya çalışıyordu. Sanırım sarhoşlardı, hareketleri hızlı değildi ya da kavga etmeyi bilmiyorlardı. Elini yumruk yapmış suratıma geçireceği sırada kafamı yana kaydırıp kolunu tuttum ve ters çevirdim. Can havliyle bağırırken tekmemle onu yere fırlattım.
Bu sırada diğeri hâlâ acı çekiyordu. Onun yanına eğilip yakasından tutup suratına birkaç yumruk geçirdikten sonra kana bulanmış elimi üzerinden çekip karnına tekme attım. Diğer çocuk yılmak bilmezken arkamdan gelip kollarımı tutmaya çalıştı. Kafamı hızla geri atıp kafasına hızlı bir darbe indirince acıyla inledi. İflah olmaz çocuk beni iyice öfkelendirirken yüzümü ona dönüp sert bir yumrukla onu yere düşürdüm ve yüzünü dağıtmak için üzerine oturup muştayı çıkarmak için elimi cebime attım. Parmaklarıma takılı halde çıkardığım muştayı sertçe yüzüne geçireceğim sırada kanayan burnunu tuttuğu için dikkatimi kolundaki aslan kafası dövmesi çekti.
Şaşkındım. Bunlar Demir'in çetesinden olmalıydı. Kim olduğumu bilmediklerine göre yeniydiler. Yoksa benimle kavga edeceklerini sanmıyordum. Sinirim hat safhadayken muştayı cebime sokup üzerinden kalktım. Bu kadar dayak onlar için yeterliydi. Gitmeden son kez karnına tekme atıp onları uyarmak için, "Bir dahakine kimseyi rahatsız etmeye kalkmayın da sonuç böyle kanlı olmasın!" deyip arabaya bindim.
Arabayı çalıştırırken Öykü'ye baktım. Korkmuş görünüyordu. "Sen iyi misin?" Kafasını aşağı yukarı salladı, "Evet iyiyim de sen beni nasıl buldun?" "Buralarda bir işim vardı." Onu takip ettiğimi düşünmesini istemiyordum. Gözlerimi kaçırarak söylediğim yalana pek inanmış gibi görünmüyordu ama yine de inanmış gibi davrandı. Ya da konuyu uzatmak istemedi "O çocuklardan birinin kolunda aslan kafası dövmesi vardı Barlas."
"Biliyorum, gördüm," deyince şaşırdı, "Onları tanıyor musun?"
"Onları değil, liderlerini tanıyorum."
"Anladım," deyip kafasını çevirerek yola baktı. Bir süre ikimiz de sessiz kaldıktan sonra, "Seni evine bıraksam iyi olur," dedim, "Hayır!" diyerek itiraz etti. Şaşkın bakışlarım üzerine kayınca ses tonu birden değişti. "Eve gidemem Barlas, annem bugün nöbetçi. Bu yaşadıklarımdan sonra yalnız başıma evde kalmak istemiyorum. Korkuyorum!" Ne kadar korktuğu yüzünden anlaşılıyordu. Madem annesi evde değildi ve korkuyordu onu evde tek başına bırakmayacaktım."Beni Aysun'a bırakır mısın? Bugün orada kalsam iyi olacak."
"Aysun'a gitmene gerek yok bende kalabilirsin," deyince şaşkınca yüzüme baktı, "Nasıl, fabrikada mı?" Güldüm, "Fabrikada kalmıyorum."
Kaşlarını çattı, "Fabrikada kalmıyor musun? Peki, nerede kalıyorsun?"
"Gidince görürsün nerede kaldığımı," deyince birkaç saniye düşündü ve öyle konuştu. "Teklifin için sağ ol ama Aysun'da kalsam iyi olacak. Sende kalmam pek doğru olmaz." Gözüm yoldayken, "Bunu seninle tartışmayacağım, bende kalıyorsun," dedim. Sessiz kaldı. Yine birkaç saniye düşündü ve daha sonra, "Beni istediğinden emin misin sen?" diye sordu.
Sorusunu cevaplama gereği duymadan ben de soru sordum. "Neden olmayayım?"
"Bana kırgınsın ya..." Ona baktığımda üzgün göründüğünü fark ettim. Ona kırgın olmam onu bayağı üzüyordu. "Evet, ama yine de ben de kalmanı istiyorum."
"Tamam, ama bu çetedekilerin hoşuna gitmeyebilir. Sonuçta artık çetenize girecek biri değilim." Gözlerindeki ifade beni de üzüyordu. Sesli bir nefes bıraktığımda, "Kimse bundan rahatsızlık duymaz merak etme. Ayrıca bu hiçbirini ilgilendirmez," dedim.
Konuşmadan önce yutkunup kafasını önüne eğdi "Benim yüzümden tartışmanızı istemem."
"Kimse yanımda kalacaksın diye benimle tartışmaz." Yüzüme baktı. "Emin misin? Ya Bade?" Gözleri tekrar gözlerimle buluşunca, "Hayır, o da tartışmaz," dedim. "Peki, umarım dediğin gibi olur o zaman," deyip gözlerini viteste duran kanlı elime kaydırdı ve sırtındaki çantadan ıslak mendil çıkarıp hafif dokunuşlarla elimin üzerindeki kanı temizlemeye başladı. "Beni kurtardığın için teşekkür ederim."Gözlerim gözlerine kayınca bir şey demedim. Diyemedim. Hafif dokunuşları öylesine hoşuma gitmişti ki bu çok uzun sürsün istiyordum.
Yaptığı şey beklediğim bir hareket değildi. Günlerdir ondan uzak durduktan sonra yanımda olması ve elimdeki kanı temizlemesi kalbimin deli gibi çarpmasına neden oluyordu.Elimi temizledikten sonra kafasını kaldırıp yüzüme baktı, "Sen iyisin değil mi, bir şeyin yok?" Ben iyiydim ama aynı şeyi kalbim için söyleyemeyecektim. Gözlerine bakmak bitiriyordu beni. Neredeyse ona olan kırgınlığımı unutup sıkı sıkı sarılarak kokusunu içime çekecektim. Şu an bunu öylesine istiyordum ki yarımdım ve tamamlanmam için ona ihtiyacım varmış gibi hissediyordum. Benim diğer yarımdı o. Gözleri, dudakları, o küçük burnu, her şeyiyle tamamlıyordu beni işte ama ona dokunamıyordum.
Kırgınlığım da aşkım kadar büyüktü çünkü. Belki de bu yüzden ona bu kadar kırgındım... Çok sevdiğim için.Gözlerim hayranlıkla gözlerine bakarken, "İyiyim," dedim. Sevinmişti ve hafiften gülümsüyordu. Gülümsemesini bile özlediğimi fark edince onu öpmemek için kendimi zor tuttum. Çok özlemiştim. Buradaydı işte yanımdaydı ama ben onu hâlâ özlüyordum. Uzun bir yolculuktan sonra evime geldiğimizde arabayı durdurup ona baktım, "İşte geldik." Camdan dışarı bakıp iki katlı müstakil evimi görünce şaşırdı. "Sen burada mı kalıyorsun?"
Kafamı salladım, "Evet."
"Kimin evi burası?"
"Benim," deyince kafasını bana döndürüp yüzüme anlamsızca baktı. "Senin mi?"
"Evet. Hadi gel," deyip arabadan indiğimde o da inip peşimden geldi. Cebimden çıkardığım anahtarla kapıyı açtığımda kenara çekilip içeri geçmesini bekledim ama hâlâ şaşkın halde yüzüme bakmaya devam ediyordu. "Bir evin olduğunu bilmiyordum." Hafifçe tebessüm ettim. "Benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun."
"Evet, galiba öyle," deyip içeri girdi. Peşinden ben de girip ona salonu gösterdim. Ayakta durmuş siyah ve bordonun hâkim olduğu dağınık salonu incelerken köşede duran L koltuğu işaret ettim, "Otursana." Ev biraz dağınıktı ama yapacak bir şey yoktu. Yalnız yaşıyordum ve kabul ediyordum ki fazla dağınık biriydim."Diğerleri nerede kalıyor Barlas?"
"Bade anneannesinin evinde kalıyor. Diğerleri de bunun gibi bir evde." Kafasını anlamış gibi sallayıp etrafa bakmaya devam etti. Küçük ve sade döşenmiş evimi çabucak inceleyip işaret ettiğim koltuğa oturdu ve çantasını sırtından çıkarıp yanına koyduktan sonra bir şey daha soracakmış gibi bana baktı. Muhtemelen bu evi nasıl aldığımı soracaktı ama cevaplamayacağımı düşündüğü için birden vazgeçti. "Açsındır, bir şeyler sipariş edeyim de yiyelim."
Gözleri üzerimdeyken yüzünü istemediğini belli edercesine buruşturdu, "Ben yemeyeceğim sağ ol kendine kadar söyle..."
"Açlıktan ölmeye niyetlisin herhalde."
"Hayır, canım bir şey yemek istemiyor."
"Bana daha çok kendini açlıktan öldürmeye çalışıyormuşsun gibi geldi ama." Son günlerde süzüldüğünü fark etmiştim. Bir şey yemediği o kadar belli oluyordu ki."Barlas aç değilim ve canım bir şey yemek istemiyor," deyince, "Ama ben zorla da olsa bir şeyler yemen gerektiğini düşünüyorum," diyerek iki tane büyük boy hamburger ve kola sipariş ettim. Daha fazla aç gezmesini istemiyordum. Galiba bugün okulda bu yüzden bayılacak gibi olmuştu. Açlıktan tansiyonu düşmüştü. Gözüm üzerinde olmasaydı yere yığılacaktı. Yetişemeseydim ve başını yere çarpmış olsaydı bunun için kendimi suçlayacağım kesindi."Beni düşündüğün için sağ ol." Yanına oturdum. "Aç gezmeni istemiyorum."
Gözleri gözlerimin üzerindeyken gülümsedi. "Sanırım beni önemsiyorsun... Bütün bunları da o yüzden yapıyorsun. Hatta bugün bunun için peşimden geldin, öyle değil mi?" Anlamıştı işte... Tek kaşımı havaya kaldırdım. "Peşinden geldiğimi nereden çıkardın?"
"Orada olman bir rastlantı olamazdı Barlas. Öyle olsa bana neden orada olduğumu sorardın; ama sormadın. Çünkü neden orada olduğumu biliyordun."
"Yakalandım galiba," dediğimde gülümsemeye devam etti. Gülüşünü izlerken, "Ben sadece o adamların kim olduğunu merak ettiğim için peşinden geldim. Onları daha önce yanında görmemiştim," dedim. Başını öne eğdi. "Artık kim olduklarını biliyorsun." Kafamı hafifçe aşağı yukarı salladığımda, "Evet, biliyorum," dedim. Bir süre ikimiz de sessiz kaldık.
Öykü bacaklarının arasına sıkıştırdığı ellerine bakarken benim gözlerim onun üzerindeydi. "Baban seni üzecek şeyler söyledi, değil mi?" Sinirlenmemeye çalışıyordu. "Evet, söyledi ama sadece üzecek şeyler değil canımı sıkacak şeyler de söyledi." Kaşlarımı çattım, "Ne gibi?"Yutkundu. Konuşmak ona zor geliyor olmalıydı. "Anneme benzediğimi söyledi, ben de onun gibi servet avcısıymışım. Hatta bu yüzden senin yanındaymışım..."
"İyi de benim yanımda olmanın bununla ne alakası var ki?" "Seninle onun yanından çıktıktan sonra seni araştırmış ve Engin Karaman'ın oğlu olduğunu öğrenmiş. Ben bu yüzden seninle birlikteymişim. Zengin olduğun için. Düşünebiliyor musun sırf bana servet avcısı muamelesi yapabilmek için saçma sapan şeyler söylüyor. Senin o adamın oğlu olabilme ihtimalin var mı Allah aşkına ya? Uydurduğu şeye bakar..." Cümlesine devam etmesine izin vermeden onu susturdum, "Baban bunu uydurmadı, doğruyu söylüyor." Şaşkınca yüzüme baktı. Böyle bir şeyi beklemediği için şaşırması doğaldı tabii ama gerçek buydu. "Ne? Nasıl yani? Sen şimdi gerçekten o adamın oğlu musun?" diye sorunca kafamı salladım. "Evet."
Kaşları hayretle havaya kalktı. "Bunu bilmiyordum."
"Bilmemen normal, daha önce sana bundan hiç bahsetmedim. Çetedekiler dışında kimse bilmediği için bahseden de olmamıştır." Hafiften tebessüm ettiğimde konuşmasına devam etti ."Babanla görüşüyor musun?" Yüzüm birden düştü. "Hayır."
"Neden?" Sanırım ona bazı şeyleri anlatma zamanı gelmişti. Normalde beni en yakınlarım bilirdi ama onun da bilmesi gerekiyordu. "Babam uzun zaman önce öldü. Ben yedi yaşındayken."
"Şey... Özür dilerim, babam bundan bahsetmemişti. Bilsem inan sormazdım. Sanırım seni üzdüm. Üzgünüm."
"Önemli değil, alıştığın acı bir zaman sonra seni üzmüyor." Gözleri üzerimdeyken bir şey daha sormak istedi ama kararsız kalmış gibiydi. Yine beni üzmekten korkuyordu muhtemelen. "Peki ya annen?" Merak ettiği soruyu birkaç saniye bekleyip öyle sorunca kafamı önüme eğdim, "O da öldü. Kimsesizim. Velayetimi verecekleri kimse olmadığı için de yetimhanede büyümek zorunda kaldım."
Bu onu daha çok üzmüştü. Elini kolumun üzerine koydu. "Yetimhanede büyüdüğünü biliyordum ama sen Engin Karaman'ın baban olduğunu söyleyince ailenin öldüğünü hiç düşünmedim. Ben gerçekten üzgünüm Barlas." Şaşırıp yüzüne baktım. "Sen yetimhanede büyüdüğümü nereden biliyorsun?"
"Ateş söyledi, onunla oradan tanışıyormuşsunuz." Aklıma birden eski anılarım gelince gülümsedim. "Evet, onunla ve diğerleriyle yetimhaneden tanışıyoruz. Birlikte büyüdük. Hepsi kardeşim gibiydi. Gerçi hâlâ öyleler." Elini kolumdan çekip merakla, "Ateş de mi?" diye sordu. Onunla aramız iyi olmadığı için sormuştu bu soruyu. Bilmek de en doğal hakkıydı. "Evet, o benim hâlâ kardeşim." Çeteye girmek istememiş olsa bile ona sırt çevirecek değilim, onu hâlâ çok seviyorum." Anlamış gibi başını salladıktan sonra, "Çete kurmayı ne zaman düşündün?" diye sordu."Yetimhanedeyken düşündüm. Nefret ettiğim birinden intikam almak için."
"Kim o?"
"Babamın katili," deyince gözleri birden açıldı, "Babanı biri mi öldürdü?" İçimdeki intikam ateşi alev alev yanarken başımı salladım. "Evet, babam iş adamı olduğu için bir ihaleye girmişti. Onun o ihaleye girmesini istemeyen ve onu sürekli tehdit eden başka bir iş adamı babamı kaza süsü vererek öldürttü. Bunu öğrendiğim günden beri içimi bir intikam hırsı kapladı. Günün birinde o adamın karşısına çıkıp hesabını sormalıydım. Bu yüzden bir çete kurdum. Ondan intikam almak için!"
Ses tonum hırsımdan öyle değişmişti ki kendi sesimi tanıyamamıştım. Anlattıklarım Öykü'yü üzerken gözlerimin içine hüzünle baktı. Halime acımıştı sanırım. Eminim intikam hırsıyla büyüdüğümü hiç tahmin etmemişti."Sen bunu nereden biliyorsun Barlas? Baban öldüğünde küçüktün sonuçta," deyince sesli bir nefes verdim. "Babam son nefesini vermeden önce en yakın adamına her şeyi anlatmış. Ben de ondan öğrendim."
"Peki ya annen?" Kafamı iki yana salladım. "Annem beni doğururken kaybetmiş hayatını." Gözleri doldu, sesi kısık çıkıyordu. "Ben çok üzgünüm Barlas. Yani küçük yaşta anne ve babanı kaybetmen gerçekten üzücü olmalı." Moralim bozuk olduğu için sadece, "Evet, üzücü." diyebildim. Başka da bir şey deme gereği duymadım. Bir süre ikimiz de sessiz kalınca gözlerime baktı. "İntikam duygusuyla büyümüş olman kötü olmuş. Bunun nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Bu duygu insana çok kötü şeyler yaptırabilir."
"Aklıma neler geliyor bilemezsin."
"Ama tahmin edebilirim." Babasından intikam almak istediği için beni çok iyi anladığından emindim. Onunla ortak bir noktamız vardı. İkimiz de intikam hırsıyla büyümüştük.Aklı karışmış görünürken kafasını kaşıdı. "Barlas ben bir şeyi merak ediyorum, bu kadar zenginken neden insanlardan haraç alıyorsun? Senin paraya ihtiyacın yok ki." İşte en önemli konuya gelmiştik. Bunun sebebini sadece çetedekiler biliyordu, şimdi biri daha öğrenecekti. "Haraç aldığım kişiler öyle sandığın gibi işinde gücünde masum insanlar değiller. Babamı öldüren itin adamları. Ben sadece onlardan haraç alıyorum. Çünkü hepsi yasa dışı işler yapıyor."
Her duyduğuyla şaşkınlığı artıyordu. "İnanamıyorum, ben bunu paraya ihtiyacın olduğu için yaptığını düşünmüştüm hep." Gülümsedim, "Yanılmışsın." "Peki, senin Engin Karaman'ın oğlu olduğunu biliyorlar mı?"
"Hayır, beni sadece diğerleri gibi paraya ihtiyaç duyan bir çete lideri sanıyorlar."
"Anladım. Bu yüzden bana o haraçları kullanmıyoruz demiştin."
"Evet, kullanmıyoruz. Aldığım her haracı ya çöpe atıyorum ya da ihtiyaç sahiplerine dağıtıyorum. O itlerin paralarını kullanmak gibi bir şeyi hiçbir zaman düşünmedim."
"Haraç aldığın adamların babanı öldürten kişinin adamları olduklarını nereden öğrendin peki?"
"Sana ikinci görevinde verdiğim gibi sakladıkları bilgilerden öğreniyorum." Kızmış gibi görünüyordu. "Beni bunun için tehlikeye attığına inanamıyorum!" Güldüm. "Kabul et, eğlenceliydi." O da kaşlarını çatarak güldü, "Evet, korkmasaydım eğlenceli olabilirdi." Gülerken onu inceliyordum. Bir insan bu kadar güzel gülebilir miydi? Gülüşü kalbimi göğüs kafesimden çıkaracaktı neredeyse. Bakışlarımdan utanınca gözlerini benden kaçırdı.
Utanması hoşuma gidiyordu ama aynı şeyi gözlerini kaçırması için söyleyemezdim. Ben onlara bakmak için fırsat kolluyordum ama o hayranı olduğum gözlerini benden kaçırıyordu."Bana bunları neden anlattın? Çetende değilim sonuçta. Bilmem senin için sorun olmaz mı?"
"Hayır olmaz. Normalde asla çetemde olmayan birine bunları anlatmazdım; ama sana anlatmak istedim. Bunları bilmen gerektiğini düşünüyorum."
"Neden peki?"
'Çünkü seni seviyorum' dememek için kendimi zor tuttum. İçimde biriken duygular açığa çıkmak için can atarken sessiz kalmayı başardım. Galiba başarmamın sebeplerinden biri de onun çalan telefonuydu. Gözleri cebinden çıkardığı telefona kaydığında, "Aysun arıyor," deyip yanıtladı ve, "Efendim Aysun?" Konuşurken onu dinliyordum. "İyiyim ben merak etme... Saçma sapan konuşmak için çağırmış başka ne için çağıracaktı ki... Hayır, tabii ki şu an onun yanında değilim... Hayır, evde de değilim."
O konuşmaya devam ederken kapı çaldı. Muhtemelen siparişlerim gelmişti. Yemeği alıp salona döndüğümde Öykü'nün konuşması bitmişti. Elimdeki poşeti ortada duran sehpaya bırakıp Öykü'nün yanına oturdum. "Evet, yemek zamanı..." Yüzünü buruşturdu, "Canım istemiyor." Önümde duran poşetin içindeki hamburgerlerden birini çıkarıp eline tutuşturduğumda, "Yaşamak için yemelisin," dedim.
Gülümserken zorla da olsa hamburgerinden bir parça ısırdı. Bu sırada ben de kolaları çıkarıp önümüze koydum ve kendi hamburgerimi yemeye başladım. Yerken Öykü'yü izliyordum. Kendini zorluyordu. "O hamburgerin hepsi bitecek ona göre." Hemen itiraz etti. "Sanmıyorum, benim midem zaten bunun kadar."
"En azından yarısını yemeye çalış."
"Denerim," dediğinde kolasını alıp ağzına götürdüm, "Şunu da iç biraz."Bir yudum içip geri çekildi. "Barlas, ben sana bir şey sormak istiyorum." Ağzımdaki lokmayı çiğnerken bir an duraksadım. Galiba az önce sorduğu soruyu soracaktı. Bunun cevabını nasıl vereceğimi bilmezken, "Sor tabii," dedim."Sizin Ateş'le aranız neden iyi değil. Çeteye girmek istemediği için mi?" Neyse ki daha kolay bir soruydu.
"Evet. Ateş çeteye girmeyi kabul etmedi hatta karşı çıktı. Haraç almak ve işkence yapmak istemiyordu. Bunu neden yapacağımı bilmediği için istemedi ama diğerleri çeteyi neden kurduğumu sormadan kabul ettiler. Çünkü bana güveniyorlardı. Sebepsiz yere haraç almayacağımı ve masum insanlara zarar vermeyeceğimi biliyorlardı. Zaten bana katılanlar babamı öldürten adamdan intikam alacağımı ve onun adına çalışan itlerden haraç alacağımı öğrendiler. Kimlere işkence yapacağımı da; ama Ateş bunu hiçbir zaman öğrenemedi. Hâlâ durduk yere kötülük yaptığımızı düşünüyor."
"Yani sen şimdi Ateş sana güvenip de çetene girmediği için mi kırgınsın ona?"
"Evet, bu yüzden onunla aramız iyi değil. Kardeşim dediğim kişi beni tanımıyor. İyi biri olduğumu iddia etmiyorum ama zannettiği kadar da kötü değilim. Onunla birlikte büyüdük, beni tanıması gerekirdi. Çetin, Ali ve Samet neden çete kurduğumu bile sorgulamadan gelirken o bana güvenmedi. Yanımda olmadı."
"Belki nedenini söylesen..."
"Hayır. Bunu söyledikten sonra anlamı yok. Ben yanımda bana kayıtsız şartsız güvenen insanlar isterim." Yüzü düşünce gözlerini kaçırıp zorla hamburgerinden bir parça daha ısırdı. Bir şey diyemiyordu. Çünkü o da bana güvenmemişti. Beni kırdığı için üzülüyordu. Onu böyle görmek beni de üzüyordu ama bir şey diyemedim. Sadece onu izlemek istedim. Uzun bir süre sessiz kalıp hamburgerini yemeye çalıştı. Benimki bittiğinde o daha yarısına bile gelememişti. Bu benim canımı sıkarken elindeki hamburgeri alıp kendim yedirmeye başladım. İtiraz etse de bunu umursamıyordum. En azından yarısını bitirmeliydi. Aldığı iki ısırıktan sonra, "Daha yiyemeyeceğim," deyince zorlamaya çalıştım, "Hadi ama yarısı bitecek demiştik."
Kafasını yapamayacağını belirtircesine sağa sola salladığında, "Peki, zorlamasam iyi olacak. Şimdi yediklerini de çıkarma," dedim. Gülümserken kolasından bir yudum alıp kafasını koltuğa yasladı. Elimdeki hamburgeri sehpaya bırakırken ona bakıyordum, "Ne oldu, uykun mu geldi?"
"Hayır, sadece biraz yorgunum." Sanırım onu odama götürsem iyi olacaktı. Biraz dinlenmeliydi. Zaten yorgun görünüyordu. "Tamam, öyleyse gel de sana odamı göstereyim, orada biraz dinlen," deyip ayağa kalktığımda şaşırıp kafasını koltuktan kaldırdı. "Odan mı? Orada mı kalacağım? " Elindeki kolayı sehpaya bıraktı, "Bu evde başka oda yok mu, seni yerinden etmek istemem."
"Hayır, yok, ben tek yaşıyorum. Bu yüzden büyük bir eve ihtiyaç duymadım."
"Peki, tamam ama ben senin yatağında yatarsam sen nerede yatacaksın?"
"Burada," diyerek oturduğu koltuğu işaret ettim. "Alışığım zaten bazen yukarı çıkmaya üşenip burada uyuyorum."
"Sanırım o zaman seni yerinden etmiş olmuyorum."Gülümsedim. "Hayır olmuyorsun."Oturduğu koltuktan kalkınca yanıma iyice yaklaşıp gözlerimin içine baktı. Bir şey diyecekti ama zorlanıyordu. "Barlas, biliyorum bana kırgınsın ama beni affetmeni istiyorum." Böyle bir şey demesini beklemiyordum.
Şaşkınca yüzüne baktım. Sanırım bu konu hakkında konuşmak istiyordu. "Sana güvenmediğim için üzgünüm. Böyle bir insan olduğunu bilmiyordum. İçinde iyilik olduğunu biliyordum ama o gün seni tanıyamadım. Başka biri olmuştun sanki. Tanıdığım Barlas değildin. Bana o görevi sana güvenip güvenmediğimi anlaman için verdiğini anlamadım. Anlamadığım için de korktum. Bir masuma zarar verecek kadar kötü biri olmandan korktum!"Ne diyeceğimi bilemiyordum. "Boş ver şimdi bunları. Gel biraz dinlen," deyip merdivene doğru adım atacakken elimden tutup beni durdurdu.
Buğulanan gözleriyle gözlerime bakarken soğuk ellerinin elime temas etmesi yüreğimi ısıtmıştı. "Biliyorum bu konuyu konuşmak istemiyorsun ama bana en azından şunu söyle. Beni şimdi olmasa bile bir gün affedecek misin?"Gözlerine bakarken ona sarılmamak için kendimi zor tutuyordum. Kırgındım ama bana bunu unutturuyordu sanki. "Sence benim seni affetmeme gibi bir ihtimalim var mı?" Söylediğim şey tebessüm etmesine neden olurken dayanamayıp bir şeyi itiraf ettim. "Bana bizi polise ihbar ettiğini itiraf ettiğin gün sana ne diyecektim biliyor musun?" Buğulanan gözleriyle, merakla bakmaya devam ediyordu. "Hayatıma girdiğin için sana teşekkür edecektim. Ve ne olursa olsun yanımda olmanı söyleyecektim."
Bir süre sessiz kaldı. Muhtemelen itiraf ettiğim şey yüzünden kendine kızıyordu. Çünkü bunu söylememi istiyordu. Bunu gözlerinden anlıyordum. "Bunu şimdi söyleyemez misin?" Gözlerinin içine bakarken yüzümü yüzüne yaklaştırdım, "Bunu şimdi söyleyebilmem için sarhoş olmaya ihtiyacım var. Ya da tıpkı o günkü gibi seni öpmeye." Şaşırdı, "Beni o gün öptün mü?" Hatırlamıyordu. Hatırlamaması normaldi tabii, çünkü sarhoştu. Şaşkınlığı beni gülümsetirken, "Evet, öptüm," dedim.
"Sarhoş olduğun için mi?"
"Hayır, sarhoş değildim. Sadece seni öpmek istiyordum." Elimi kaldırıp yanağına koyduğumda kendime hâkim olamadan dudaklarımı dudaklarına yaklaştırdım ve fısıldadım. "Tıpkı şimdi istediğim gibi." Dolan gözlerinden yanağına süzülen yaşı başparmağımla sildim. Bu gözyaşı ne içindi bilmiyordum. Duyduğu şeye sevindiği için mi yoksa ona söyleyeceklerimi söylemediğim için mi?Gözlerini kırpmadan gözlerime bakarken, "Öyleyse ne bekliyorsun Barlas? Bu beni sana affettirecekse öp beni," dedi.
Bunu o kadar istiyordum ki. Nefesine ihtiyacım vardı. Onsuz olamadığımın farkındaydım. Çok alışmıştım ona. Onu düşünmekten geceler gündüzlerimden daha uzun geçmeye başlamıştı. Onsuzluk işkenceydi sanki. Şimdi bu işkenceyi bitirmeye bu kadar yakınken vazgeçmek istemiyordum.Gözlerini kapatmış onu öpmemi beklerken dudaklarım dudaklarına değecek kadar yakındı. Heyecanlanmıştı, kalbinin sesini duyabiliyordum, benimkinin de en az onunki kadar hızlı attığını fark ettim. Bu nasıl bir histi böyle? Yabancıydım ben bu hisse. Öykü hayatımda yokken bu hissi hiç tatmamıştım ama şimdi...
Şimdi bu his beni sarhoş ediyordu. Âşıktım ona. Gözlerine hayran, kokusuna hasrettim. Her şeyi hoşuma gidiyordu. Büyülüyordu beni. Aşk dedikleri şey tam da buydu işte. Ona hissettiğim şeyler için kalbim kan değil, deli gibi aşk pompalıyordu.Dudaklarımı dudaklarına değdireceğim sırada ben de tıpkı onun gibi gözlerimi kapattım. Bu anı aklıma kazımak için açık bırakmam gerekiyordu ama kapatmak istemiştim. Çünkü uyanmak istemediğim bir rüyaya dalmak istiyordum. Mümkünse uyandırılmamak ve sonsuza kadar onunla olmak... Dudaklarım sıcak ve yumuşak dudaklarına değdiği an çalan telefonumu kırmak istedim.
Elimi Öykü'nün yüzünden çekip cebimdeki telefonu çıkardım. Çetin arıyordu. Alacakları haraç hakkında bir şey diyecekti herhalde. Nedense şu an ona çok sinirli olduğum için telefonu açmak istemedim. Meşgule atıp telefonu tekrar cebime soktuğumda Öykü'ye baktım. Utancından gözlerini kaçırıyordu. Tekrar öpmek istiyordum onu ama utandığını görünce vazgeçtim. Daha fazla utanmasını istemiyordum, "Hadi gel," deyip merdivenlere yönelerek üst kata çıktım, o da peşimdeydi.
Odama girdiğimde dolabımdan üzerine giyecek bir şeyler aradım. Bu sırada o da odamı inceliyordu. Gözü yatağımın karşısında duran ve tavandan aşağı sarkan kum torbasındayken gülümsedim. "Sinirimi bazen ondan çıkartıyorum."O da gülümsedi ve dağınık yatağıma çevirdi gözlerini, çıkardığım kıyafetlerim vardı üzerinde. "Çok dağınıksın. "dedi. "Evet, temizlikçiyi haftada bir gün yerine her gün çağırmalıyım sanırım," deyip dolabımdan çıkardığım tişört ve eşofman altını eline tutuşturdum, "Bunlarla idare etmeye çalış."
Kafasını tamam anlamında salladı. Yatağın üzerindeki kıyafetlerimi toplayıp dolaba tıkıştırdıktan sonra ona dönüp, "Başka bir şeye ihtiyacın var mı?" diye sordum. "Hayır, sağ ol."
"Olursa aşağıdayım."
"Tamam," deyince ona çıkmadan önce odadaki televizyonu gösterdim, "Uyku tutmazsa televizyon izleyebilirsin."
"Olur," deyince gülümseyip kapıya doğru yürüdüm. "İyi geceler."
"Sana da," deyip o da gülümserken odadan çıkıp kapısını kapattım ve aşağı inip koltuğa oturdum. Hâlâ gülümsüyordum. Onu neredeyse öpecektim. Bunu düşünürken aklımı dağıtmak için bir şeyler yapmak istedim yoksa yukarı çıkıp onu öpebilirdim. Kolumdaki saate baktığımda henüz dokuz buçuk olduğunu gördüm.
Uykum yoktu ve canım sıkılıyor. Bu yüzden televizyonu açıp biraz vakit geçirmeye çalıştım. Yaklaşık iki saat televizyon izledikten sonra gözlerimin kapandığını hissettim. Uyumak için koltuğa uzanacağım sırada üzerimdeki gömleğe bulaşmış olan kanı fark ettim. Bu şekilde uyuyamazdım ama odadan çıkarken yanıma giyecek bir şey almamıştım. Tekrar odaya gitmem gerekecekti.
Üst kata çıkıp kapısının önünde durduğumda içeri girip girmemek arasında tereddüt yaşadım. Uyumuş muydu acaba? Onu rahatsız etmek istemiyordum ama üzerimi değiştirmem lazımdı. Uyuyup uyumadığını anlamak için odasının kapısını tıklattığımda ses gelmedi. Galiba uyumuştu. Kapının tıklatılma sesine uyanmadığına göre ben girince de uyanmazdı. Bu sayede çabucak giyecek bir şeyler alıp odadan çıkabilirdim.Yavaşça kapıyı açıp içeri girdim. Mışıl mışıl uyuyordu. Onu böyle görmek yüzümde aptalca bir gülümsemeye neden olurken ses çıkarmamaya özen göstererek yanına yaklaştım ve yatağının yanına çömelip onu izledim.
Öyle güzel uyuyordu ki sabaha kadar onu seyredebileceğimi düşündüm. Çok masumdu. Derin bir uykudaydı ve sanki hiç nefes almıyordu. Yüzüne düşen birkaç saç teli fark edince elimle onları geriye atıp yanağını okşadım. Bir insan uyurken bile bu kadar güzel görünebilir miydi? Onu öpmemek için kendimi kaçıncı defa tutmak zorunda kalıyordum bilmiyordum.
Odaya giyecek bir şeyler almak için gelmiştim ama gözlerimi ondan ayıramıyor, doğrusu ayırmak istemiyordum. Burada, benim yatağımda, benim yanımdayken onu doya doya izlemek istiyordum. O bana gelen hediyeydi sanki. Ve ben bu hediyemi saklayabileceğim en güzel yerde, kalbimde saklıyordum. Onu bir süre bu şekilde izledikten sonra rahatsız olmaması için elimi yanağından çektim ve üzerindeki yorganı üşümemesi için boynuna kadar çekip, alnına küçük bir öpücük kondurdum.
Yanından ayrılmak istemesem de artık gitmeliydim. Uyanıp da beni burada görmesini istemiyordum. Gitmeden önce son kez yüzünü okşadığımda ona daha önce söylemek istediğim ama söyleyemediğim şeyi kulağına fısıldayarak söyledim. "Hayatıma girdiğin için teşekkür ederim Kaktüs. Lütfen sonsuza kadar yanımda ol. Sana ihtiyacım var.
