İçeriğe geç

Cennetin Acımasızlığı

Bölüm 3 · 19 dk okuma

Cennetin Acımasızlığı

Bölüm 3

2. BÖLÜM

Söyle kutlu Melek, Savaşta öldürdün, yaşadığın toprağı kirlettin, Senden merhamet dileyene kör kaldın. Sen nasıl iyi kalabildin? Söyle kutlu İblis, Savaşta yuvanı yıktın, yaşadığın toprağı kirlettin, Sen gerekli kötülüğe kör kaldın. Sen nasıl kötü kalabildin? Siz savaşlar verdiniz, Ve biriniz bile galip gelemedi mi? 💫 Yatağımda yatıp öylece tavanı seyrederken kapı çalındı. ''Gel!'' Yatakta doğrulup ayağa kalkarken içeriye giren iki kişiyle gülümsedim. ''Oo, hoş geldiniz!'' ''Hoş bulduk!'' diye bağırarak boynuma atladı Adel. Arkasından da ikizi Aida üzerime atladı. ''Çok özledik seni!'' Gülerek birbirimizden ayrıldığımızda ister istemez onları süzdüm. Açık kestane gür saçları, kocaman ela gözleri ve yüzlerindeki hafif çillerle her zamanki gibi çok sevimli duruyorlardı. ''Tatil size iyi gelmiş bakıyorum. Bir büyümüşsünüz.'' Bu dediğim ikisinin de kıkırdamasına sebep oldu. Adel ve Aida benden iki yüzyıl küçüktü. Darrel'ın sevimli ikiz kuzenleriydi. Tatil için okuldan uzaklaşmış ve gökleri keşfe çıkmışlardı. Yaşları küçüktü ama cesaretleri oldukça büyüktü. İkisini de çok seviyordum. ''Boyumuz uzadı.'' ''Ben Aida'dan daha uzunum artık.'' ''Hiç de bile! Biz aynı boydayız!'' İkisinin tatlı atışmasını kollarından tutarak böldüm. ''Durun bakayım şöyle yan yana.'' İkisi de heyecanla ağzımdan çıkacak yanıtı beklerken dikkatlice boylarını ölçtüm. Eh, Adel haklıydı. Aralarındaki fark çok az da olsa Aida'nın boyu daha kısaydı. ''Aida, çok üzgünüm canım ama...'' ''İşte bu! Biliyordum!'' Adel sevinçle havaya zıplayıp ikizine gıcık gıcık hareketler yaparken Aida surat asmıştı. Sırıtarak ikisini de kanatlarımın arasına aldım. ''Neyse ki hala benden kısasınız. Üzülmeye devam edebilirsiniz.'' Onlarla aramda neredeyse bir kafa boy farkı vardı. ''Seni de geçeceğim, göreceksin!'' diye çıkıştı Adel. ''Göreceğiz canım.'' diye gıcık gıcık konuştuğumda ikisi de bana dil çıkardı. ''Bu sene balo olacak mı?'' Aida'nın sorusuyla omuz silktim. ''Bilmem. Ama muhtemelen olur.'' Balo her sene yapılan bir etkinlikti. Bu fikir Akademi Kurulu tarafından ilk ortaya atıldığında amaç Görünsüzlerin birbirleriyle kaynaşmasıydı. Ama zamanla bu etkinlik melek ve iblislerin kafa bulma eğlencesine dönüşmüştü. ''Daha ilk günden yapmazlar. Biz bugün yoktuk ama daha sadece Gökler Tarihi'nden bahsedilmiştir. Kimse Cehennem'e inmedi.'' Adel'i onaylarcasına kafamı salladım. ''Aynen öyle. Cehennem'e yarın ineceğiz. Ertesi gün de görevler başlıyor.'' Aida heyecanla el çırptı. ''Ayy, sabırsızlanıyorum! Bir an önce insanları bir yola yönlendirmek istiyorum.'' Adel ikiz kardeşine abartılı abartılı göz devirdi. ''Sen bir meleksin Aida. İnsanlar iyiliğe yönelteceksin zaten. Asıl heyecanlı olması gereken Görünsüzler.'' ''Olsun. Yine de yeryüzüne inmeyi özledim.'' ''Ya da tiyatroya kaçmayı özledin.'' dedi Adel sanki bir sırrı ortaya çıkarmış gibi gözlerini kısarak. ''Kes sesini Adel!'' Aida yeryüzünde yapılan tiyatrolara bayılıyordu. Bizi de zorla götürmüştü bir gün. Güzeldi ama Aida kadar bir etki bırakmamıştı bende. Aida sahneye öyle bir bakıyordu ki sanki bir anda atlayıp o da rol oynayacakmış gibi geliyordu. Bütün oyunculara hayran hayran bakıyordu. ''Daha önce iki kere geç kaldın zaten. Eğer bir kez daha kurallara karşı gelirsen okuldan atılacaksın!'' ''Daha dikkatli olacağımı söyledim!'' ''Şşş! Kavga etmeyin.'' ''Bunu her işime burnunu sokan Adel'e söyle!'' ''Asıl yerinde rahat duramayan Aida'ya söyle!'' Şirin mirinler ama kavga ettikleri zaman asla çekilmiyorlardı. ''Dina nerede?'' Aida'nın sorduğu soruyla sırıttım. ''Bilmem. Süslenip çıktı. Nereye gittiyse artık.'' Aida ve Adel de bu dediğime sırıttı ve saniyeler sonra üçümüz de kahkahalarla gülmeye başladık. Dina'nın takıldığı biri vardı ama bize asla söylemiyordu. Neden sakladığını bilmiyordum ama söylemek istemiyordu. Ve işin garip tarafı Dina ile ilgilenen birini de gözüme kestirememiştim. Hal böyle olunca pes edip Dina'nın bana anlatmasını beklemiştim. Hala da beklemeye devam ediyordum. Aida ve Adel ile biraz daha vakit geçirdikten sonra üzerimi değiştirip üçümüzü de odadan çıkardım. Aida solumda Adel sağımda ikisi de hiç susmadan maceralarını bana anlatıyordu. Ben de onları can kulağıyla dinliyordum. Bahsettikleri bazı yerlere ben de gitmiştim fakat ikizlerin ağzından dinlemek daha bir keyifli oluyordu. Ayrıca benden fazla şey keşfettikleri aşikardı. Bahçeye çıktığımızda etrafta çoğunlukla Melekler ve Görünsüzler vardı. Meleklerin bazıları Görünsüzleri gezdiriyordu. İç çekmeden edemedim. Ben de İan'a okulu gezdirebilirdim. Ama o istememişti. "Sana da hediye getirdik bu arada!" Aida'nın heyecanla önüme geçmesiyle yürümeyi bıraktım. Adel de onun yanına geçtiğinde ikisi sevimli yüzleriyle bana bakıyordu. "Sever misin bilmiyorum ama görünce aklıma sen geldin." "Aklımıza!" diye düzeltti Adel. Yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. "Yaa, çok şekersiniz! Eminim çok severim." İkizler herkese hediye vermezdi. İkisi de yaşadıkları ortamı süslemeyi sevdikleri için genellikle buldukları güzel şeyleri odalarına dekor yapmak için götürürlerdi. Daha önce odalarına gittiğimde duvarda neredeyse boş yer kalmadığını görmüştüm. Bu yüzden onların bana hediye vermesi hem de gördüklerinde akıllarına ilk benim gelmem beni çok mutlu etmişti. "Seni bulamayız belki diye hediyeyi odada bıraktık. Seni ararken başına bir şey gelmesini istemedik. Odaya çıkınca vereceğiz sana." Adel hediyeyi neden şimdi veremediklerini açıklarken Aida hediyeyi yanına almaları gerektiğini, Adel'in yine gereksiz yere kuruntu yaptığını söylüyordu. İkizlerin en büyük farkı da buydu zaten. Adel daha mantıklı ve sakin olandı. Aida daha tez canlı ve fevriydi. Adel olgun, Aida çocuktu. "Ooo! Kimler varmış burada?" Darrel'ın iki kolunu açarak bize doğru gelmesiyle ikizler ona doğru koştu. Darrel ikisini de kanatları arasına alıp sıkıca sarıldığında gülümseyerek onlara bakıyordum. "Daha beni bile görmeden hayırdır?" dedi beni kastederek. "Celine'i benden daha mı çok özlediniz?" "Evet!" "Hayır!" Adel ve Aida'nın aynı anda bağırması ve birbirine şapşal şapşal bakması ikimizi de kahkahaya boğdu. "Aida pot kırmalara doyamıyor." diye Darrel dalga geçti. "Ben ikinizi de eşit derecede özledim! Aida'yı bilemem." "Ben de eşit derecede özledim!" İkisinin kavgasının uzayacağını anladığımda hemen araya girdim. "Ben ikinize de inanıyorum meleklerim." Darrel ve ikizler özlem gidermek için tepelere uçtuğunda peşlerinden gitmedim. Hem onların birlikte vakit geçirmesini istediğim için hem de İan'ı bulmak için. En azından hangi odada kaldığını bilmek istiyordum. Oda arkadaşını da. Umarım bir iblis değildir. Tek başına ne yapıyor olabilirdi ki? Melekse sıkıntı yoktu ama eğer iblis ise onu saçma sapan yerlere götürebilirdi. Belki de umursamaz. İblislere belli olmaz. Geriye dönüp hızlı adımlarla kaldığımız odaların defterini tutan meleğin odasına doğru yürüdüm. Odasının kapısına geldiğimde tam kapıyı açacaktım ki son anda kendimi engelledim. Kapıyı çalıp beklemeye başladım. "Bay Austin?" İçeriden birtakım sesler geldi. Kaşlarım çatıldığında hala içeriye girmeme müsaade etmemişti. "Acil bir durum. Lütfen girebilir miyim?" "Girin!" Kapıyı açıp içeriye girdiğimde odada sadece Bay Austin'in değil Bayan Agatha'nın da burada olduğunu gördüm. Bay Austin her zamanki gibi kağıtlarla dolu masasının başındaydı. Ama ayakta duruyordu ve ne kadar saklamaya çalışsa da telaşlı bir hali vardı. Bayan Agatha da masanın yanındaki koltukta oturuyordu ama sanki saatlerdir kanat çırpıyormuş gibi nefes nefeseydi. Aklıma gelenler hiç masum değildi. Gözlerimi sıkıca kapatıp gözümün önündekileri silmeye çalıştım. Yanlış anlamış da olabilirdim. Eğer doğru anladıysam da beni ilgilendirmezdi. İçeriye doğru adımlayıp sanki hiçbir şey anlamamış gibi yaptım. "Bay Austin, sizden Görünsüz İan'ın kaldığı odanın nerede olduğunu öğrenebilir miyim?" "Tabi tabi." El çabukluğuyla kağıtlarını karıştırdı. Aceleyle oda numarasını söylediğinde hemen odadan çıktım. Bay Austin asırlardır burada yeni gelenlerin defterini tutardı. Aynı zamanda hangi odada kaldığımız, ders programımız, ihtiyaç listemiz gibi her şeyin notunu da o tutardı. Saçları ağırlaşmış, gözlüklü ve bize nazaran yaşlı bir melekti. Bayan Agatha daha çok Görünsüzlerin dersine girerdi. Üst sınıfların dersine neredeyse hiç girmezdi. Onun da saçlarının dibi ağırlaşmıştı. Gençliğinde çok güzel bir melek olduğunu söyleseler de şu anda zayıf, çelimsiz ve en az Bay Austin kadar yaşlıydı. İkisini böyle bir pozisyonda göreceğimi asla tahmin etmezdim. Kafamı iki yana sallayarak unutmaya çalıştım. Seni ilgilendirmez Celine, seni ilgilendirmez. İan'ın kaldığı odanın önüne geldiğimde benim odama en uzak olan oda olduğunu fark ettim. İkimizin kanadı bile farklıydı. Bu moralimin bozulmasına sebep oldu. Hemen yan odamda olsa ne değişirdi gerçi bilmiyordum ama her seferinde bir şekilde bu kadar uzak kalıyor olmamız sinir bozucuydu. Kapısını çaldığımda kalbimin hızlandığını hissettim. Ne diyecektim? Buraya gelirken neden geldiğimi hiç düşünmemiştim. Ne diyeceğimi bilmememin verdiği stres İan kapıyı açınca daha da arttı. Beni gördüğüne hiç şaşırmamış gibiydi. İfadesiz bir şekilde bana bakıyordu. "Selam!" dedim neşeli bir sesle. O ise hiçbir şey demeden bana bakmayı sürdürdü. Kapıda öylece dikiliyordu. Onun bu tepkisizliği beni daha çok geriyordu. "Şey, öğretmenlerimiz bizden sizi gezintiye çıkarmamızı rica etti. Ben de yanına geleyim dedim." Yalan söylemiştim. Ben yalan söylemiştim! Ağzımdan çıkan cümleye daha ben bile inanamazken İan'ın tek kaşı havaya kalktı. "Bundan oda arkadaşımın haberi var mı?" "Melekler için bir gelenektir. Amacımız sizin buraya daha hızlı alışmanız ve kendinizi daha çabuk tanımanız." Yalan söylemek ağzımda gerçekten iğrenç bir tat bırakıyordu. Bana yakışmıyordu ve o ne kadar yalan söylediğimi bilmese de ben kendimi berbat hissediyordum. Ama bana başka seçenek bırakmamıştı. Bu kadar zor olmak zorunda mıydı? Dünyadaki yaşamı nasıldı? Orada da mı böyleydi? "Sana herkesle beraber öğreneceğimi söylemiştim." "Ama o benim kendi ricamdı." dedim hemen. "Şimdi öğretmenler rica ediyor." Derin bir nefes verdiğinde ne kadar alınsam da sevimli görünmeye çalıştım. "Benimle takılmak sandığın kadar kötü değildir. İstersen gereksiz konuşmam. Hatta hiç konuşmam. Sadece etrafı gezdiririm. Sen merak ettiğin bir şey olduğunda konuşurum bir tek." Beni baştan aşağı süzdü. En sonunda dışarıya bir adım atıp kapıyı arkasından kapattı. Ben heyecanla gülümserken o epey isteksizdi. Yanımdan geçip yürümeye başladığında hemen ona yetiştim. Merdivenlerden aşağıya indik ve bahçeye çıktık. Ona bahçeyi gezdirmek istiyordum ama daha öncesinde akademiyi gezdirmek ve akademi hakkında bilgi vermek daha mantıklı olurdu. Nedense onu şaşırtmak istiyordum. Akademinin bahçesinin arkasına geçtik. Burada birkaç iblis de vardı ama onları hiç umursamadan ve mümkün olduğunca uzaktan yanlarından geçtim. İan ise yanımda ilerliyordu. Etrafını inceler diye sağa sola bakar zannediyordum ama o dümdüz karşıya bakıyordu. Bahçenin sağ tarafında kalan, çalıların yükseldiği ve içerisinin labirent olduğu söylenen Âdem ve Havva'nın Bahçesi'ni gösterdim. "Bak burası Âdem ve Havva'nın Bahçesi. İçerisinin labirent gibi olduğunu söyleyenler var. Tepeden bakınca hiçbir şey görünmüyor gibi duruyor ama içine giren hiç kimsenin bir daha dönmediğini söylüyorlar." Duvar gibi yükselen çalıların arasından gül tomurcukları çıkıyordu. Dışarıdan bakınca çok güzel ve cezbedici görünüyordu. "Denilene göre Âdem ve Havva yeryüzüne gönderilmeden önce bu bahçeye çok iyi bakıyorlarmış. Havva'nın en sevdiği bahçeymiş. Bu yüzden labirentin içinde Havva'nın sevdiği meyveler ve çiçekler olduğu da söylenir. Âdem ve Havva bu bahçede Tanrıçalara saygısızlık etmişler. Onlar yeryüzüne gönderildiğinde bahçeye kimse onlar gibi bakamamış. Bir süre sonra çalılar yükselmiş ve bahçeye girenler geri dönememeye başlamış. Bunu fark edenler bir daha asla o bahçeye adımını atmamış. Birçok melek bahçenin Âdem ve Havva'nın yeryüzüne düşüşünü bildiğini ve bu yüzden üzüntüden kimseyi yanına yaklaştırmadığını söylüyor." İan bahçeye göz ucuyla bakmıştı. İlgisini çekmiş gibi durmuyordu. Oysa ben meraklanır diye düşünmüştüm. Zira bu bahçe beni fazlasıyla kendine çekiyordu. Bahçeye yaklaştığımda bile içimde bir şeyler kıpırdanıyor, içeriye girmem gerekiyormuş gibi hissediyordum. İlgisini kaybetmesini istemediğim için dikkatini başka yöne çevirmeye çalıştım. Onu bahçenin başka bir yerine götürdüm. Buradaki açıklık daha fazlaydı ve kimse yoktu. Bahçenin bu kısmına ders olmadığı sürece pek uğranılmazdı. "Burada daha çok ders yapıyoruz. Birbirimizin enerjisinin neye benzediğini öğreniyoruz. Hatta çok değişik gelecek belki ama enerjinin tadını alabiliyoruz. Müthiş bir şey!" Kafamı kaldırdığımda onun dümdüz bahçeye baktığını gördüm. Bakışlarımı hissetmiş olacak ki yan gözle bana baktı. "Aynı zamanda göklerdeki görevlerimize gitmek için de burayı kullanıyoruz. Toplanma alanımız burası. Ders dışında burayı pek ziyaret eden olmaz. Zaten o yüzden bu kadar boş." "Konuşmayacağını söylemiştin." "Ama buralar önemli." diyerek bozulduğumu belli etmemeye çalıştım. "Bak çeşmeye!" diye heyecanla işaret parmağımı kaldırdım. Sol çaprazımızda kalan çeşmeye doğru ilerlediğimde peşimden geldi. Çeşmenin önünde durduğumuzda yüz ifadesine baktım ve nihayet bir değişiklik gördüm. Belirgin bir şey yoktu ama çeşmeye olan bakışları bahçenin diğer tarafına kıyasla daha dikkatliydi. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Hemen anlatmaya başladım. "Bu çeşmeyi İlk Melekler yapmış. Meleklerin, İblislerin ve en çok da Görünsüzlerin derse ihtiyacı olduğunu düşününce bu akademiyi açanlar beraberinde bu çeşmeyi de yapmış." Çeşmenin ortasında duran, bizden uzun, yarı Melek yarı İblis heykeli işaret ettim. "Akademide hem melekler hem de iblisler eğitim aldığı için heykeli böyle yapmanın daha doğru olduğunu düşünmüşler. Bu heykel aynı zamanda akademideki dengeyi temsil ediyor." Heykelin Melek tarafında kocaman bir kanat, uzun bir elbisenin yarısı ve kafasının üstünde yarım bir hare vardı. Heykel olmasına rağmen gözündeki merhamet belli oluyordu. Dudağının kenarı anlayışlı bir tebessümün yarısıydı. Şeytan tarafında ise yine kocaman bir kanat, uzun bir elbisenin yırtmacı ve derin bir göğüs dekoltesi olan elbisenin yarısı, kafasının üstünde bir tane boynuz ve arkasında İblis kuyruğu vardı. Heykel olmasına rağmen gözündeki acımasızlık belli oluyordu. Dudağının kenarı kötülük yapacağını belli eden pis bir sırıtışla kıvrılmıştı. Heykel iki elini de birleştirmiş ve hafifçe boynunu öne doğru eğmişti. Elbisenin eteklerinin altından su akıyor ve çeşmeyi dolduruyordu. Heykel sanki suyun üzerinde yüzüyormuş gibi görünüyordu. İan sandığımdan daha uzun süre heykeli inceledi. O kadar dikkatli bakıyordu ki nefes alıp bu anı bozmaya bile korkuyordum. O heykeli incelerken ben de onu izledim. Çok yakışıklıydı. Gerçekten hayatımda gördüğüm en güzel ve çekici yüze sahipti. Saatlerce izleyebilirdim. Onun yanındayken içimdeki ışık kıpırdanıyor, enerjim yükseliyordu. Henüz o bunu hissedemezdi ama derslerde hissetmeyi öğrenecekti. Ona karşı hissettiğim bu garip duyguları anlamaması gerekiyordu. Eğer anlarsa hem onu kendimden daha da uzaklaştırırdım hem de çok utanırdım. Sessiz ama derin bir nefes aldım. Ona çekiliyor gibi hissediyordum ama sıradan bir çekim değildi. Ne olduğunu ben de bilmiyordum. Daha önce hoşlandığım melekler olmuştu ama hiçbirinde bu kadar güçlü duygular hissetmemiştim. İan'ın bendeki etkisi çok baskındı. Kafasını bir anda bana çevirdiğinde göz göze geldik. Ona baktığımı fark etmişti. Hemen başımı eğdim. Yüzümün ısındığını hissediyordum. "B-başka bir heykel daha göstermemi ister misin?" Sesim mi titremişti benim? Of! Gittikçe rezil oluyorum! Heyecanlandıkça batıyorum. "Göster." dediğinde sesinde yakaladığım ton beni ümitlendirdi. Az öncekine göre o kadar da isteksiz değildi. Hatta anlayış bile sezmiştim. Yine de utancımdan başımı kaldırmadan ilerledim. Bahçedeki başka bir heykelin önüne geldiğimizde üzerimdeki gerginliği atmaya çalıştım. "Bu Sèyye. Yaşamış eski Meleklerden biri. Heykelinin yapılmasının sebebi adaleti ve dengeyi sağlamak için savaşması." Anlatmaya başlamadan önce derin bir nefes aldım. Biraz uzun bir hikayeydi. "Asırlar önceydi. Öyle ki bizler Eski Melek dilini kullanıyorduk. Melekler ve İblisler arasında bir savaş çıktı. Savaşın neden çıktığını bilmiyoruz ama iki taraf da şunu savunuyordu: Biz daha üstünüz. Bu savaşın olduğu sırada doğmuş Sèyye. Denilene göre babasını daha doğmadan önce savaşta kaybetmiş. Annesi de onu korumak isterken ölmüş. Sèyye savaş sırasında kirlendiği için kanatları toza ve küle bulanmış. Onun bir Şeytan olduğunu zanneden İblisler ona sahip çıkmış. Kısa sürede İblis olmadığını anlamışlar ama yine de onu bulan İblisler bakımını üstlenmiş. Sèyye büyüdüğünde savaş hala devam ediyormuş. Ona bakan İblisler gerçeği Sèyye'ye anlattığında Sèyye sinirlenmiş. Daha doğru düzgün eğitim almamasına rağmen iki tarafında birbirinden üstün olmadığını biliyormuş. İblis ailesinden gizlice savaşa katılmış. Ama diğerleri gibi öldürmek için değil, iyileştirmek için. Yaralanan Melekleri, İblisleri hatta çocukları iyileştirmeye başlamış. İyileştirdikleri çocuklara savaşın son bulması gerektiğini, iki tarafın eşit olduğunu ve iki tarafın dengeyi sağladığını anlatmış. Ailelerini ikna etmelerini istemiş. Fakat savaş çoktan çığırından çıkmış. İki taraftan biri yenilmeden son bulmayacakmış. Fakat sorun şu ki iki taraf da çok kayıp vermiş. Kazanmak isterken aslında kendilerinin de sonunu getirdiklerini fark etmemişler. Bunun üzerine Sèyye eline bir kılıç almış ve gözlerini bir mendille bağlamış. Savaş alanına kör bir şekilde dalmış. Kılıcını rastgele etrafa savurarak dövüşmüş. Önündeki Melek mi İblis mi hiç bilmeden öldürmüş. Onu gören Melekler ve İblisler anlam verememiş. Başta Sèyye'ye saldırmaya çalışsalar da kimse başarılı olamamış çünkü Sèyye çok güçlüymüş. Hem Melekleri hem de İblisleri öldürdüğü için kimin tarafında olduğunu anlayamamışlar. En sonunda savaş yavaş yavaş durulmuş. Artık herkesin ortak hedefi Sèyye olmuş. Sèyye öylece etrafta kılıç savururken herkes savaşı bir kenara bırakmış ve Sèyye'yi seyretmiş. Çemberin içine aldıkları Sèyye hiç durmadan havaya kılıç savuruyormuş. Sèyye kılıç savurmayı bıraktığında nefes nefese kalmış. Gözlerindeki mendili çıkarmamış ama yanaklarından süzülen yaşlar belli oluyormuş. Kitaplarda der ki 'Sizin yüzünüzden denge bozuldu. Birbirinizi öldürerek aslında kendinizi de yok ediyorsunuz. Ben hem bir meleği hem de bir iblisi öldürdüm. Çünkü ikiniz de benden güçlü değilsiniz. Birbirinizden üstün değilsiniz. Hiçbiriniz dengeden daha kutsal değil. Bu yüzden eşitsiniz. Birbirinizi yenmeye çalışmayın. Çünkü birinizin galibiyeti yenilginizdir.' Sèyye bu sözlerinden sonra kılıcın ucunu kendine çevirir ve kendini öldürür." "Eğer kendini öldürüyorsa siz Sèyye'nin hikayesini nereden biliyorsunuz?" "Ona bakan İblisler günlüğünü buldu. Aslında tam günlük gibi değil. Daha çok bir defter. Savaşı anlattığı, nasıl iki tarafın da bu kadar kör olabildiğini anlayamadığını, çocukların savaşta nasıl harap olduğunu yazmış. Fakat son sayfasında kendi hayat hikayesi yazılıymış. Kendini öldüreceğini bildiği için arkasında bıraktığı hayatını yazmış. Ben bir meleğim ama iblisler tarafından yetiştirildim. Melek olduğumu öğrendikten sonra savaşa rağmen beni öldürmediler ve büyük bir merhametle beni büyüttüler. İşte denge budur." diye defterden bir cümle okudum. Sèyye'nin hikayesi beni çok etkilerdi. Resmen savaşı durdurmak için kendini feda etmişti. Ki savaş bitmeye de bilirdi. Yok yere ölebileceğini bilse de kendi hayatı üzerinden bu riski alabilmişti. "Burası Sèyye'nin öldüğü yer. Bu yüzden heykeli de burada." Parmağımla heykelin yanaklarını işaret ettim. "Eğer dikkatle bakarsan gözlerinden akan yaşları bile heykele aktarıldığını görebilirsin. Sèyye adaletin ve dengenin temsilcisidir. Bu yüzden bir elinde terazi diğer elinde kendini öldürdüğü kılıcı taşır." "Ölümü pek işe yaramamış." dediğinde kafamı ona çevirdim. "Hayır yaradı. Savaş sona erdi." "Hayır, savaşınız hala devam ediyor." Bakışlarını bana çevirdiğinde sabahki olayı kastettiğini anladım. Derin bir nefes verdim. "Melekler ve İblisler hiçbir zaman anlaşamaz. Birbirimizden çok farklıyız. Bu yüzden aramızda sorunlar olabiliyor ama savaşmıyoruz." "İblisler de bu akademide eğitim görüyor değil mi?" "Evet." dedim gülümseyerek. "Douglas dışında iblis öğretmen var mı?" Kafamı iki yana salladım. "Neden soruyorsun?" Dikkatle bana ve heykele baktı. "Sèyye sizin eşit olduğunuzu söylemiş. Ama iblislerin de okuduğu akademide sadece bir tane iblis öğretmen var. Daha az önce birbirinizden çok farklı olduğunuzu söyledin. O zaman bir melek, bir iblise nasıl ders anlatabilir? Görevlerden bahsettin. Eminim ki bir puanlama ya da sınav sistemi de vardır. Bir melek, bir iblisi anlayamıyorsa nasıl onun sınavını değerlendirebilir?" Sorduğu soruyla bir an ne diyeceğimi bilemedim. Böyle bir soruyla karşılaşmayı beklemiyordum ve şaşırdığımı da kabul etmeliydim. Daha önce hiçbir Görünsüz böyle bir soru sormamıştı. "Derslerimiz sandığın gibi kişiye özel olmaz. Hepimiz aynı tarihi alıyoruz. Aynı kütüphanelerde çalışıyoruz. Öğrendiklerimiz bire bir aynı. Bu yüzden melek ya da iblis fark etmiyor. Verilen görevlerde de herkes kendi yaratılışına göre yeryüzündeki insanlara yön veriyor. Ama bunu da dersle değil, deneyimleyerek öğreniyoruz. Siz de böyle öğreneceksiniz ve insanları yönlendirirken hangi tarafınız baskın gelirse o tarafa gideceksiniz." Onu heyecanlandırmak için gülümsedim. "Yarın Cehennem'e ineceksiniz. Douglas sizi götürecek. Eğer o saatte dersim olmazsa ben de gelirim. Muhtemelen gezeceğiniz ilk yer kütüphane olur." Ona doğru yaklaşıp fısıldadım. "Aramızda kalsın ama Cehennem'in kütüphanesi buradakinden çok daha büyük ve güzel." Gene yalan söylemiştim. Büyüklüğünü bilemem ama kesinlikle bizim kütüphanemiz daha güzeldi. Bizim kütüphanemizde içeriye ışık girer, etraf hep aydınlık olurdu. Ferah bir ortamda çalışır, kitap okur, araştırma yapardınız. O kadar büyük ve yüksekti ki isterseniz içinde kanat bile çırpabilirdiniz. Melekler mimariden anlardı. Ama İan beni kafasında yanlış tanımasını istemediğim için yalan söylemiştim. İan kafasını sallamakla yetindi sadece. Heykele bir süre daha dikkatlice baktı. Bense tedirgin olmaya başlamıştım. İblisleri gereğinden fazla savunuyordu. Daha göklere yeni gelmişken nasıl onların hakkını savunacak kadar bilgi sahibi olabilmişti ki? "Oda arkadaşın nasıl? Tanıştınız mı?" Kafasını sallamakla yetindi sadece. Ama Melek mi İblis mi olduğunu söylemedi. Dudağımı dişleyip tekrar şansımı denedim. "Genelde karma yapmazlar. Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla kalır. Ama bazen istisnai durumlar olabiliyor. İstisnalardan biri misin?" Konuşmuyordu. Rahatsız mı olmuştu? Fark etmeden canını mı sıkmıştım? "İyi misin? Başka heykel göstermemi de ister misin? İstersen seni kütüphaneye götürebilirim?" "Fark etmez." "Peki." Yürümeye başladığımda yanımdan geldi. Onu bir yere götürmeyi düşünmüyordum. Öylesine bahçede yürütecektim. Amacım onunla sohbet etmekti. "Bir şey sorabilir miyim?" Çekingen çıkan sesimle yan gözle bana baktı. Cevap vermemişti ama hayır da dememişti. Demek ki sorabilirdim. "Dünya'da nasıl bir hayatın vardı?" Kaşları çatıldı. İfadesi sertleşirken gerildiğini hissediyordum. Enerjisine odaklandığımda karmakarışık olduğunu gördüm. "Şey, sormamam gereken bir soruydu galiba? Kusura bakma. Ben sadece merak etmiştim." dedim mahcup bir sesle. Kafamı öne eğdiğimde sesini çıkarmadı. Sessizce yürürken ikimiz de gergindik. O neden gergindi tam olarak bilmiyordum ama ben onu rahatsız ettiğim için gergindim. Beni sevmesini isterken kendimden uzaklaştırıyordum. Ama ben bana güvensin de istiyordum. Belki önceki yaşamını anlatırsa bana güvenebilirdi. Yani kafamda böyle düşünmüştüm. Ama işler planladığım gibi gitmemişti. "Seni rahatsız etmek istememiştim." dedim kendime engel olamayıp. "Sadece..." Lafım arkamızdan gelen bir sesle bölünmüştü. "Ooo, kimler varmış kimler!" Arkamı döndüğümde Ember'ı gördüm. Düz siyah saçlarını omuzlarından aşağıya salık bırakmıştı. Siyah, deri, dar korsesi göğüslerini açıkta bırakıyor ve ince belini sarıyordu. Altındaki dar pantolon da korsenin devamı gibiydi. Yüksek topuklusuyla kıvırtarak bize doğru geliyordu. "Melek ve Görünsüz. Neden hiç şaşırmadım acaba?" Tam karşımızda durduğunda sarı gözleri sinsilikle parlıyordu. Yüzümdeki gülümsemeyi silip çenemi kaldırdım. "Sorunun ne Ember?" "Sorunum mu?" dedi yapay bir şaşırmayla. "Benim sorunum yok ki. Sadece sizi görünce yanınıza gelmek istemiştim." Kaşlarımı havaya kaldırdım. "Ona okulu mu gezdireceksin?" Alaycı bir kahkaha attı. "Tatlım, ben zaten ona okulu gezdirdim." Dedikleriyle başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. İan'a baktığımda onun da bana baktığını gördüm. Fakat bu sefer bana baktığına mutlu olmadım. "Oda arkadaşın Ember mı?" Ember tekrar kahkaha attı. "Nadiren de olsa istisnalar olabiliyor meleğim. Neden bu kadar şaşırdın?" Tırnaklarımı avucumun içine geçirdim. Demek o yüzden gösterdiğim hiçbir şeye şaşırmıyordu. Çünkü zaten görmüştü. "Hem biliyorsun, Görünsüzleri oda arkadaşları gezdirir." diyerek sırıttığında sinirle ona baktım. Yalanım ortaya çıkmıştı. Aslında ta ilk başında ortaya çıkmıştı. İan yalan söylediğimi biliyordu. Ve okulu daha önce gezmesine rağmen beni bozmamıştı. Gördüğü yerleri tekrar benimle gezmişti. Bu farkındalık içimdeki ışığı hareketlendirdi. Bu tam bir meleğin yapacağı türden bir hareketti. Eğer iblislere daha yakın olsaydı ben ilk kapısına geldiğimde yalanımı ortaya çıkarır ve kapıyı yüzüme kapatırdı. Demek ki sandığımın aksine iblislere değil meleklere daha yakındı. Derin bir nefes alıp gülümsemeye çalıştım. "Biliyorum Ember. Ama sen de biliyorsun ki benim oda arkadaşım bir Görünsüz değil." "Ve sen de bir Görünsüz'ü gezdirebilmek için yakınındaki odalara değil kendi kanadının en uzak odasında kalan Görünsüz'ü tercih ettin, öyle mi?" Küstahça sırıttı. Neyin peşinde olduğumu anlamıştı ve oyunumu bozmaktan büyük keyif alıyordu. İblis işte! "Evet. Çünkü siz iblisler görevlerinizi canınız istediği sürece yaptığınız için birçok Görünsüz, okulu sonradan öğreniyor." Başımı omzuma doğru eğerek gülümsedim. "Ben de elimden geldiğince bu durumu azaltmaya çalışıyorum. Eğer siz böyle olmasaydınız bana zaten gerek kalmazdı." Ember'ın gülüşü dediklerimle beraber yavaşça soldu. Artık bana öfkeyle bakıyordu. "Belki de sizden emir almaktan bıkmışızdır. Belki de biz sizin gibi her emre uyan köleler değilizdir ve zorunda olmadığımız hiçbir şeyi yapmak istemiyoruzdur." "Size edilen küçük bir ricayı bile emir olarak görmeniz bizim suçumuz değil." "Hah!" diye bir ses çıkardı. "Rica edileni yapmamanın sonucu ceza olmaz meleğim. Bunu o hareli kafana sok!" Başka hiçbir şey söylemeden omzuma sertçe çarparak geçip gittiğinde gözlerimi devirdim. Sakin ol Celine. Sakin. Başımı İan'a kaldırdığımda Ember'ın arkasından baktığını gördüm. Bu kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. Neden arkasından bakıyordu? "İblisler böyledir işte. Her şeyi yokuşa sürerler, hiçbir şeyi çıkarları olmadan yapmazlar, sadece zorluk çıkarırlar." Beni haklı bulduğunu söylemedi. Ember'a olan öfkem daha da arttı. İblis, yine iblislik yapmış ve bütün keyfimi kaçırmıştı. Sesimi sakin çıkarmaya çalıştım. "Okulu gezdiğini bilmiyordum. Kırmayıp geldiğin için teşekkür ederim." "Önemli değil." Neşemi yeniden kazanmak için gülümsedim. "Eğer yorgunsan odana çıkabilirsin. Gezmeden de sana bir sürü şey anlatabilirim." "Bir dahaki ders ne zaman?" "Sizin mi? Muhtemelen yarın gene bu saatlerde..." "Yarın görüşürüz." dedi ve cevap vermeme izin vermeden yanımdan uzaklaştı. Ağzım açık arkasından baktım. Daha sonra derin bir nefes verip yavaş adımlarla odama dönmek için ilerledim. Bıktırmış mıydım? Rahatsız etmiş miydim? Başta konuşmayacağımı söylemiştim ama hiç susmamıştım. Sesimden rahatsız mı olmuştu? Ya da muhabbetim mi sıkıcı gelmişti? Ama tarihi anlatırken öznel düşüncelerimi katamazdım ki! Ayrıca Ember ile oda arkadaşıymış. Ember! Başka kimse yok muydu? Gerçekten hiç mi melek kalmamıştı koskoca akademide? Demek benden önce okulu gezdirmişti. Bu Ember'ın yapacağı tarzda bir iş değildi. Aklıma onun da İan'dan etkilenmiş olabileceği geldi. Bu düşünce içimdeki öfkeyi ve kıskançlığı körükledi. Onu ilk ben görmüştüm. Ve gördüğüm ilk anda bile içimde bir şeyler kıpırdanmıştı. Aynı odada olmasalar Ember onu görmezdi bile. İç çekerek ofladım. Yarın görüşürüz, demişti ama gerçekten görüşmek istiyor muydu yoksa beni başından savmak için mi öyle söylemişti? Umarım yarın sabah dersim yoktur. Cehennem'e inmem gerekiyordu. ꒰ঌ ໒꒱

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.