İçeriğe geç

Cennetin Acımasızlığı

Bölüm 4 · 28 dk okuma

Cennetin Acımasızlığı

Bölüm 4

3. BÖLÜM

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Cehennemde kargaşa var,

Vahşet, umutsuzluk, ölüm var.

Peki Cennetin de böyle olmadığını,

İyi Şarlatan’a düşündürten nedir?

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Elbisemin düzgün durması için özellikle dikkat ettim. Saçlarımı ensemde dağınık bir topuz yapmış, önlerden birkaç tutamı serbest bırakmıştım. Dudağıma da doğal bir renk verip parlatmıştım. Cehenneme ineceğim için pek takı takmamış, sadece boynumdan hiç çıkarmadığım küçük, kelebek kanatlı kolyem vardı.

Çok güzel ve duru görünüyordum bence. Umarım İan da aynı şekilde düşünürdü.

Douglas'a yetişebilmek için aceleyle odadan çıktım. Cehennemin yerini ben zaten biliyordum ama İan’ı daha erken bulup yanında olmak istiyordum.

Arka bahçeye geldiğimde neyse ki daha gitmemişlerdi. Douglas uçamayanları alıştırmaya çalışıyordu.

Kalabalığın arasında gözlerim tek bir kişiyi aradı. Fazla zorlanmadan ifadesiz yüzünü seçebilmiştim. Yüzüme bir gülümseme kondurup adımlarımı hızlandırdım. Beni gören Görünsüzler dikkatli bakışlarını bana çevirmişti.

"Celine?"

Douglas'ın sesini duymamla olduğum yerde kaldım.

"Bay Douglas."

"Burada ne işin var?"

Kaşları çatılmıştı fakat sinirli değildi. Sadece anlamaya çalışıyordu. Tatlı bir tebessümle baktım.

"Cehennem Kütüphanesi'nde bakmak istediğim şeyler var. Sizin de Cehenneme ineceğinizi duyunca yanınıza gelmek istedim."

Tek kaşı havaya kalktı. Melekler genelde Cehennem ile alakalı her şeyden uzak dururlardı. Kütüphane de buna dahildi. Muhtemelen Cennet Kütüphanesi'nde bulamayıp merak ettiğim şeyi düşünüyordu.

Yine de çok sorgulamadı. Ne de olsa o da bir iblisti ve bir melek olarak onların kütüphanesine gitmek istemem gururunu okşamıştı.

"O zaman bana yardım et ki daha hızlı kütüphaneye gidelim."

"Tabi ki." dedim istekle. Douglas önündeki Görünsüz'e döndüğünde hemen İan'a ilerledim. O da dik dik bana bakıyordu.

"Yardım lazım mı?"

''Hayır desem de yardım edeceksin."

"Değil mi? Ne kadar da iyi kalpliyim."

Burnundan alayla nefesini verse de dudaklardaki gülüş gerçekti. İlk defa onu dişleriyle gülerken görmüştüm. Onun gülüşü bana da bulaştığında hayran hayran ona bakıyordum.

"Bak şimdi ..." diye tam başlamıştım ki bir anda gri kanatlarını açıp havalandı. Kanatlarından esen rüzgar saçlarımı uçuştururken ağzım açık yukarıya bakıyordum.

"O çukura atlayanlardan."

Arkamdan gelen sesle Douglas'a baktım. Gözlerindeki gurur ta buradan okunuyordu. İan geri aşağı indiğinde ben hala şaşkınlıkla ona bakıyordum.

"Çukura mı atladın gerçekten?" dedim şok olarak. "Genelde ormandan geçerler."

Görünsüzler akademiye gelmeden önce kanatlarının çıkması için küçük bir teste tabii tutulurlardı. Öldükten sonra uyandıklarında yanlarında iki yol olurdu. İlki kocaman ağaçlarla çevrelenmiş, yaklaştıkça hayvan sesleri gelen bir ormandı. Eğer ormandan geçerseniz kısa bir yürüyüşün ardından karşınıza Sasha ve Douglas çıkar ve sizi uyandığınız yere geri götürürdü. Kanatlarınız ikisinden birinin gücüyle ortaya çıkardı.

Fakat çukuru seçerseniz sizi sonu görünmeyen dipsiz bir bulut kümesi karşılardı. Yaklaştıkça rüzgarın uğultusu duyulurdu. Çukurdan aşağıya kendinizi bıraktığınızda kanatlarınız kısa bir süre sonra kendi kendine sırtınızdan çıkar ve iki yana açılırdı. Kanatlar sayesinde yavaşça süzülerek sanki çukurdan atlamamış gibi uyandığınız noktaya geri döner, Sasha ve Douglas ile karşılaşırdınız.

Çukurdan atlayan Görünsüz sayısı çok nadirdi. Ve atlayanlar Gökler'e geldiğinde inanılmaz derecede saygı görürlerdi. Biraz da deli gözüyle bakılırdı. Ama hayranlık ve takdir daha ağır basardı.

İan'ın çukurdan atlamasına hem şaşırmış hem de mutlu olmuştum. Tam da ona yakışan bir hareketti.

İan geri aşağıya indiğinde sadece ben değil herkes ona bakıyordu. Görünsüzler ya hayranlıkla ya da imrenerek onu seyrediyordu.

Tam karşımda durduğunda ne diyeceğimi bilemedim. Aslında bakışlarım çok şey anlatıyordu ama sesli söylemek zordu.

“Şaşırdığımı söylemeliyim.” dedim en sonunda. “Ama mutlu da oldum. Buraya bu kadar çabuk ayak uydurman çok güzel.”

Kısaca kafasını salladı. Ne diyeceğimi bilemediğim için hemen yan taraftaki Görünsüz’e döndüm. Koyu kestane rengi saçları ve esmer teniyle çok güzel görünüyordu. Boyu benden kısa olsa da aramızda fazla bir fark yoktu. Düz saçları omuzlarından aşağıya dökülüyordu.

“Sana yardım etmemi ister misin?”

“Olur.” dedi utangaç bir şekilde. Gülümseyerek karşısında durdum ve ne yapması gerektiğini ona anlatmaya başladım.

Aslında anlatacak fazla bir şey de yoktu. Sadece kanatların varlığını kabul etmesi gerekiyordu. Biz Ölümsüzler doğuştan buna alışkın olduğumuz için değil zorlanmak, kanatsız kendimizi düşünemiyorduk.

Kız havalandığında havada sendeledi. Kanatlarını kontrol etmeyi öğrenmesi biraz zaman alacaktı. Pratik yaparak ne kadar sürede kendini geliştireceği ona bağlıydı.

“Çok güzel! Şimdi inebilirsin.”

Kız bir süre ne yapacağını bilemeyerek bana baktı. Yavaş yavaş inmeye başlasa da dikkati dağıldı ve bir anda yere düştü. Neyse ki yer ile arasındaki mesafe fazla değildi.

Hemen yere eğilip kızın kalkmasına yardım ettim.

“İyi misin? Canın yandı mı?”

“Hayır.” dediğinde utandığından dolayı yerden kafasını kaldırmıyordu. Nazikçe başımı eğip görüş alanına girmeye çalıştım.

“Daha Göklere yeni geldiniz. Hayatının büyük bir bölümünü insan olarak geçirdin. İlk seferinde uçamaman çok normal. Pratik yaparak daha hızlı uçacağına eminim.”

Kız başını kaldırdığında minnetle gülümsedi.

“Teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

İçimde tatlı bir enerji uyandığında yüzümdeki gülümseme arttı. Bu kız muhtemelen melek olacaktı. Ama yine de kendisine bunu söylemedim. Ne olursa olsun, geleceğini kendi keşfetmesi gerekiyordu.

Sırayla etrafımdaki Görünsüzlere yardım etmeye çalıştım. Bunu yaparken mümkün olduğunca İan’dan uzaklaşmamaya çalışıyordum. Kendisinin beni izlediğini fark etmiştim ama sanki bilmiyormuş gibi davranıp herkese yardım ediyordum.

Benim yardımım sayesinde kısa sürede Görünsüzlerin uçma sorunu çözülmüştü. Douglas kollarını iki yana açtı.

“Hepiniz uçabildiğinize göre; havalanın!”

Görünsüzler sırayla yukarı yükseldiğinde Douglas ve ben sırayla hepsini bekledik. En sona İan kalmıştı. O da bakışlarını benden çekmeden havalandığında Douglas ile ben de kanatlarımı çırptım.

Douglas hemen grubun önüne geçmiş, onları yönlendiriyordu. Bense daha arkada, İan’ın yanındaydım. İkimiz de sessizce uçuyorduk. O sadece karşıya bakıyordu her zamanki gibi ama ben onu seyrediyordum.

Fena uçmuyordu. İlk defa kanatlarının olduğunu düşünürsek diğerlerine göre çok daha iyi bir performans sergiliyordu. Daha şimdiden Douglas dengesini kaybeden öğrencileri kurtarıp tekrar grubun içine dahil ediyordu.

Gerçi şaşırmamam gerekiyordu. Adam çukura atlamıştı resmen! Ormandan gitmek varken o, çukuru seçmişti.

“Sen peşimi hiç bırakmayacak mısın?”

Sorduğu soruyla güldüm.

“Hayır, vazgeçmekten hoşlanmam.”

“Vazgeçtiğin ney ki?”

“Benimle düzgünce konuşmuyorsun. Aslında kimseyle konuşmuyorsun. Nedenini bilmiyorum ve merak ediyorum. Ters davranıyorsun ama sana hiçbir kötülüğüm dokunmadı. Nedenini bilmiyorum ve merak ediyorum. Ayrıca seni daha yakından tanımak istiyorum ama sen sürekli beni itiyorsun.”

Kaşları çatıldı.

“Neden benimle bu kadar ilgileniyorsun? Başka Görünsüzler de var.”

Omuz silkmekle yetindim. Çünkü bunun cevabını ben de bilmiyordum.

“Seni seçtim kanadım.” dedim sevimli görünmeye çalışarak.

“Kanadım mı?” dedi neyden bahsettiğimi anlamayarak.

“Kanat bizim en değerli uzvumuz. Gözümüz görmese de hissedebiliriz. Kulağımız duymasa da anlarız. Ama kanadımız olmazsa çoğu işimizi yapamayız. Kanat, bizi biz yapan şeydir. Ne kadar güçlü, kudretli ve mevkiin yüksek olursa kanatların da o kadar büyük, görkemli ve parlak olur. Kanatlar eşsizdir. Hepsi aynı görünür ama aslında bir kanadın tüyü başka bir kanatta asla olmaz. Benzersizdir.”

Yaptığım açıklamayla bakışları kanatlarımı buldu. Dikkatlice inceledi. Fark göremiyordu. Biz bile çıplak gözle göremiyorduk.

“Biz de aradaki farkı göremiyoruz. Kanatları benzersiz yapan şey aslında sahip olduğun enerjidir. Tüydeki enerjinin kime ait olduğunu bulmak için bu işin uzmanlarına gitmelisin. Ama maalesef ki onlar da her yerde bulunmuyorlar. Sayıları zaten çok azken bir de kendilerini gizlemeyi tercih ediyorlar.”

Ve bunda haklılardı aslında. Çünkü tüyün kime ait olduğunu bulabilecek kadar güçlü birinden her türlü şey istenebilirdi. Asla rahat bırakılmazlardı. Ayrıca kötü ameller için de kullanılabilirlerdi.

Kafasının karıştığı belliydi. Fakat anlattığım şeylere ilgisiz de değildi. Merak ediyordu. Yüzüme samimi bir gülümseme yerleştirdim.

“Burada öğrenmen gereken çok şey var. Ve inan bana, öğreneceklerin okuldan mezun olmanla bitmeyecek. Gökler sırlarla doludur.”

“Yeryüzü için de aynı şeyi söylüyorlardı.”

“Benimle kalan iblis de Cehennemin sırlarla dolu olduğunu söylemişti.”

Önümüzden gelen sesle kafamı çevirdim. İan’dan sonra uçmayı öğrettiğim esmer kızdı.

“Sanırım bütün Evren sırlarla dolu.” diye eklediğinde kafamı salladım.

Bizim bile cevabını bilmediğimiz şeyler vardı. Elimizdeki yüz binlerce hatta belki de milyonlarca kaynağa rağmen yaşadığımız evren cevapsız sorularla doluydu. Öğrendiğimiz onca şeyin arasında her şeyin cevabını öğrenemeyeceğimiz de vardı.

Ama ben öğrenmek istiyordum. Etrafımda bilmediğim hiçbir şey kalmasın istiyordum. Hatta öyle ki sadece ben bileyim istiyordum. Biraz bencilce bir düşünceydi. Ama her şeyi bilen tek kişi olmayı hayal etmek bile içimi tarif edilemez bir duyguyla kaplıyordu. Herkesin merak ettiği soruları bana sorması, onlara anlayacakları şekilde cevap vermek, bana minnetle ve bir bilgeye bakar gibi baktığını düşünmek beni gaza getiriyordu.

Akademiye ilk geldiğimde saatlerce kütüphanede takılırdım. Bilmediğim o kadar çok şey vardı ki çevirdiğim her bir sayfada şaşırırdım. Beynim fazla bilgiden patlayacak gibi olurdu ama yine de durmadan devam ederdim. Bu yüzden geceyi kütüphanede geçirdiğim zaman çok olmuştu.

Fakat sonrasında görevlerimiz artmaya başlamıştı. Hem sayısı artmış hem de zorluğu artmıştı. Bazen bir görevi yerine getirebilmek için yeryüzünde şekilden şekle giriyordum. Saatlerimi alabiliyordu. Böyle böyle kütüphaneden uzaklaşmıştım.

Hafızam kuvvetliydi. Kitaplardan öğrendiğim çoğu şeyi hatırlıyordum ama bir söz aklımdan hiç çıkmıyordu.

Aydınlık ve Karanlık… Birbirine zıt ve aynı zamanda eş. Asla bir araya gelmeyecekler ve asla birbirinden ayrılmayacaklar. Ayrılar ve bütünler. Hısımlar ve hasımlar. Birbirlerini kucakladıklarında saklı olanı kurtaracaklar.

Bu sözü ilk okuduğumda resmen kanatlarımdaki tüyler titremişti. O an kütüphanenin havasından dolayı da bu kadar etkilenmiş olabilirdim. Ama asıl merakımı körükleyen şey bu sözün ne anlama geldiğiydi.

Aydınlık ve karanlık zaten birbirine zıttı. Sözün devamında da bundan bahsediyordu. Hem asla bir araya gelmeyeceklerini hem de birbirlerinden hiç ayrılmadıklarını söylüyordu. Benim kafamı karıştıran da buydu. Nasıl ikisi de aynı anda olabilirdi ki? Hısım ve hasım. Ya dost olurdunuz ya da düşman. Nasıl ikisi birden olabilirdi ki?

Saklı olanı kurtaracaklar. Saklı olan neydi ki? Nasıl kurtaracaklardı? Kurtaranlar kimdi ve kimden kurtarıyorlardı?

Düşüncelerimin arasından kurtulmamın sebebi aşağıya inen kanatlılardı. Sıcak ve boğucu havadan dolayı derin bir nefes aldım. Yere indiğimde daha şimdiden terlemeye başlamıştım.

Gökyüzündeki herkes üzeri külle kaplanmış, hiçbir canlı yaşamının olmadığı, çatlaklarla dolu topraklara indi. Douglas bir süre herkesin susmasını bekledikten sonra konuşmaya başladı.

“Burası size Cehennem gibi gelebilir. Fakat asıl Cehennem aşağıda.”

Parmağıyla arkasındaki dev çatlağı işaret etti. Çatlaktan yayılan sıcaklık resmen havada kırmızı hareler bırakıyordu. Öğrencilerin birçoğu korkuyla çukurdan aşağıya bakıyordu. Onların tepkilerini izleyip eğlenen Douglas sessizce sırıtıyordu.

Yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tuttum. Cehenneme girmek tam bir işkenceydi. İşin garip tarafı aşağı indikten sonra bu kadar terlemiyordunuz.

Douglas konuşmasını bitirdiğinde Görünsüzler büyük çatlaklardan, daha doğrusu çukurlardan, aşağıya atlamaya başladı. Bazıları korkuyor ve tereddüt ediyordu. Bunu gören Douglas onları sakinleştirmek yerine sinsice arkalarından yaklaşıp çukurun içine itiyordu. Ne olduğunu anlamayan Görünsüzlerin çığlığı etrafta yankılanıyordu.

Başımı İan’a çevirdim. Rahat bir tavrı vardı. Sırasını bekliyor gibi duruyordu ama sıra yoktu.

“İstersen birlikte atlayabiliriz.” diye bir fikir yönelttim. Cıkladı.

“Gerek yok.”

Çukura yaklaştığımızda sıcaklık arttı. Elimi yüzüme doğru sallayıp serinlemeye çalıştım ama hiçbir işe yaramadı. Cehennemin sıcağını hiçbir şey tersine döndüremezdi.

Bakışlarımı hala yanımda duran İan'a çevirdiğimde alevleri neredeyse buraya kadar yükselen ateş çukuruna baktığını gördüm.

“Başta korkutucu gelebilir. Alevlerin arasına atlamak pek mantıklı görünmese de aslında hiçbir şey hissetmiyorsun.”

Hala bakışlarını çukurdan çekmemişti. Korktuğunu düşünmüştüm ama yüzünde korku yoktu. İfadesini anlamlandıramıyordum ama gözlerini bile kırpmıyordu.

Boğazımı temizledim.

“İstersen önce ben atlayabilirim. Aşağıda seni beklerim.”

Tepki vermedi. Kaşlarım çatıldı. Tam onu kendisine getirmek için dürtecektim ki bir anda kendini alevlerin arasına bıraktı.

Gözlerim kocaman olmuş bir şekilde alevlere baktım. Ne kadar yanmayacağını bilsem de kendini öyle bir bırakmıştı ki ödüm kopmuştu. Hiç hareket bile etmemişti. Gözünü dahi kırpmamıştı. Sanki onu dışarıdan yönlendiren beceriksiz bir el var gibiydi.

Derin bir nefes alıp ben de çukura atladım. Düştükçe sıcaklık arttı. Alevler yüzümü yaladı. Yanmadığımın bilincinde olsam da gözlerimi açmadım.

En sonunda alevlerin dalgaları yok oldu. Yüzüme daha serin bir hava vurduğunda gözlerimi açtım. Birçok Görünsüz’ün arasına düşmüştüm.

Bakışlarım İan’ı aradı. Benim düştüğüm yerin yakınında olması gerekiyordu ama yoktu. Kendi etrafımda döndüm. Hiçbir yerde yoktu.

“İan?” diye seslendim. Ses çıkmadı.

Kaşlarım çatıldı. İçimden panik dalgası yükselmeye başlamıştı. Alevlerin arasından daha geçmemiş miydi? Ama benden önce atlamıştı. Çoktan burada olmalıydı.

Görünsüzlerin arasından geçip onu aramaya başladım. Aceleyle ittirdiğim Görünsüzler korkularından bana bir şey diyemeseler de rahatsız olduklarını belli ediyorlardı.

Umursamadım. Umurumda olan tek şey İan’dı.

Kalbimdeki bu endişeye pek anlam veremedim. İan'ın şu anda burada olmaması kimsenin umurunda değildi. Douglas'ın bile sesi çıkmıyordu. Neden sadece ben bu kadar panik yapıyordum?

"İan!"

"Bir sorun mu var Celine?"

Sonunda Douglas'ın dikkatini çekmiştim.

"İan yok."

Douglas kaşlarını çattı. Hızlı adımlarla tam karşımda durdu.

"Ne demek yok? Atlamadı mı?"

"Hayır, benden önce atladı."

Douglas'ın kaşları daha da çatıldı. Alnında beliren damarlar öfkesini ve endişesini belli ediyordu.

"Herkes İan'ı arasın!" diye Görünsüzlere bağırdığında birkaçı yerinden sıçradı.

"Burada biri var!"

Sesin geldiği yöne başımı çevirdiğimde Koruyucu İblislerden birinin yerde yatan İan'ın başında durduğunu gördüm. Koşar adım iblisin yanına geldim.

"İan!"

Yere çöktüğümde yüzünü kendime çevirdim. Gözleri kapalıydı.

"Ne oldu Craig?"

Douglas tek dizinin üstünde yere çökerken bir andan da Koruyucu İblis'e sorular soruyordu.

"Senin geldiğini görünce selam vermek istedim. Bir baktım yerde bu yatıyor."

Koruyucu İblisler, Cehennem Kapıları’nın önünde beklerdi. Şeytan'ın haberi olmadan kimse içeriye giremezdi. Cehennem yüzyıllardır büyük bir güçle korunuyordu. İstemediklerini içeriye almıyorlardı.

İstemediklerine melekler de dahildi.

Simsiyah kıyafetleri kırmızı ve turuncu renkle işlenmişti. Başta karmakarışık desenler gibi görünse de aslında hepsi birer semboldü. Geriye doğru kıvrılan boynuzları ve bir elinde tuttuğu mızrağı ile tepemde dikiliyordu. Kırmızı gözleri ürkütücü bir şekilde bana bakıyordu.

"Melekler ne zamandan beri Cehennemi merak eder oldu?"

Alaylı sorusunun altında hoşnutsuz bir tavrı vardı.

"Kütüphaneye bakmak istiyor Craig. Ben izin verdim."

"Kendi kütüphaneleri neyine yetmemiş?"

Douglas tek kaşını kaldırarak yerde diz çökmesine rağmen tepeden bir bakış attı.

"Melek sorun çıkarmayacak Craig. Araştırmayı ne kadar sevdiğini öğretmeni olarak ben biliyorum."

Koruyucu İblis yüzünü buruşturarak bana baksa da daha fazla sesini çıkarmadı. Douglas İblisler arasında da sevilirdi. Beni koruması yüzümde minnettar bir gülümsemeye yol açtı.

Kucağımda hissettiğim kıpırdanmayla hemen bakışlarımı kucağıma çevirdim. İan'ın siyah gözleri yavaş yavaş açılırken endişeyle ona bakmaya devam ediyordum.

"İan? İan beni duyuyor musun?"

Etrafımıza bir sürü Görünsüz'ün toplandığını Koruyucu İblis'in homurdanarak uzaklaşmasıyla fark etmiştim.

İan gözlerini açmasına rağmen baygın bakıyordu. Çatık kaşlarıyla bana bakarken ne olduğunu anlamaya çalışır gibi bir hali vardı.

“İan, kendine gel oğlum.” Douglas İan’ın yanaklarına hafif hafif vurdu. İan kendine gelmiş olacak ki hızla doğruldu. Saçlarını karıştırıp ayağa kalktığında ben de hemen ayaklandım. Çok hızlı hareket ediyordu. Daha baygın halinden yeni çıkmıştı. Tekrar düşebilirdi.

“İyiyim.” dediğinde rahat bir nefes verdim.

“Emin misin? Buradan atlamamıştın. Alevlerin arasında bir şeyler ters mi gitti?”

Ne ters gidebileceğini de bilmiyordum gerçi. Ters gittiğini de sanmıyordum aslında. Eğer öyle olsaydı İan küle dönerdi. Peki neden bayılmıştı?

Douglas’a baktığımda onun da kaşlarını çattığını fark ettim. Meraklı bakışları İan’ın üzerindeydi.

“Bir yerinde ağrı var mı?”

“Hayır. Ne oldu bilmiyorum ama şu anda iyiyim.”

Douglas baştan aşağı onu süzdü ve en sonunda iyi olduğuna kanaat getirmiş olacak ki bakışlarını etrafımızdaki Görünsüzlere çevirdi.

“Eğlence bitti! Beni takip edin!”

Douglas ite kaka çıkıp en önde yerini aldı. Birkaç meraklı bakış üzerimizde olsa da kısa sürede tekrar sıraya girmişlerdi. Biz en arkada kalmıştık. Kaçamak bakışlarım hala onun üzerindeydi. Gözleri yere sabitlenmişti. Dalgın ve düşünceli görünüyordu.

“Burası Cehennem Kapıları.”

Douglas’ın gür sesi ile daha önce de gördüğüm devasa kapıya baktım. Taştan gibi görünse de sadece basit bir taştan yapılmamıştı. Bu kapıyı iblislerden başka kimse hareket ettiremezdi. Hatta her iblis de hareket ettiremezdi. Kapı çok ağır ve dayanıklıydı. Üzerinde bir sürü figür ve simge vardı. Başta karışık ağaç dalları gibi görünse de dikkatli bakınca içerisinde bir sürü hikaye barındırıyordu.

En tepeden başlayacak olursak kapı pervazının üzerinde bir kadın figürü vardı. Kıvrımlı vücudu, ayaklarının altında sürünecek kadar uzun cüretkar elbisesi, geriye doğru kıvrılan uzun boynuzları, alevler gibi etrafa dağılan saçları ve kendisinden bile büyük kanatları olan kadın; kollarını iki yana açmış, başını geriye doğru atmıştı. Bu kadın, Cehennemin Yaratıcısı olarak tasvir edilmişti.

Kapının başladığı noktada sırt sırta vermiş, aşağıya doğru bakan, biri kadın diğeri erkek figürü vardı. Onlar Âdem ve Havva idi. Âdem elini kafasına yaslamış ve dertli bir şekilde görünürken Havva elleriyle yüzünü kapatmış ve ağlıyor gibi görünüyordu. Âdem ve Havva’nın etrafında onlara her yönden uzanan, karmakarışık insan figürleri çizilmişti.

Âdem ve Havva’nın baktığı yer ise insanların çektiği acılardı. Kimisi elleriyle yukarıya doğru uzanıyor ve yardım dileniyordu. Kimileri birbirini öldürüyordu. Bazıları diz çökmüş, ellerini yukarı kaldırarak acıyla haykırıyormuş gibi görünüyordu.

Kapının sol kanadı üçe ayrılıyordu. En üstte kanatları olan Ölümsüzler aşağıya düşüyormuşçasına gösterilmişti. Kanatlarını çırpamadıkları için yüksekten yere çakılıyorlardı. Hiçbiri direnmiyor aksine kendini yere doğru bırakıyordu.

Sol kanadın ortasında kanatlarını kaybeden Ölümsüzler yavaş yavaş uzuvlarını da kaybediyorlardı. Toprağın içine gömülüyormuş gibi batarlarken hepsi birbirinin üstüne çıkıp kurtulmaya çalışıyordu. Kimisi altındakinin kafasına basıyor, kimisi üstündekini ittiriyordu. En altta kalanlar ise kaderini kabullenmişçesine öylece yatıyordu.

Sol kanadın en altında ise alevlerin arasındaki figürler göze çarpıyordu. Alevler her taraflarını sarmıştı ama yine de çaresizce kurtulmaya çalışıyorlardı. Alevlerde yana figürler sanki daha bir detaylı tasvir edilmişti. Baktıkça canlarının ne kadar yandığını hissediyordum. Beni en çok etkileyen ise en köşedeki figürdü. Bedeninin yarısı alevlerin arasında kalmış, elini yukarıya doğru uzatmıştı. Çığlık atıyordu ama çenesi eridiği için olması gerekenden daha uzun ve açık bir ağzı vardı. Gözleri olan iki oyuk aşağıya doğru kıvrılmıştı.

Sağ kanadın en üstünde bir kadın vardı. Dizlerinin üzerine çökmüş ve başını ellerinin arasına almıştı. Kanatlarını etrafındaki kalabalıktan korumak istermiş gibi etrafına sarmıştı. Bu kadının da Cehennem’in yaratıcısı olduğu düşünülüyordu. Kadının arkasında ve tepesinde yükselen, yüzü olmayan, uzun saçlı kadınlar sanki onu delirtiyordu. Yüzleri yoktu ama sanki sürekli konuşuyormuş gibi kadın kulaklarını kapatmıştı. Garipti ama o üç kadının, yerdeki kadını eziyormuş ve hor görüyormuş gibi bir hali vardı.

Sağ kanadın ortasında birbirine aşık bir çift vardı. Fakat ikisini de kendi tarafına çekiştiren kollar vardı. Kadının bir kanadını koparmışlardı. Adamın iki kanadını da sırtından koparmak istercesine çekiştiriyorlardı. Adamın sırtı geriye doğru bükülse de elini kadına doğru uzatıyordu. Kadın da çaresizlik içinde tek dizinin üzerine çökmüşken elini adama uzatıyordu. Aslında elleri birbirine çok yakındı. Biraz daha, çok az daha uzanabilseler el ele tutuşabileceklerdi. Bu tabloyu gören herkesin içinde “Hadi, biraz daha dayanın! Çok az kaldı!” gibi bir ses yankılanırdı. Sanki o cansız bir taş değilmiş gibi herkes umutsuzca o çiftin el ele tutuşmasını beklerdi.

Sağ kanadın en altında ise mezarlar vardı. Neredeyse birbirine girmiş karışık mezarların içinden eller yukarı uzanırdı. Mezarlarında olan insanlar dışarı çıkmaya çalışır, ruhlarının çektiği ölüm ıstırabından kurtulmaya çalışırdı. Aynı zamanda kimi iblise göre bu, onların bağımsızlıklarının ve kaderlerine boyun eğmediklerinin göstergesiydi.

Kapının iki pervazında da karışık figürler vardı. Pervazlar kapının kendisinden daha karmaşıktı ve uzaktan asla seçemeyeceğiniz figürler vardı. Yaklaşıp hepsini teker teker incelemeniz gerekiyordu. Sadece bir tanesi çok netti. Pervazın sağ üst köşesinde bir boşluk vardı. Boşluğun içinde sıkışıp kalmış bir figür vardı. Kadın mı erkek mi olduğu anlaşılmıyordu. Dizlerinin üzerinde, başını elleriyle kapatmış, gövdesini yere kadar eğmişti. Küçülebildiği kadar küçülmesine rağmen hala vücudu içinde olduğu oyuğa değiyor, sanki oraya zorla tıkılmış ve sığmıyormuş gibi görünüyordu.

Bu kapı baştan aşağı umutsuzluk, acı ve kaostu. Daha Cehennem’e girmeden umudunuzu kaybetmenize neden olan bir kapıydı. Detaylı bir şekilde bakmasanız bile kapı sizi rahatsız ederdi.

“Hoş geldin Douglas.”

Grup Koruyucu İblislere kadar ilerlemişti. Craig sol köşede duruyordu. Selam veren sağdaki iblisti.

“Hoş bulduk Cliff.”

Cliff’in havayı kokladığını açılan burun deliklerinden anlamıştım. Saniyeler içinde bakışları beni buldu.

“Craig’in bahsettiği Melek bu mu?”

Başıyla beni işaret ettiğinde Görünsüzlerin hepsi bana dönmüştü. Bense çenem dik bir şekilde koruyucuya bakıyordum.

Buraya geldiğim için şeref duymalısınız iblisler.

“Evet. Daha önce de söylediğim gibi Melek sorun çıkarmayacak.”

“Çıkaramaz zaten. Aksi halde başına gelecekleri biliyordur.”

Ters bakışları üzerimdeydi ama umursamadım. Dik dik ona bakmaya devam etmem onu daha çok sinirlendiriyordu. Bunu da umursamadım. Sanki Cehennemleri çok önemliydi de ben yiyecektim.

Devasa taş kapı iki yana gürültüyle ve ağır ağır açıldı. Tamamen değildi lakin. Sadece grubun geçebileceği açıklıkta.

Douglas en önde ilerlemeye başlayınca grup onu takip etti. Görünsüzler koruyuculara ürkek gözlerle bakıyor, ses çıkaramıyorlardı. Cliff bir tane Görünsüz’e sivri dişlerini göstererek sanki üzerine atlayacakmış gibi yaptığında kız yerinden sıçradı ve çığlık atarak Douglas’ın yanına koştu. Onun korkusunu gören iki koruyucu da kahkahalarla güldü.

Cehennem Kapıları’ndan içeriye girdiğinizde gözünüze çarpan ilk şey devasa büyüklükteki yanardağ olurdu. Bu yanardağ o kadar büyüktü ki sanki çok yakınınızdaymış gibi görünürdü. Birkaç adım atınca yanardağa ulaşırım, derdiniz ama aslında yanardağ o kadar uzaktaydı ki yürü yürü bitmezdi yol.

Cehennem her zaman Cennetten daha gürültülü olmuştur. Şuh kahkahalar, tepinmeler, hızlı ve fevri hareketler, danslar, kükremeler… Bir kargaşa hakimdi. İşin garip tarafı ise iblisler burada huzurlu ve rahat bir şekilde yaşıyorlardı. Bu keşmekeş onları mutlu ediyordu.

Bakışlarımı Görünsüzlere çevirdim. Bazıları rahatsız olduğunu belli edercesine yüzünü buruşturmuştu. Bazıları ifadesizliğini koruyordu. Ve muhtemelen geleceğin iblisleri olan Görünsüzler buraya hayranlıkla bakıyordu.

Başımı kaldırıp İan’a baktım. Etrafını dikkatle inceliyordu ama gözlerinde bir hayranlık yoktu. Bu beni mutlu etti. Saf merakı sorun değildi. Hayran olmasın, Cehennemi sevmesin yeterdi.

“Burası biraz karışıktır.” dedim fısıldayarak. “Cennetin aksine sakin ve sessiz değildir. Sükunet ve düzen yoktur.”

“Sana göre yok.”

Bakışlarım şaşkın bir hal aldı. Bu şekilde çıkışmasını beklemiyordum. Gözlerini etrafta gezdirerek konuşmaya devam etti.

“İblisler burada yaşadığına göre bu düzenden mutlular. Sana kargaşa gibi geliyor ama aslında onların düzeni bu. Eğer dediğin gibi burada gerçek bir kargaşa olsaydı iblisler de bu kadar mutlu olmazdı.”

Kafasını eğdiğinde simsiyah gözleri benim mavilerimle buluştu. Nefesimi tutmuş bir şekilde ne diyeceğini bekliyordum.

“Mutlak düzen ya da mutlak kargaşa diye bir şey yoktur. Cennet de kaos dolu. Ama sen bir meleksin ve gördüğün o kaosu düzen diye benimsedin. Cehennem ve bir iblis için de durum aynı.”

Dişlerimi sıktım. Ne diyeceğimi bilememiştim. Zar zor yutkunurken az önceki sevincimden eser yoktu. Yine iblisleri savunmuştu. Onlardan birine mi dönüşecekti? İblislere daha yakınsa ben nasıl ona yakın olabilirdim?

Derin bir nefes aldım. Sakin ol Celine. Daha karar vermesi için çok zaman var. Eğer iblislere daha yakın olsa bile fikrini değiştirebilirsin.

Doğru kelimeler, doğru anda kullanılırsa büyük etki bırakırdı. Eğer İan iblislere daha yakınsa bunu değiştirebilirdim. Onun melek olmasını sağlayabilir, aydınlık tarafa çekebilirdim.

Modumu düşürmemeye çalışarak Douglas’ı takip ettim. Etrafa pek bakmıyordum çünkü zaten bu yollardan pek çok kez geçmiştim. Cehenneme ilk inişim değildi. Fakat buradaki kasvet her seferinde beni etkiliyordu.

Cennetteki gibi masmavi bir gökyüzü yoktu. Burada kızıl bir gök hakimdi. Bulutlar kül gibi siyahın ve grinin tonlarındaydı. Güneş sarı-beyaz değil, kırmızı-beyaz parlıyordu. Cennet kadar aydınlık değildi. Buradaki enerji karanlık ve kötülük doluydu. Benim gibi her meleği rahatsız eden, içini kemiren bir enerjiydi.

“Bay Douglas!” Bir Görünsüz’ün sesi bütün dikkatleri üzerine çekti. “Bir soru sorabilir miyim?”

“İki soru sor.”

Görünsüz bir an şaşırsa da bozuntuya vermemeye çalıştı.

“Buradaki iblislerin kanatları neden okulda olanlardan farklı?”

Güzel soru sormuştu. Okuldaki iblislerin kanatları melek kanadı gibi yumuşak hatlara hakimdi. Simsiyah kanatlar okuldan mezun olduktan sonra törende yenilenirdi. Kanatlar sırttan koparılır ve yeni kanatlar ortaya çıkardı. Gerçek iblis kanatları. Uçları sivri olan, tüylerinin ucu keskin, yarasayı andıran kanatlara sahip olurlardı. Siyahın, kırmızının, turuncunun ve grinin tonlarında olan kanatlar tek başına bile ürkütücü görünüyordu.

Meleklerin de kanatları koparılırdı ama kanatların şekli değişmezdi.

“İblislerin hayatı meleklerden farklı olarak iki döneme ayrılır. Doğdukları dönem ve gerçekten iblis oldukları dönem. Doğduklarında kanatları melek kanadıdır. Simsiyah melek kanatları mezun olup sene sonu töreninde koparılana kadar iblislere eşlik eder. Törenden sonra ortaya çıkan kanatlar iblislerin gerçek kanatlarıdır. Kanatlarınız ne kadar büyük, tüyleri uzun ve uçları sivri olursa o kadar büyük bir enerjiye sahip olduğunuz anlamına gelir. Okuldan mezun olduktan sonra aranızdan çıkacak iblislerin de kanatları böyle olacak.”

“Peki melekler?”

“Onlar da sene sonu törenden sonra kanatlarını yenilerler. Daha parlak, daha yumuşak, daha beyaz kanatlara sahip olurlar. Ama kanatlarının şekli değişmez. Meleklerin arasında da en büyük kanatlara sahip olmak güç göstergesidir. Siz Görünsüzlere gelince bu senenin sonunda sizin de kanatlarınız koparılacak. Gri kanatlar yerine beyaz ya da siyah kanatlarınız olacak.”

Douglas açıklamaya devam ederken üzerimdeki bakışlar artık beni rahatsız ediyordu. Bembeyaz kanatlarım, sapsarı parlak saçlarım ve beyaz elbisemle resmen grubun arasında ışık saçıyordum. Kahkaha atan iblisler beni görünce gülmeyi bırakıp kötü kötü bana bakıyordu. Göz devirmemek için kendimi zor tuttum. Biz Cennette onlara böyle bakmıyorduk.

En nihayetinde Cehennem Kütüphanesi’ne geldiğimizde rahat bir nefes verdim. Muhafızlar Douglas ile selamlaşıp bana dik dik bakarak kütüphanenin kapısını açtılar. İçeriye giren Görünsüzlerin çoğunun ağzından şaşkınlık ve hayranlık nidaları döküldü. Hepsi boynunu yukarıya doğru kaldırmış, sanki bir sarkaçmış gibi görünen tavanı seyrediyordu. Aslında dışarıdan bakılınca gerçekten de kütüphanenin tepesinde bir sarkaç vardı. Sadece Cehennem madenlerinde olan özel bir taştan yapılmıştı sarkaç. Yarısı ise şu anda içeriden gördüğümüz cam gibi olan tavandı. Taşın damarları varmış gibi görünen siyah, ince ve en tepeye kadar uzanan yer yer dalları vardı. Kızıl gökyüzü bu camdan içeriye sızıyordu ama kütüphaneyi aydınlatan meşalelerdeki ateşlerdi.

Buraya ilk geldiğimde kütüphanede ateş kullanılmasını çok yanlış bulmuştum. Ateş kontrol edilemezdi. Bağımsız ve dağınıktı. Küçük bir aksilikte alevler bütün kütüphaneyi sarıp kitapları küle çevirebilirdi. Ateş yerine başka bir ışık kaynağı kullanılabilirdi.

Kütüphane genel olarak siyah ve kahvenin en koyu tonlarına hâkimdi. Öyle ki sadece raflar, masalar, duvarlar değil; kütüphanedeki kitapların cildi bile renklerin en koyu tonundaydı. Mimari olarak pek beğendiğim bir tarz olmasa da ihtişamlı göründüğünü kabul etmeliydim. Cehennemde en sevdiğim, belki de tek sevdiğim, yer burasıydı.

“Celine, sanırım seninle artık ayrılıyoruz.”

Douglas’ın sesini duymamla kafamı ona çevirdim. Yüzüme hemen bir gülümseme kondurdum.

“Aradığım kitap üst katta Bay Douglas. Hala sizinleyim.”

Douglas kafasını sallayıp kütüphaneyi gezdirmeye devam etti. Aynı zamanda kütüphanenin tarihini de anlatıyor, mimaride kullanılan bazı sembollerin anlamlarını açıklıyordu.

Başımı dönerek kıvrılan merdivenlere çevirdim. Cehennem Kütüphanesi’nin birçok katı vardı. Katları da kendi aralarında büyük ve genişti. Fakat her kata erişim yoktu. Bazı katlara iblisler dışında kimse giremezken bazı katlara iblisler bile giremezdi. Bir tek Şeytan o katın kilitli kapısını açabilirdi. Söylentilerin dediğine göre kütüphanenin gizli katları bile vardı.

İan’a baktığımda dikkatle etrafı incelediğini gördüm. Kaşları çatılmış, gözleri hafifçe kısılmıştı. Diğer Görünsüzler de dikkatle bakıyordu fakat onlarınki hayranlık ve daha önce buna benzeyen hiçbir şey görmedikleri içindi. İan’da hayranlık yoktu, saf merak vardı. Her duvara, kitaplığa, rafa yaklaşıp yakından incelemek istermiş gibi bir hali vardı.

Merdivenlerden yukarıya çıktık. Daha fazla grupla beraber kalırsam dikkat çekebilirdim. Douglas uyanık bir adamdı. Şüphe çekmek istemiyordum.

Gruptan uzaklaştığımı belli edercesine sağa doğru ilerledim.

“Burada sizinle ayrılıyoruz Bay Douglas. İyi dersler dilerim.” dedim gülümseyerek. Douglas da kibarca başını salladı ve grubunu alarak uzaklaştı. Arkamı dönmeden önce İan ile göz göze gelmiştim. Keşke başka bir bahane bulsaydım, diye geçirdim içimden. Zaten kısıtlı sürede bir araya geliyorduk. Aynı yerde de ayrı kalmak istemiyordum.

Derin bir nefes verip önüme baktım. Yapacak bir şey yoktu. Onlar kütüphaneden çıkana kadar zamanı değerlendirebilirdim.

Yanından geçip gittiğim raflara baktım. Bir kitap ilgimi çektiğinde durdum. Çığırtkan Masallar. Kaşlarım çatıldı. Sarının herhalde en kötü tonu olan koyu cilde sahip kalın kitabı raftan çekip aldım. Kalın ve eski bir cildi vardı. Sert cildin köşeleri zarar görmüştü. Çığırtkan Masallar yazısı ise yaldızlı kahve ile üzerine yazılmıştı.

Adımlarımı kütüphanenin her tarafını saran uzun masalara yönlendirdim. Sandalyeyi çekip oturdum ve kitabın ilk sayfasını açıp okumaya başladım.

Bir zamanlar; hiç kimsenin bilmediği, haritalarda bile görünmeyen, tamamen doğaya ait bir orman varmış. Ormanın derinliklerinde ise sadece kuğulara ait olan sakin, berrak, ışıl ışıl bir göl varmış. Göldeki yaşayan kuğular o kadar güzelmiş ki bembeyaz tüyleri ışığın altında parlarmış. Hepsi birbirinden zarif, birbirinden alımlıymış.

Bu güzel kuğulardan bir tanesi anne olmuş. Doğan yavru kuğular daha çok küçük olmalarına rağmen o kadar güzellermiş ki ormandaki bir sürü canlı anne kuğuyu tebrik etmeye gelmiş.

Fakat anne kuğu bir yavrusunu herkesten saklamış. Çünkü bu yavru ne kardeşleri ne de kendileri gibi beyazmış. Gece gibi kapkara olan bu kuğu daha gözlerini açtığında ilk annesi ona sırt çevirmiş. Demiş ki; sakın ortalıkta görünme, göle gece herkes uyumadan önce girme, seni hiç kimse görmesin. Kara Kuğu annesinin dediklerine çok üzülmüş. Kendinden utanan Kara Kuğu herkesten saklanmış. Annesinin dediği gibi bir tek gece göle gitmiş. Ay ışığının altında, gölün yansımasından ağlayarak kendini seyredermiş. Onun ne kadar ağladığını, üzüldüğünü görmesine rağmen göl sessiz kalmış.

Kara Kuğu giderek büyümüş ve artık saklanması imkansız hale gelmiş. Onun karanlık, ışığı yansıtmayan, parlak olmayan tüylerini gören kuğular dört bir yana kaçışmış. Hepsi ona "lanetli" demiş. Kara Kuğu'n adı bir anda Uğursuz olmuş. Kimse yanına yaklaşmaz, geçtiği yerlere sanki pislik bulaştırmış gibi davranırmış. Kendi lanetini onlara da bulaştırmasın diye tüylerini kabartarak Kara Kuğu’yu uzaklaştırırlarmış.

Kara Kuğu hiçbir zaman sevgi görmemiş. Hep dışlanmış. Kırgınlığını ise belli etmez sadece geceleri göle ağlarmış. Oysaki Kara Kuğu diğer kuğulara hiçbir zaman kötü davranmamış. Onların bu davranışlarına anlam veremediği gibi kin de beslemezmiş. Şimdi aralarına çağırsalar uçarak gidermiş.

Bir gece gölde kendi yansımasına ağlayarak sormuş, neden ben böyleyim? Göl yine isyanına sessiz kalmış. Bir tek Ay duymuş Kara Kuğu’n sesini.

Aradan kaç zaman geçmiş. Bir gece vakti bütün kuğular uyur, Kara Kuğu yansımasından kendine bakar iken gri bulutlar gökyüzünü sarmış. Öyle şiddetli bir yağmur başlamış ki sakin göl bir anda hırçınlaşmış. Büyük dalgalar kuğuları, sanki bilerek, karaya çıkamasınlar diye oradan oraya sürüklemiş.

Sudan çıkamayan kuğuları gören Kara Kuğu onların yaralanmalarına dayanamayıp göle atlamış. Gölün taşkınına göğsünü gerip sudaki kuğuları sırtına almış. Saatlerce onları kurtarmak için uğraşmış. Onun sayesinde bir sürü kuğu kurtulmuş. Hiçbir Beyaz Kuğu da onun kadar cesur değilmiş.

Fakat Kara Kuğu yorgun düşmüş. Son gücüne kadar çabalamış Kara Kuğu. Ama sonrasında kanatları sudan ağırlaşmış. Nefes alamamış. Kendisi bütün kuğuları kurtarmış ama kendini kurtaramamış.

Kara Kuğu'nun ince, zarif boynu düşmüş. Gördüğü son şey onun ağlayışlarını dinleyen Ay, hissettiği son şey yakarışlarına sessiz kalan gölün suyu olmuş.

Kara Kuğu gölün derinliklerine battığında yağmur sona ermiş. Göl tekrar durgunlaşmış. Fakat artık eskisi gibi berrak değilmiş. Gölün suyu koyulaşmış, ışığı yansıtmak yerine bütün ışığı içine çekmiş.

Gölün yeni hali kuğulara o kadar çirkin gelmiş ki artık burada durmak istememişler. Kara Kuğu göle battıktan sonra yağmurun dindiğini gören kuğular onu lanetiyle suçlamış. O doğduğu için bu kadar yağmur yağdı, onun yüzünden gölümüz kirlendi.

Halbuki onları kurtaran Kara Kuğu’nun kendisiydi. Onları kurtarmak için kendini kaybetmişti.

Beyaz kuğular sonsuza kadar gölü terk etmiş. Bir zamanlar parlak olan göl sonsuza kadar donuk kalmış. Işıl ışıl göl sonsuza kadar kararmış.

O günden sonra hiçbir kuğu göle uğramamış. Ama gece vakti gölün kenarından geçen canlılar Ay ışığının altında, zarifçe süzülen, kara bir siluet gördüklerini söylemişler.

Masalın sonunda içim cızladığında bakışlarımı sayfalardan kopardım. Karşımdaki boşluğa bakarken bir masalın beni bu kadar etkileyebileceğini bilmiyordum. Bu basit bir masal değildi. İçerisinde epey mesaj içeren ve düşündüren bir masaldı. Bakışlarım tekrar sayfaları bulduğunda kısaca göz attım. Başlıklar bile diğer masalların da bu masal gibi olduğunu gösteriyordu.

“Elindekini mutlu sonla biten tatlı bir masal kitabı mı zannettin meleğim?”

Arkamdan gelen sesle irkildim. Kafamı çevirdiğimde bana tepeden alayla bakan iblisle karşılaştım. Esmer teni, siyaha yakın koyu renk saçları ve gri gözleri vardı. Teninin ve saçlarının arasında kül rengi gözleri daha da parlak görünüyordu. Sert ve keskin yüz hatları, köşeli çenesi ve orantılı görünümüyle kare bir surata sahipti. Oldukça uzun boylu ve yapılıydı. Kaslarının etrafını saran siyah gömleği ve siyah pantolonuyla klasik bir görünüme sahipti. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, gömleğinin birkaç düğmesini açık bırakmıştı. Gömleğinin açıkta bıraktığı her yerden dövmeleri belli oluyordu. İblislere ve Cehenneme özel semboller boynunu bile kaplıyordu.

Bu iblisi tanıyordum. Şeytan’ın oğluydu. Cehennem tahtının sıradaki vârisiydi.

“Cehennemde böyle bir şey mümkün mü ki Valefar?”

“Cehennemde melek de pek mümkün değildir Celine.”

Alaylı bakışlarını geride bıraktı. Artık daha dikkatli ve neden burada olduğumu sorgulayan bir bakışı vardı. Biraz da hoşnutsuzdu. Yüzünü buruşturmamak için kendini tutuyor gibiydi.

“Sizin benimle derdiniz ne?” dedim bıkkınca. “Geldiğimden beri herkes bana kuşkuyla bakıyor. Aklınızdan ne geçiyor ki? Ya da aklınızdan geçenleri ben tek başıma yapabilir miyim sanki?”

Küçümseyici bir şekilde onu süzdüm.

“Evet, haklısın. Cehennemde pek melek görünmez. Bu yüzden saçma sapan iftiralarla üzerime geleceğinize beni bir lütuf olarak görebilirsiniz.”

Valefar’ın gri gözleri artık düşmanca bana bakıyordu. Bakışlarındaki kin ve nefret o kadar yoğundu ki ürkmeden edememiştim. Kaşlarını çatsa da dudağında tehlikeli bir sırıtış vardı.

“Bence seni bir lütuf olarak görmemizi istemezsin Celine. Unuttun mu? Biz lütuflarımızı ateşlerin içinde dans ettiriyoruz.”

Valefar’ın dediğiyle dişlerimi sıktım. İblislerin lütuf anlayışı biraz farklıydı. Onlar hem en güçlülerini seçmek hem de eğlenmek için dediği gibi iblisleri ateşin içinde dans ettirirlerdi. Ama bu sıradan bir dans değildi. Daha çok ateşle dövüşmek gibiydi. Fakat bunu yaparken estetik bir görüntü sunarlardı. Ateş kime daha az zarar verirse o, Cehennem için “lütuf” olurdu.

Fakat bu dans esnasında yanarak küle dönen birçok iblis vardı. Çok güçlü olduğunu sanan, kendine güvenen birçok iblis diri diri yanmıştı. Çünkü ateş kontrol edilemezdi. İblisler ne kadar Cehennemin sahibi olsa da Şeytan bile ateşe diz çöktüremezdi. Valefar’ın babası da dans etmişti. Danstan sonra göğsünde sonsuza kadar kalacak bir yanık izi oluşmuştu. Ne kadar dövmelerle kapatmaya çalışsa da dikkatli bakınca belli oluyordu.

Ateşe diz çöktürebilen tek kişi Cehennemin Yaratıcısı idi. Cehennem Tanrıçası dışında hiç kimse onu kontrol edememişti. İblislerin arasında dolanan bir rivayete göre; kim ateşi kontrol eder, parmağında oynatırsa o Tanrıça’nın soyundan gelmiştir. Tanrıça’nın ilk çocuğu, onun kanını taşıyan vâristir. Ve ister kralın çocuğu ister sıradan bir iblisin çocuğu olsun, kesinlikle tahta geçmelidir.

Fakat böyle bir iblis henüz doğmamıştı.

Derin bir nefes alıp korkumu belli etmemeye çalıştım. Çenemi kaldırıp gri gözlerine baktım. Tam ağzımı açmıştım ki bakışlarım elindeki kitaba takıldı. Benimkinden daha kalın, sert ciltli bir kitaptı. Koyu gri cildi benimkinden bile daha yıpranmıştı. Kitabın ismi ise gümüş yaldız ile yazılmıştı. İsyankâr Melekler.

“Melek derken bizi kast etmiyorlardır umarım.” dedim alayla. Valefar da benim gibi alayla sırıttı.

“Merak etme. Değil isyan etmek, ‘Hayır.’ demeye bile korkan meleklerden bahsetmiyor.”

Sinirlenmek yerine tatlı tatlı gülümsedim.

“Sizden mi bahsediyor yani? Her halta isyan ettiğiniz doğru ama melek? Biraz hakaret gibi olmuş sanki. Hem de sadece size hakaret etmemiş. Sizi bizimle kıyasladığı için bize de hakaret etmiş.”

Valefar bir anda elindeki kitabı masaya vurdu. Kitap o kadar yüksek bir ses çıkarmıştı ki sese ayrı sıçramış, kafamı çevirmemle Valefar’ın yüzünü dibimde görmemle ayrı sıçramıştım. Kaşlarını o kadar çatmıştı ki gözleri kısılmıştı. Gerilen çenesinden dişlerini kıracak gibi sıktığı belli oluyordu. Fakat beni korkutan şey gözlerinde bir parlayıp bir sönen kırmızı harelerdi. İki elini de masaya doğru yasladığı için oturduğum yerde resmen küçülmüştüm.

“Nerede ahkâm kestiğine dikkat meleğim. Kendi Cennetinde sana kimse karışamaz belki ama ben burada senin o beyaz kanatlarını yakarım.”

Sesinin kalınlaştığını duymak yutkunmama sebep oldu. Onu biraz fazla sinirlendirmiştim. Aslında amacım onu sinirlendirmek de değildi. Ama beni kışkırtmıştı. Önce kendisi bana sataşmıştı.

Yine de daha fazla sesimi çıkartmadım. Çünkü dediklerinde haklıydı. Burası Cehennemdi ve adalet anlayışı Cennetten farklıydı.

Valefar geriye çekilip yüzüme bile bakmadan uzaklaştı. Ben de tuttuğum nefesimi bırakıp tekrar kitaba döndüm. Ama bütün hevesim kaçmıştı. Sinirle kitabın kapağını kapattım. İblis oğlu iblis keyfimi mahvetmişti.

İşin kötü tarafı Cehennemde olmasak sessiz kalmak zorunda olmazdım. Sanki kendisi bana bulaşmamış gibi davranması, karşılık verince de sinirlenmesi saçmalıktan başka bir şey değildi. İblisler Cennette korkmazlardı fakat Cehennemde melekleri korkuturlardı. Bu da başka bir haksızlıktı.

İçimdeki nefret kaynamaya başladığında ters ters iblisin gittiği yöne baktım. Benden çok uzakta bir yere oturmuş kitabını okuyordu. Beni yakmakla tehdit etmişti ama ben de şu anda onun kitapla beraber küle dönmesini istiyordum. Kendi taptığı ateşi onu sonsuzluğa göndersin istiyordum.

Bakışlarımı zar zor ondan koparabildim. Burada durdukça sinirleniyordum. Ayağa kalkıp kitabı yerine bıraktım. Daha sonra merdivenlerden aşağıya doğru indim. Kütüphanede kalmak istemiyordum. Adımlarım çıkışa yöneldiğinde kütüphanedeki birkaç iblisin bakışları bana dönmüştü.

Hızlı adımlarla kütüphaneden çıktım. Muhafızların bana dik dik bakmalarını görmezden geldim. Aceleyle Cehennem Kapıları’na gittim. Koruyucular sanki benim geldiğimi hissetmiş gibi kapıyı hemen açmışlardı. Geçebileceğim aralıktaki açıklıktan geçtiğimde arkamdan Koruyucuların seslendiğini duyabiliyordum.

“Bu ne hız melek? Aradığını ne çabuk buldun?”

“Biz seni diğer çömezlerle çıkmanı bekliyorduk.”

Seslerini duymuyormuş gibi yaptım. Koşar adım düştüğüm yere geldim ve havaya yükseldim. Hızla uçarken gördüğüm alevlerle gözlerimi kapattım. Atlarken yaşadığım hisle birebir aynı hissi yaşayarak çatlaktan çıktım.

Sıcak ve boğucu hava nefes almamı zorlaştırırken kafamı alevlerle kaynayan çatlağa çevirdim. İan’ı yalnız başına bırakmıştım ama şu anda onu düşünemeyecek kadar öfkeliydim. Kütüphanede kalmak öfkemi dindirmeyecekti. Beni sakinleştirebilecek tek şey Nefaset Gölü’ydü.

Terden yüzüme yapışan saçlarımı elimle iteledim. Boynumdan aşağıya göğsüme ter damlacıkları yol alıyordu. Yüzümü buruşturdum. Hızlı adımlarla çukurlardan uzaklaştım.

Cennette rahatlamaya ihtiyacım vardı.

꒰ঌ ໒꒱

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.