İçeriğe geç

Cennetin Acımasızlığı

Bölüm 5 · 23 dk okuma

Cennetin Acımasızlığı

Bölüm 5

4. BÖLÜM

Geleceğini görüyorum çocuğum.

Bugün hatırlamak istediğin her anıyı,

Yarın unutmak için yalvaracaksın.

Belki hiç ölmemeyi dileyeceksin,

Belki de hiç doğmamayı.

Ne var ki çocuğum,

Hiçbiri senin elinde değildi.

💫

Dev ağacın gövdesine sırtımı yaslamış, gölgede otururken Güneş'in ışıkları karşımdaki göle vuruyordu. Sanki sihirli bir ışıltı varmış gibi parlayan gölde su samurları yüzüyordu. Yeşilin her tonu gölün etrafını sarmıştı. Renk renk çiçeklerin güzel kokuları etrafı sarmıştı. Kuşların şakıması, su samurlarının tatlı sesi, birkaç kelebeğin etrafımda uçuşması, hafif esen ılık bir rüzgar... Daha rahatlatıcı bir yer düşünemiyordum.

Etrafımdaki canlıların yaşamlarını seyrederken yüzümde huzur dolu bir gülümseme vardı. Hepsi kendi hayatının döngüsünü yaşıyordu. O döngünün içinde var olmak ve canlılar tarafından sevilmek harika bir histi.

Masmavi bir kelebek, beyaz elbiseme konduğunda bakışlarım kanatlarında oyalandı. Gözlerimin mavisiyle birebir aynıydı. Kelebek yavaşça elbisemden yukarıya çıkıp göğsüme konduğunda parmağımı ona doğru uzattım. Parmağımdan uçup omzuma konduğunda boynumu hareketsiz tutmaya çalıştım. Kelebekler narin hayvanlardı. İstemeden de olsa incitmek istemiyordum.

Kısa bir süre sonra kelebek uçup gitti. Bense oturmaya devam ettim. Buradan ayrılmak istemiyordum. Kendimi gerçekten huzurlu hissettiğim tek yerdi. Günlerce burada dursam sıkılmazdım.

Burası Nefaset Gölü'ydü. Büyülü olduğunu hissettiğim, yüzyıllardır güzelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen, gören herkesin yüzünde gülümseme oluşturan bir yerdi. Aslında burayı neredeyse herkes bilirdi. İblisler bile burayı görmeye gelirdi. Fakat nedense bir kere ziyaret ettikten sonra kimse ikinci defa gelmezdi. Buraya gelen hiç kimsenin ağzından 'kötü' kelimesi çıkmamıştı. Böyle büyülü bir yerin birçok ziyaretçisi olmalı, diye düşünürdüm. Ama aksine benden başka kimse gelmiyordu. Ya da geliyordu belki ama ben hiç rastlamamıştım.

Ne kadar anlam veremesem de umursamıyordum. Böylesi benim için daha iyiydi. İblislerin zaten buraya geldiğini düşünmek bile istemiyordum ama bir sürü meleğin burada olması da beni şimdiki kadar huzurlu hissettirmezdi.

Derin bir nefes verip gözlerimi kapattım. Kafamı ağacın gövdesine yaslayıp doğanın sesini dinledim. Ilık esen rüzgar beni mayıştırırken tam içimin geçeceği sırada hissettiğim enerjiyle uykum dağıldı.

Çok tanıdık bir enerjiydi. Enerjinin bir adı yoktu. Karmakarışıktı. Ama farklı değildi. Tanıyordum. Çimlerin üzerindeki adım seslerini daha yakınımda hissettiğimde gözümün önünde tek bir yüz canlanmıştı.

İan.

Kalbimin ritmi hızlanırken gözlerimi açıp açmamak arasında kaldım. İan burayı nereden biliyordu? Neden gelmişti? Beni görmek için mi gelmişti? Cehenneme inerken yanındaydım fakat bir anda ortadan kaybolmuştum. Beni mi merak etmişti? Ama burada olduğumu nasıl anlamıştı?

Üzerime gölgesi düştüğünde yavaşça gözlerimi açtım. Kara gözleriyle bana bakarken yüzü yine ifadesizdi.

"Rahatsız mı ettim?"

"Hayır." dedim hemen gülümseyerek. Daha sonra kenara kaydım. "Otursana."

Ağacın gövdesine kısa bir an bakıp yanıma oturdu. Gözleri karşıdaki göle kilitlenmişti. Ben rahatça oturuyordum fakat o bir dizini kendine doğru çekmiş, kolunu da dizine yaslamıştı. Her an kalkacak gibi duruyordu. Ama beni şaşırtarak kafasını ağacın gövdesine yasladı.

"Burayı nereden biliyorsun?" dedim yumuşak bir sesle.

"Arkadaşın söyledi."

"Dina mı?"

Kafasını salladı. Dina ile nerede karşılaşmıştı ki? Ya da Dina'nın benim yerimi tahmin edebileceğini nereden biliyordu? Ona Dina'dan hiç bahsetmemiştim.

"Cehennemde seni tek başına bırakmak istemezdim. Hiçbir şey demeden çekip gittiğim için özür dilerim." Beni nasıl bulduğu umurumda değildi. Beni merak etmesi ve araması benim için yeterliydi.

"Özür dileme. Kütüphanede işin olmadığını biliyordum."

Bakışlarımı yüzünden kaçırdım. Utanmıştım. Çok mu belli ediyordum? Fazla mı üstüne düşmüştüm?

"Benim için cehenneme indiğini biliyorum. Teşekkür ederim."

Kafamı hızlıca kaldırdım. Ben şaşkın şaşkın yüzüne bakarken o sırıttı.

"Bu kadar şaşıracağını bilmiyordum."

"Bu kadar açık söylemeni beklemiyordum."

Bana teşekkür etmişti. Kendisini rahat bırakmamı isteyen adam şu anda bana teşekkür ediyordu.

Doğru yoldasın kızım!

Heyecanlanma Celine!

İçimdeki iki farklı sesi de susturdum. Sadece İan'a odaklanmak istiyordum.

"Aslında seni... şey, sizi bekleyecektim." Hemen lafı toparlamaya çalışmıştım. "Ama oradaki iblislerin bakışları pek hoş değildi. Cehennemde melekler istenmez. Oturup sadece kitap okumamdan bile rahatsız oldular. Ben de daha fazla orada kalmak istemedim."

Valefar ile olan olayı ona anlatmayacaktım.

"Haklısın. Kütüphaneye giderken de sana olan bakışları pek sevecen değildi."

Kafamı hızlı hızlı salladım. Beni haklı buldu!

"Önemli değil. Ben, daha doğrusu melekler artık alıştık."

Daha fazla o iblisleri konuşmak istemiyordum. İan ile baş başa zaten kalamıyorduk. Üstüne üstlük bu sefer kendisi bana gelmişti. Bu şansımı iblisler hakkında konuşarak boşa harcamayacaktım.

"Sen neler öğrendin peki? Douglas eminim birçok şey anlatmıştır. İlgini çekti mi?"

"Evet. Kütüphanenin tarihini, cehennemi, iblisleri ve yeraltının düzeninden bahsetti."

"Peki ilk izlenimler için konuşmak gerekirse, hangi tarafı daha çok sevdin? Cenneti mi Cehennemi mi?"

Sorduğum soruyla sessiz kaldı. Bense kalbim ağzımda vereceği cevabı bekliyordum. Cennet derse bana gerçekten cenneti hissettirirdi.

"Henüz bir taraf seçmem için çok erken." dediğindeyse büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. O ise sanki bu hayal kırıklığımı görüyormuş gibi gözlerimin içine bakıyordu.

"Tabi ki." dedim kendimi toparlayarak. "Ben sadece hazır iki tarafı da şimdi görmüşken düşüncelerini merak etmiştim."

Cehennemi de seçebilirdi Celine. Kesin bir kararla cehennemi seçmesi daha kötü olurdu.

İçimdeki sese katılarak moralimi bozmadım.

"Biliyor musun, bu sene sizin için daha erken bitecek."

Kaşları çatıldı. Ne dediğimi açıklamam için beklediğinde konuşmaya devam ettim.

"Görünsüzlerin töreni çok daha erken yapılır. Size dokuz tane görev verecekler. Aslında sekiz tane görev bir tanesi ise sınav. Sınavın sonucunda içinizdeki ruhun yatkınlığına göre bir taraf seçeceksiniz. Seçeceksiniz, derken size hangi tarafa gitmek istediğinizi sormayacaklar. Kanatlarınız koparılacak ve yeni çıkan kanatlarınız sizin hangi tarafa uygun olduğunuzu gösterecek."

Yüzümde heyecanlı bir gülümseme vardı.

"Gerçek kanatlarınız ortaya çıktığında asıl görevleriniz başlayacak. Artık ne olduğunuza göre hareket edeceksiniz ve düzenin bozulmaması için çalışacaksınız. Bunu pratik gibi de düşünebilirsin. İkinci sınıfa geçtiğinde kendini daha hazır hissedeceksin."

Benim heyecanıma karşılık sadece kafasını sallamakla yetindi. Düşünceli tavrı dikkatimi çekmişti. Bir sıkıntısı mı vardı? Ya da anlamadığı bir şey?

"Merak ettiğin başka bir şey varsa sorabilirsin." dedim ona yardımcı olmak için.

Bakışları etrafta gezindi. Kararsız gibi mi görünüyordu yoksa nasıl soracağını mı bilmiyordu? Ne sorabilirdi ki?

"Eğer sınavdan geçememeyi düşünüyorsan bu öyle bir sınav değil. Geçeceğin ya da kalacağın sınavlar ikinci sınıftan itibaren başlıyor. Bu sınav sadece hangi tarafa uygun olduğunu belirleyecek."

Açıklamam onu tatmin etmemişti. Ruh halinin değişmediğini görmek sorunun bu olmadığını bana düşündürttü. Başka ne olabilirdi?

"Mezun olduktan sonra nerede kalacağını merak ediyorsan göklerde bir sürü ada var. Tıpkı burası gibi. Burası sadece akademiye ve öğrencilere ait. Fakat buna rağmen hem çok büyük hem de bir sürü güzelliği içinde barındırıyor." Elimle etrafımı gösterdim. "Tıpkı burası gibi. Mezun olduktan sonra melekler yaşadıkları adaya geri dönerler. Görünsüzler ise bir meleğin eşliğinde hayaline en yakın eve yerleşirler. Gitmeden önce meleğe hayalini anlatırsın ve o da seni istediğine en yakın adadaki eve yerleştirir."

"İblislere de mi melekler yardım ediyor?" dedi alayla. Ben de güldüm.

"Yok. Onlar için cehennemden geliyorlar. İblisler, meleklerin aksine yeraltında yaşamayı tercih eder."

"Gökyüzünde yaşayan iblis yok mu?"

"Sanmıyorum." dedim ama çok da emin değildim. İllaki istisnalar vardır tabi ama bir iblis burada ne yapsın ki?

Kafasını salladı. Bakışları tekrar gölü bulduğunda aramızdaki sessizliğin uzayıp gitmesini istemedim. Bu yüzden kafamı kurcalayan soruyu yönelttim.

"Cehenneme inerken ne oldu?"

Enerjisi dalgalandığında ona daha dikkatli bir şekilde baktım. Derdi bu olabilir miydi?

"Bilmiyorum."

Kaşlarım çatıldı.

"Aşağı atlarken ne hissettin?"

Bir an nasıl cevap vereceğini bilemedim.

"Bilmiyorum." Sesi giderek kısıldı. "Aşağı atladığımı hatırlamıyorum."

Kaşlarım havaya kalktı. İşte bu gerçekten şaşırtıcıydı. Biraz da kafa karıştırıcı.

"Hatırlamıyorum derken?"

Gözümün önüne aşağıya nasıl atladığı geldi. Atlamış gibi değil de kendini bırakmış gibiydi.

"Bana ne hissettiğini tarif edebilir misin?" dedim yerimde doğrularak. Bakışları beni bulduğunda dikkatlice ona bakıyordum.

"Çukura yaklaştığında ne hissettin? Aşağı düştüğünde, alevler etrafını sardığında, uyandıktan sonra..."

Anlatması için bekledim. Ama anlatmadı. Daha doğrusu anlatamadı. İfade edecek kelimeleri bulamamıştı. Bu da onun sinirlenmesine sebep oldu. Burnundan sertçe nefesini verirken kaşları hafifçe çatılmıştı.

"Bilmiyorum."

Dizlerimin üzerinde ona biraz daha yaklaştım. Çekingen bir şekilde ona bakarken beni azarlamasından korkuyordum.

"İstersen ben kendim öğrenebilirim."

Kaşları çatıldı. Bir açıklama beklediğinde ne yapacağımı anlattım.

"Biz Ölümsüzler karşımızdakinin anılarını görebiliyoruz. Hatta istersek anılarını yaşarken senin yerine bile geçebilirim."

Korkmaması için gülümsedim.

"Üçüncü sınıfa geçtiğinde sen de bunu öğreneceksin. Kötü bir şey yapmayacağım. Ve söz veriyorum başka hiçbir anını kurcalamayacağım."

Kararsız kaldığını hissettiğimde üstüne baskı kurup kurmamak arasında kaldım. İstesem bir anda onu kendime çekip anılarına bakabilirdim. Nasıl yapacağımı bilmediği için bana karşı koyamazdı. Ama onun izni olmadan yapmak istemiyordum.

"Nasıl yapacaksın bunu?"

"Böyle."

Ellerimi yanaklarına yerleştirip yüzüne kendiminkine yaklaştırdım. Onun gözleri şaşkınlıkla açılırken gözlerinin ardına baktım.

Kara gözlerinin içine doğru çekildiğimde anılarının içinde gezintiye çıktım. Fakat gördüklerim hoşuma gitmedi.

Hiçbir şey yoktu. Ama her şey vardı. Çok karmaşıktı. Bir sürü ses, bir sürü uğultu vardı. Ama görüntüler o kadar kısa ve parça parçaydı ki ne olduğu anlaşılmıyordu. Sadece gürültü yapıyorlardı.

Kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Belki de heyecanlandığım için zorlanıyordum. İan'ın anılarını birer kapı gibi düşünmeye çalıştım. Ama başaramamıştım. Normalde hiç zorlanmadan yapabildiğim şeyi şu anda yapamıyordum.

Sakinliğimi korumaya çalışarak aramaya devam ettim. Hissettiğim garip bir enerjiyle kendimi ona doğru ittim. Enerji yaklaştıkça büyüdü, içimi doldurdu. Fakat bana kendimi hiç iyi hissettirmedi. Anıların görüntüleri bölük pörçük bir araya gelmeye başladığında daha da yaklaştım.

Tam anıya doğru uzanmıştım ki bir anda geriye doğru savruldum.

Ne olduğunu anlamadan sırtımı yerde bulduğumda bir an nefessiz kaldım. Beni kendime getiren İan'ın bağırışıydı.

"AAHH!"

Ellerini kafasına doğru bastırmış ve olduğu yerde iki büklüm olmuştu. Yerden kalkıp aceleyle yanına doğru gittim. Elimi endişeyle omzuna doğru koyup dik durdurmaya çalıştım.

"İan! İan iyi misin?"

Tekrar acıyla bağırdığında panik her bir kanadımın tüyün de dolanıyordu. Ne olmuştu az önce? Neden anılarına bakamamıştım? Her zaman kolayca yaptığım şey neden bu sefer can yakmıştı? Üstelik benim de başım zonkluyordu.

Ne yapacağımı bilemeyerek İan'a bakıyordum. Ona yardımcı olmak istiyordum ama daha çok zarar vermekten korkuyordum.

"İan beni dinle! Çok üzgünüm, böyle olmasını istememiştim. Lütfen, kendine gel. Derin nefes al."

Kendini küçültebileceği kadar küçültmüştü. Acıdan kıvranıyordu ve kesik kesik soluyordu. Yüzünün halini göremiyordum ama sırtındaki kanatları titriyordu.

Onu nasıl sakinleştirecektim?

Bir elimi omzuna koyup onu sakinleştirmek için büyü kullandım. Acılarını dindirmek için elimden geldiğince fazla enerji kullanıyordum ama hiçbir işe yaramıyordu. Titreyen elimi omzundan çekip büyüye son verdim.

Neden sakinleşmiyordu?

Ben tam başka bir yol daha deneyecekken bir anda derin bir nefes aldı. Kanatları bir saniyeliğine dimdik durdu. Bütün vücudu önce kaskatı kesildi sonra bir anda gevşedi ve bedeni yanına düştü.

"İan!"

Bedenini tam çevirip ellerimi yüzüne yasladım. Gözleri kapalıydı. Telaşla yanaklarına hafif hafif vurdum. Omzundan tutup sarstım ama hiçbir işe yaramadı.

Korkudan gözlerim dolduğunda aklıma gelen tek şey onu akademiye geri götürmekti. Ayağa kalkıp onu da omuzlarından tutmaya çalıştım. Kollarımı koltukaltlarından geçirip kanatlarımı çırptım.

Çok fazla yükselememiştim çünkü İan çok ağırdı. Tahmin ettiğimden daha fazlaydı ve daha şimdiden kollarım ağrımıştı. Onu taşırken zorlanıyordum ama korkum daha ağır basıyordu. Bu yüzden daha hızlı kanat çırpmaya çalıştım.

Akademinin bahçesine geldiğimizde bir sürü ölümsüzün bakışları bize dönmüştü. Ayaklarım çimlere bastığında telaşla bağırmaya başladım.

"Çabuk şifacıyı çağırın!"

Birkaç ölümsüz telaşla akademiye koşarken diğerleri yanımıza toplanmıştı. İan'ın bedeni hareketsiz bir şekilde yerde yatıyordu ve ben de korkuyla yanında diz çökmüştüm. Ağlamamak için kendimi tutuyordum ama gözlerim dolu doluydu. Etrafımdaki ölümsüzlerin fısıltısı beni daha çok geriyordu.

"O bir Görünsüz mü?"

"Görünsüzler bayılabilir mi?"

"Ölümsüzler kolay kolay bayılmaz."

"Celine!"

Tanıdık sesi duymamla hemen başımı kaldırdım. Dina ölümsüzleri iterek anında yanımda belirdi. O da benim gibi yere çöktüğünde şaşkınlıkla İan'a bakıyordu.

"Ne oldu?"

"Bilmiyorum Dina. Canı çok acıdı ama bilmiyorum."

"Nasıl canı acıdı?" dedi kaşlarını çatarak. "Bana senin nerede olduğunu sormuştu."

"Kesin iblislerden biri yaptı!"

Meleklerden birinin yüksek çıkan sesiyle arkamdaki bir iblisin hırıltısını duydum. Kafamı çevirdiğimde iblisin tam da arkamda dikildiğini gördüm. Kaşlarını çatarak öfkeyle meleğe bakıyordu.

"Hanginiz bu Görünsüz'e saldırdı?" diyerek suçlamaya devam etti melek. Diğer meleklerden de onaylayan mırıltılar çıktığında iblisin gözleri parlamaya başladı.

"Neden her şeyi iblislerden biliyorsunuz? Hiçbir iblis bu aciz Görünsüz'e zarar vermedi!"

"Hah!" dedi bu sefer başka bir melek. "Duy da inanma!"

"Size mi güveneceğiz gerçekten?"

"Yalan sizin babanız!"

İblis gittikçe sinirlenmeye başlıyordu. Etrafına yaydığı öfke büyürken sinirle bir ayağını yere vurdu.

"Bu Görünsüz bir iblisin izini taşımıyor!"

İblis ne söylerse söylesin melekler ona kötü kötü bakıyordu. Kız en sonunda bu bakışlara katlanamayıp meleklere çarpa çarpa kalabalığın arasından çıktı. Onunla beraber iblisler de söylenerek uzaklaştı.

O sinirli bir şekilde hızlı hızlı yürürken arkasından bakakaldım. Aslında doğruyu söylemişti. İan'ın böyle olmasının sebebi iblisler değildi. Ama nedense sesimi çıkartamamıştım.

"Celine." Dina'nın kısık sesiyle kafamı ona çevirdim. Onun da kaşları çatılmış, şüpheyle bana baktığını gördüm. "İblislerden biri size mi saldırdı?"

Kafamı hızlı hızlı iki yana salladım.

"Hayır ama ne oldu ben de bilmiyorum. Sana sonra anlatırım."

"Çekilin, çekilin!"

Bayan Eir'in sesiyle ölümsüzler iki tarafa çekilip ona yol açtı. Bayan Eir anında yere çöküp İan'ın başını kucağına aldı. İşaret ve orta parmağını birleştirip alnına yasladı ve gözlerini kapattı. Gergin bir bekleyişle bir Bayan Eir'e bir de İan'a baktım. Herkes sessizleşmiş ve Bayan Eir'in konuşmasını bekliyordu.

Saniyeler bana saatler gibi gelirken en sonunda Bayan Eir gözlerini açtı.

"Onu sen mi buldun?"

"Benim yanımda bayıldı Bayan Eir."

İki tane melek elinde sedye ile geldi. Bayan Eir yerden kalkıp meleklerin İan'ın vücudunu sedyeye yatırmasına izin verdi.

"Benimle gel."

İan götürülürken Bayan Eir benimle birlikte önde hızlı hızlı yürüyordu. Kalbim küt küt atıyordu. Acaba yanlış bir şey mi yaptım diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Ama yanlış bir şey de yapmamıştım. Daha önce defalarca kez bu büyüyü kullanmış ve her seferinde de başarılı olmuştum. Sınavda da en yüksek notu ben almıştım. Yani yanlış bir şey yapmış olamazdım.

Bayan Eir'in yüzünden hiçbir şey okunmuyordu. Yaşlı sayılmayacak kadar dinç ama genç denilmeyecek kadar da bilgiliydi. Suratındaki sert ve kendinden emin ifadenin yanı sıra gözlerinde kafasını karıştıran bir durum varmış gibiydi. Kaşları hafifçe çatılmıştı.

Şifahaneye geldiğimizde yardımcı meleklerin kendi işleriyle ilgilendiklerini gördüm. Hepsi Bayan Eir'in öğrencileriydi.

Melekler sedyeyi boş olan alana bıraktıktan sonra perdeleri kapattılar. Bayan Eir benimle beraber perdenin arkasında dururken korku dolu gözlerle ona bakıyordum. İşiteceğim azardan çok İan'ın sağlığını düşünüyordum.

"Onun zihnine mi girmeye çalıştın?"

Bayan Eir'in taş gibi görünen suratıyla gerginliğim arttı. Görünsüzlerin zihnine girmememiz ile alakalı bir kural yoktu.

"Evet." dedim kısık bir sesle.

"Sen zihnine girmeye çalıştıktan sonra ne oldu? Bana hepsini detaylıca anlat." İşaret parmağını uyarırcasına kaldırdı. "Sakın ha bir şeyi atlama. En ufak ayrıntısına kadar bilmek istiyorum."

Kafamı salladım hızlıca. İan'a yardımcı olacak bir şeyi zaten saklamazdım.

"Aslında onun zihnine girmemin nedeni daha öncesine dayanıyor. Daha öncesi derken bu sabahtan bahsediyorum. Cehenneme indiğimizde İan benden önce çukura atlamasına rağmen kayıptı. Onu bulduğumuzda yerde baygın yatıyordu ve ne olduğunu hatırlamıyordu."

"Kimler buldu?"

"Cehennem Kapılarının Muhafızı buldu. Tek başımıza inmedik. Bay Douglas ve yeni gelen Görünsüzler de vardı ama onlarda böyle bir gariplik yaşanmadı."

"Sen ne yapıyordun orada?" dedi sorgular bir şekilde.

"Kütüphaneye gideceklerini biliyordum. Ben de gitmek istedim. Aslında çok önceden istiyordum ama tek başıma gitmeye cesaret edemiyordum. Biliyorsunuz, bizi cehennemde pek istemiyorlar. Bay Douglas ve Görünsüzler gidince ben de onlarla beraber cehenneme indim."

"Peki, sonra?"

"Nefaset Gölü'nde otururken ona ne olduğunu sordum ama hatırlamadığını söyledi. Ben de ona zihnine girmeyi teklif ettim."

Bayan Eir kaşlarını çatabildiği kadar çattı.

"Hatırlamadığı bir anıyı zihninde nasıl bulmayı düşündün?"

Bayan Eir'in sorusuyla bocaladım.

"B-bulmak değil." dedim titreyen sesimle. "Amacım ne hissettiğini öğrenmekti. Çünkü tarif edemiyor gibiydi. Zor durumdaydı ve ben... ben sadece ona iyilik yapmak istemiştim."

Suçluluk duygusu yanaklarıma kadar ulaştığında bakışlarımı yere indirdim. Boynum bükülürken şimdi İan'a da bakamıyordum.

"Onun hatırlamadığı bir anıyı zihnine girerek bulamazsın Celine. Çünkü zihninde olsaydı zaten anıyı hatırlardı, değil mi? Bunu öğrenmiş olman gerekiyor."

Yargılayıcı ses tonu kendimi daha da kötü hissetmeme neden oldu. Bayan Eir'in dedikleri doğruydu. Başta düşüncesi bana çok mantıklı gelirken şu anda sesli bir şekilde yaptığımı duymak aslında ne kadar büyük bir hata yaptığımı fark ettiriyordu.

"Benim yüzümden mi böyle oldu?"

Bayan Eir bana cevap vermediğinde gözlerimi yüzüne çıkardım. Çekingen duruşumu görmüş olacak ki derin bir nefes verdi bakışlarını yumuşatmaya çalıştı.

"Zihnini kurcaladın mı?"

"Biraz. Ama detaylı değil. Zaten istesem de yapamazdım. Hatıraları çok karmaşıktı."

Kafasını ağır ağır salladı.

"Anladım. Muhtemelen sorun kendisi."

Kaşlarım çatıldı.

"Nasıl yani?"

"Nasıl öldüğünü hiç anlattı mı?"

"Hayır."

"Çünkü hatırlamıyor."

Bayan Eir'in dedikleri ile bir anda gözlerimin önüne İan'ın geçmişini sorduğumda nasıl gerildiği geldi. Ben onu sinirli zannetmiştim. Gergin olduğunu ve geçmişinden hoşlanmadığı için rahatsızlık duyduğunu düşünmüştüm.

"Çok nadir görülür ama bazen Görünsüzler nasıl öldüğünü hatırlamaz. Geçmişi hatıralarında belirsizdir. Sen de zihnini gereğinden fazla zorlayınca onu sarsmışsın."

"Ama ismini hatırlıyor." dedim kafam karışmış bir şekilde. "Eğer geçmişini hatırlamıyorsa ismini nasıl hatırlıyor?"

Bayan Eir bakışlarını İan'a çevirdi.

"Emin değilim. Ama isimler doğduğumuz andan beri bizimledir. Daha ne olduğumuzu bile bilmeden çevremizdeki insanlar bize o isimle seslenir. Kendimizin seçmediği isimler bir anda bizi temsil eder ve bizimle birlikte yaşar. Bu yüzden isimlerin hafızası daha farklı olabilir."

Bayan Eir'in dedikleri ile kafamı ağır ağır salladım. Bakışlarım ifadesiz bir şekilde yatan İan'a döndü. Gerçekten geçmişini hatırlamıyordu.

"Peki, nasıl hatırlayacak?"

"Bir önemi yok. Görünsüzler bir zaman sonra dünyadaki yaşamlarını zaten unuturlar. Belki bu onun için daha iyi olur. Yine de onu rahatlatması için bir çay hazırlarım."

Daha fazla bir şey demeden perdeyi çekti ve alandan ayrıldı. Perdeyi arkasından kapattığında İan ile tek başıma kalmıştım.

Farkında olmadan önümde birleştirdiğim ellerimi çözüp sedyeye doğru ilerledim. Bulduğum boş kenara oturup yüzünü seyretmeye başladım.

Sert yüzüne bakmaya doyamıyordum. Onu bu şekilde baygın halde görünce içim acıyordu. Uyanıkken gözümde çok heybetli ve yakışıklıydı. Sanki her türlü tehlikeden kendi gücüyle kurtulabilirdi. Fakat şu anda çok savunmasız görünüyordu. Onun bu halde olmasının bir sebebi de bendim.

Neden ona her yardım etmek istediğimde zarar veriyordum?

Aklıma Bayan Eir'in söyledikleri geldi. Dünyadaki yaşamını hatırlamıyordu. Bu yüzden ben ona geçmişini sorunca geriliyordu. Ama hatırlamaması normal değildi. Daha yeni ölmüştü ve şimdiden unutması pek mümkün değildi. Ayrıca unutmuş olsa bile tamamen zihninden silinemezdi. İan ismi dışında muhtemelen hiçbir şey hatırlamıyordu. Bu da zihnindeki karmaşık seslerin neden olduğunu açıklıyordu.

İan'ın kaşlarının çatıldığını görünce düşüncelerimden uzaklaştım.

"İan?"

Sesimi duymuş gibi gözlerini kırpıştırarak açtı. Önce yüzünü buruşturdu. Bakışları beni bulduğunda bana garip garip bakıyordu.

"İyi misin?" dedim aceleyle. "Canın acıyor mu? Şifacıyı çağırayım mı?"

Kafasını iki yana salladı. Yattığı yerde dikleşirken bana soru sorar gözlerle bakıyordu.

"Şifacı derken?" Sesi çatallaştığı için boğazını temizledi. "Ne oldu?"

"Hatırlamıyor musun?" dedim ilk önce. Ben dikkatle ifadesine bakarken o boş bakıyordu.

"Aklımı okumaya çalıştın muhtemelen. Ama sonra..." Durdu. Gözleri etrafta gezinirken düşündü. "Sonrasını hatırlamıyorum."

Kaşlarım çatıldı. Canının yandığını hatırlamıyor muydu?

"Emin misin? Şu anda nasıl hissediyorsun?"

"Her yerim ağrıyor." dedi kendi bedenine bakarak.

Acıdan bütün vücudu kasılmıştı. Ağrı hissetmesinin nedeni bu olabilirdi. Ama kesin bir şey vardı ki o da canının ne kadar acıdığını hatırlamamasıydı.

"Bayan Eir, şifacı, sana bir tane çay yapacak. Onu içince kendini daha iyi hissedeceksin."

"Ne oldu?"

"Bayıldın."

"Neden?"

Tam ağzımı açmıştım ki perde açıldı. İçeriye Bayan Eir'in öğrencilerinden biri elindeki çay tepsisiyle geldi. Gülümseyerek tepsiyi sedyenin yanındaki masaya bıraktı.

"Bu çay size iyi gelecektir. Şifacımız mutlaka içmeniz gerektiğini söyledi." Nazikçe baş selamı verdi. "İyi dinlenmeler."

Melek odadan çıktığında çayı tepsiden alıp İan'a verdim. O ise elindeki çaya sanki ilk defa çay görmüş gibi bakıyordu.

"Bana ne olduğunu bir daha sormayacağım."

Sert sesiyle hemen kendime geldim.

"Anlatacağım ama önce bana şunun cevabını ver, önceki hayatını hatırlamıyorsun değil mi?"

İan'ın bakışları elindeki çaydan beni buldu. Kaşları çatılmıştı ve bunu nereden bildiğimi sorgular bir hali vardı. Şaşkınlığını belli etmeden tek düze bir sesle sordu.

"Nasıl anladın?"

"Cehennemde ne yaşadığını anlamak için zihnine girdiğim sırada kafanın içi parça parçaydı. Tam olan hiçbir anın yoktu ve her yerden bir ses geliyordu. O karmaşıklığın arasında sağlam olan tek şey cehennemde yaşadığın anı gösteren hatıraydı. Ama ben ona ulaşamadan bayıldın."

Acı çektiğini söylemeyecektim.

Sıkıntılı bir nefes verdi. Elindeki çay fincanını havaya kaldırdı.

"Bu ne işe yarayacak?"

"Ağrılarını dindirecek. Rahatlamanı sağlayacak. Görünsüzler zaten belli bir süre sonra eski yaşamlarını unutur. Seninki biraz erken olmuş sadece."

"Hiçbir şey hatırlamayacak mıyım?"

Omuz silktim.

"Bilmiyorum. Ama hatırlamaman daha iyi olabilir." Kaşlarımla çayı işaret ettim. "İç onu. Bayan Eir mutlaka dediyse bir bildiği vardır."

İan önce çaya baktı. Sonra bana. Daha sonrasında fincanı tekrar tepsiye koydu.

"İçmeyecek misin?" dedim şaşkınlıkla.

"Ağrılarımı hafifletecekse gerek yok. Şimdiden daha az ağrı hissediyorum bile."

"Tek nedeni o değildir. Bayan Eir mutlaka demiş."

Kafasını iki yana salladı. Kararsız gözlerle bakışlarımı üzerinde gezdirdim.

"Neden içmek istemediğini anlayabiliyorum ama eğer sen kendin onu içmezsen Bayan Eir onu sana zorla içirir."

"Sen iç." Omuz silkti. "Rahatlatacak bir çay değil mi? Sana da iyi gelir."

"Olmaz, içinde ne olduğunu bilmiyorum."

"O zaman benden de içmemi bekleme."

"İkimiz aynı durumda değiliz."

"Bence tamamen aynı durumdayız."

Pes ederek nefesimi verdim. Bu kadar inatçı olduğunu tahmin edememiştim.

"Hafızam bana bir gün geri dönecek mi? Hatırlayacak mıyım?"

"Bilmiyorum." dedim umutsuzca. "Neden bana söylemedin daha önce?"

Sesini çıkarmadığını görünce devam ettim.

"Eğer öncesinde söyleseydin sana yardımcı olmaya çalışırdım. Ya da bugün zihnine girmeye çalışmazdım ve sen de bayılmamış olurdun."

O kadar acıyı çekmemiş olurdun.

O hali gözümün önüne geldikçe kendimi kötü hissediyordum.

"Diğerleri kendi aralarında konuşurken nasıl öldüklerinden bahsediyorlardı. Bense değil nasıl öldüğümü, hiçbir şey hatırlamıyordum. Bir tek benim farklı olmam dikkat çekerdi."

"Hiçbir şey hatırlamıyor değilsin. İsmini hatırlıyorsun sonuçta."

Uzun sayılabilecek bir süre yüzüme baktı. Dediğimi onaylamaması şüphelendirirken etrafa olan kararsız bakışları beni geriyordu.

"Hatırlıyorsun, değil mi?"

Hatırlaması lazımdı. Eğer hatırlamıyorsa neden bana 'İan' demişti ki?

"Bizi duyabilirler mi?" diye fısıldadığında kafamı aşağı yukarı salladım. Dudaklarını "Sonra." diyerek oynattığında kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkmıştı. Sadece şaşkınlığın değil endişenin de verdiği hisle gözlerim büyümüştü.

"Nasıl..."

İşaret parmağını dudağının üzerine dik bir şekilde koyarak bana susmamı söyledi. Hemen dudaklarımı birbirine bastırdım ama şaşkınlığımı üzerimden atamıyordum. İsmini de mi hatırlamıyordu? O zaman neden herkese 'İan' diyordu? Bu normal değildi. Ve kesinlikle Bayan Eir'in bilmesi gerekiyordu.

"Bunu şifacıya söylememiz gerekiyor." dedim fısıldayarak.

"Hayır." dedi o da ama fısıldamasına rağmen sesi otoriter çıkmıştı.

"Sana yardımcı olabilir. İan..." Bu ismi söylemek bile artık doğru gelmiyordu. "Bu normal değil."

"Normal olmadığını biliyorum. Ama bunu kimseye söylemeyeceğim. Sen de söylemeyeceksin."

"Neden?"

Üzerime doğru eğilip bana doğru yaklaştığında kalbim yine teklemeye başladı.

"Bunu ikimizin arasında bir sır olarak düşünemez misin?"

Fısıltısı az önceki gibi otoriter ya da sert değildi. Daha çok rica eder gibiydi.

"En azından şimdilik kimse bilmesin."

Neden böyle dediğini anlamıyordum. Saklamasının ona bir faydası yoktu hatta belki de zararı vardı. Ayrıca Bayan Eir'den bir şey saklamak doğru değildi. Bana bütün detayları anlatmam için uyarı yapmışken hem de.

İtiraz etmek üzereydim. Dediğini kabul etmemek için dudaklarımı araladım ama sanki o cevabımı hissetmiş gibi başını hafifçe omzuna doğru yatırdı. Gözlerimin içine bakarken resmen bakışlarıyla "Lütfen." diyordu. Aralanan dudaklarımı geri kapatmak zorunda kaldım. Sadece ağır ağır kafamı salladım. O bana böyle bakarken nasıl onu reddedebilirdim ki?

Yüzünde oluşan tebessüme karşılık verdim. Benimle bakışlarıyla konuşuyordu. Şu an dediğini yaptığım için mutluydu ve teşekkür ediyordu. Onu böyle mutlu görmek bütün kararsızlığımı alıp götürdü.

"Gidelim mi?" diye sorduğumda sesim benim bile şaşıracağım kadar tatlı çıkmıştı. İan, bu saniyeden sonra ona İan demek ne kadar doğru olur bilemem, kafasını salladı ve ayağa kalktı. Perdeyi açmadan önce pencereyi açıp çayı dışarıya döktüm. Boş bardağı tepsiye bıraktım.

"Dediğim gibi eğer Bayan Eir içmediğini görürse onu sana zorla içirir."

"İçiremez." dedi ama bunu söylerken çayı dökmemi mi kastetti yoksa inadını mı emin olamadım.

İan benim önden geçmem için perdeyi açtığında bu tatlı nezaketinden dolayı gülümseyerek odadan çıktım. İan da peşimden çıktı ve Bayan Eir'in öğrencilerine kolaylık dileyerek şifahaneden ayrıldık.

"Odanda mı konuşalım yoksa dışarıda mı?"

Bu konuşmadan kaçamazdı. Madem kimseye söylemek istemiyordu o zaman bana anlatmak zorundaydı. Daha fazla ona istemeden de olsa zarar vermek istemiyordum.

"Ember bu saatlerde odasında olmuyor."

Tek kaşımı kaldırmamak için kendimi zor tuttum. Demek ki Ember'ın bu saatlerde odasında olmayacağını bilecek kadar tanıyordu.

"O zaman odana gidelim." dedim bozuntuya vermeden. Umarım dediği gibi odada Ember olmazdı. Eğer Ember odada olursa konuşamazdık. Sonradan çıksak bile Ember kendisi duymasın diye çıktığımızı anlar ve sinsice peşimize takılırdı.

İblislerde özele saygı diye bir şey yoktu.

Odasına gittiğimizde neyse ki dediği gibi Ember yoktu. Ember'ın olmayacağını bilmesine moralim bozulsa da daha çok mutlu olmuştum. Onunla ilk defa baş başa ve uzun bir konuşma yapacaktık. Yani en azından ben öyle hissediyordum.

İkimiz de yatağına oturduğumuzda hiç beklemeden sordum.

"İsmini de hatırlamıyorsun, değil mi?"

"Evet." diye kabullendi o da hiç beklemeden.

"O zaman neden herkese 'İan' diyorsun?"

"Bilmiyorum. Sadece öyle demem gerekiyormuş gibi hissettim."

"Nasıl yani?"

"Uçurumdan atladığımda Sasha ve Douglas beni karşılamıştı. İsmimi sorduklarında hatırlamadığımı fark ettim ama içimden bir ses 'İan' dememi söyledi. Ben de herkese 'İan' dedim."

Kaşlarım çatıldı.

"Belki de gerçek ismin zaten İan'dı. Bu yüzden iç sesin sana böyle söylemeni istedi."

Başta omzunu silkti fakat sonra cıkladı.

"Zannetmiyorum. Eğer öyle olsaydı en başında hatırlardım. Benimkisi sadece bir histi, bir anı değil."

İan isminin anlamını düşündüm.

"İan 'Tanrı lütufkardır.' demek."

Belki bu ismi söylemesinin bir nedeni olabilirdi. İsimler bizi temsil eden en önemli şeylerdi. Bayan Eir'e bu konuda katılıyordum. İsimlerimiz bizi oluşturur ve bize hükmederdi.

"Belki gerçek isminle ilgili olabilir. Ya anlamı ya da isminin kendisi. Durduk yere hiçbir şey hatırlamıyorken sadece hislerine dayanarak bu ismi söylemen sebepsiz yere olmaz."

"Hatırlamak için çok zorladım. Ama olmuyor. Kafamın içi tamamen boş."

Bu hali onu sinirlendiriyor gibiydi. Bense üzülüyordum. Kendimi onun yerine koyduğumda berbat hissediyordum. Sadece kendim için değil, etrafımdaki insanlar için de berbat bir durumdu. En yakınından Dina, onu hatırlamadığımı görse kahrolurdu.

"Rüya gördün mü hiç?" dedim bir ihtimal.

"Hayır."

Bu da olmadı.

Bir cevap bulmak için kendimi zorladım. O da düşünüyor olacak ki sessizdi.

"Şu şifacı bana anılarımı geri getirecek bir çay yapamaz mı?" diye patladığında gülmeden edemedim.

"Maalesef mümkün değil. Bayan Eir'e göre zaten unutman gerekiyor. Böylesi daha iyi."

"Onun ne düşündüğü umurumda değil."

Çatık kaşlarıyla sanki bu cümleyi ben söylemişim gibi öfkeyle baktı.

"Kafasının içi tamamen boş olan kişi benim. Ben kendimi bile hatırlamıyorum. Neyi sevip sevmediğimi, önceden neler yaptığımı, neleri bildiğimi, neleri beceremediğimi... Hiçbir şey yok. Eir bu durumda olsaydı boş verip önüne bakabilecek miydi?"

Öfkesi içimi doldurduğunda hala enerjisinin yoğunluğuna şaşırıyordum. Onu sakinleştirmek için dertli bir şekilde yüzümü eğdim.

"Biliyorum, haklısın. Yaşadığını tahmin bile edemiyorum ama inan bana, seni anlıyorum. Zaten bu yüzden sana yardımcı olmak istiyorum."

Bakışlarım elini buldu. Kararsız kalsam da bir cesaretle elimi ona doğru uzattım. Çekingence elini sıkıp gözlerinin içine baktım.

"Bana güvenebilirsin. Gerçekten. Söz veriyorum bu konuştuklarımız ve konuşacaklarımız aramızda kalacak. Sana yardım etmekten kastım burada oturup öylece düşünmek değil. Araştıracağım. Bir cevap bulmaya çalışacağım ve söz veriyorum elimden geleni yapacağım. Senden sadece bana güvenmeni ve her şeyi anlatmanı istiyorum. En ufak detayı bile atlama. Önemsiz deyip geçme. O küçük detaylar bize cevabı bulmada yardım edebilir."

Elini nazikçe sıkıp bıraktım. Elinin verdiği soğukluk avucumda kalırken nefes almakta zorluk çekiyordum. Kalbim çok hızlı atıyordu. Utandığım için gergindim ama söylediklerimde oldukça samimiydim.

"Bana güveniyorsun, değil mi?"

Saçma bir soruydu belki de. Ama bunu duymaya ihtiyacım var gibi hissediyordum. Onun bana güvendiğini bilmek istiyordum.

Çünkü ben ona nedenini bilmeden, ne anlamda güvendiğimi bilmeden güveniyordum.

"Güveniyorum."

Gözlerimin içine bakarak söylediği bu tek kelime bana sevinçten çığlık attırabilirdi. Üzerimdeki gerginlik bir anda uçup gitti ve ağzım kulaklarımda gülümsemeye başladım.

"Peki, şimdi bana anlatmadığın bir şey var mı?"

"Hayır. Hepsi bu kadar."

"Tamam. O zaman ben şimdiden araştırmaya başlayayım."

Heyecanla yataktan kalkıp kapıya doğru yürüdüm. Yerimde duramıyordum. Omzumun üzerinden arkama baktım.

"Bulduğum en ufak şeyde bile sana haber vereceğim."

"Teşekkür ederim." dedi hafif bir tebessümle.

"O zaman... artık daha sık konuşuruz değil mi?"

Beklentiyle sorduğum soruya güldü.

"Konuşuruz."

Ben de güldüm. Alt dudağım dişlerimin arasındayken odadan çıktım ve kapıyı arkamdan kapattım. Kapıyı kapatmamla da yerimde zıplamam bir oldu.

Çok mutluydum. Yaşadığım mutluluğun tarifi yoktu. Onun bana güvenmesi, benimle konuşması ve daha da çok konuşmak istemesi... Düşüncesi bile içimi kıpır kıpır ediyordu. Göğsümün sol tarafında kanatlanıp uçmaya başlayan kelebekler bütün vücudumda dolanıyordu.

Neredeyse zıplaya zıplaya merdivenlerden indim. Kütüphaneye gitmem gerekiyordu. Vakit kaybedemezdim.

Daha önce İan'ın yaşadığı duruma benzer hiçbir şey görmemiştim. Okuduğum kitaplarda da yazmıyordu. Ama bu hiç olmadığı anlamına gelmiyordu. Doğru yerde, doğru kitabı aramam gerekiyordu.

Ne kadar süreceği ise umurumda değildi. İan'ın neyi olduğunu bulup ona hafızasını geri getirecektim. Belki de onun bu kadar sert ve soğuk olmasının sebebi de buydu. Kendisini hatırlamıyordu. Bu da onu asabi yapıyordu. Belki de önceki hayatında çok sakin ve nazikti. Bunu hatırlaması gerekiyordu.

İan. Tanrı lütufkârdır.

Bu ismi söylemek öylesine içinden gelemezdi.

O bir melek olacaktı.

꒰ঌ ໒꒱

Bölüm sonu

1 yorum