İçeriğe geç

Cennetin Acımasızlığı

Bölüm 2 · 19 dk okuma

Cennetin Acımasızlığı

Bölüm 2

1. BÖLÜM

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Aydınlığın ışığını toplamış saçlarında,

Gök göğünü bırakmış da gözlerine yerleşmiş.

Bir bakmışsın,

O gözler masum, affedici, fedakar.

Bir bakmışsın,

O gözler hırslı, zalim, bencil.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Uzun ve dalgalı saçlarımı taramayı bitirdiğimde aynadaki yansımama gülümsedim. Parmaklarımı yumuşacık saçlarımdan geçirdim. Odama vuran Güneş'in ışığıyla daha da parlıyorlardı. Ayağa kalkıp dün akşamdan hazırladığım beyaz elbisemi aldım. Elbisenin üzerindeki işlemeler fazla sade görünmesini engelliyordu.

Elbiseyi giydiğimde boy aynasından kendime baktım. Sarı saçlar, mavi gözler, yumuşak bir yüz ifadesi, beyaz kanatlar, beyaz elbise... Sadece kanatlarım bile bir melek olduğumu belli ediyordu aslında. Ama gözlerime bakan biri de melek olduğumu çok çabuk anlayabilirdi.

Banyonun kapısı açıldığında buharların arasından oda arkadaşım Dina çıktı. Islak kahve saçlarını havluyla kurutmaya çalışıyordu. Sitemle konuştum.

"Sonunda çıkabildin!"

Bana kaşlarını çatarak baktı. Açık kahve gözlerinin arkasında sahte bir sinirle bana bakıyordu.

"Senden daha erken çıktım ben!" Gözlerini üzerimde gezdirdi. "Tabi sen benden önce girdiğin için hazırsın."

Sırıttım. Banyoya ilk ben gireyim diye ondan önce kalkmıştım.

"Çok konuşma da hazırlan. Derse geç kalacağız."

"Bugün yeni Görünsüzler gelecek değil mi?"

Kafamı salladım.

"Tabi ki. Her sene olduğu gibi."

Dina saçlarını taramak için makyaj masasına oturdu. Aynadan onun göz devirdiğini görebiliyordum.

"İblisler bugün de canımızı sıkacak desene."

Dina'nın dediğine ofladım.

"Hatırlatma şunları ya!"

"Sanki unutabilecek misin? Aynı okuldayız Celine."

"Her neyse, her zamanki gibi onları korumak bize düşüyor."

"Aslında bazen sıkılıyorum." Dina makyajını yaparken yüzünü buruşturdu. "Dönemin başı hep onları korumakla geçiyor. Şikayet etmek gibi olmasın ama belki de kendi başlarının çaresine bakabilmeliler. Belki de biz onları koruduğumuz için daha geç öğreniyorlar."

"Onlar yeryüzünden yeni geldiler Dina. Zaten sonradan alışıyorlar."

Görünsüzler yeryüzünden gelen insanlardı. Öldüklerinde eğer ruhları yeterince temizse göğe yükselir ve melek ya da şeytan olmak için okula gelirlerdi. Onlar da bu okulda eğitim görür ve hangi tarafı seçeceklerine karar verirlerdi. İkinci senelerinde seçtikleri tarafa geçip ona göre eğitim alırlardı.

Şeytanlar ise yeni gelenlere zorbalık yapıyordu. Ezikliyor, hor görüyor ve aşağılıyorlardı. Genelde Görünsüzleri melekler korurdu. Her sene bu yüzden melekler ve şeytanlar kavga ediyordu.

Göz devirmeden edemedim. Şeytanlardan gerçekten nefret ediyordum. Onlar birilerinin acısından besleniyorlardı. Biri ağlasa gözlerinin içine baka baka kahkaha atabiliyorlardı. Kaos onların eğlence kaynağıydı. Savaş ve ölüm onlar için bir çocuk oyunuydu. Kötülükten zevk alıyorlardı.

Yüzümü buruşturdum. Tekrardan bir şeytan olarak doğmadığım için Evren'e şükrettim. Ben doğuştan bir melektim. Dina da öyleydi. İkimizin de bu okulda dördüncü yılıydı. Mezun olmamıza iki yıl kalmıştı.

"Evet ama yine de... bilmiyorum. Şeytanlarla kavga etmekten gerçekten bıktım."

"Takma o yaratıkları. Biz onlar gibi acımasız değiliz."

"Neyse ki!"

Dina da benim gibi Evren'e şükrettiğinde küçük bir kahkaha attım.

"Hadi hadi, hazırlan bir an önce. Geç kalmayalım."

"Bitmek üzere."

Makyaj masasından kalkıp dolabına ilerlediğinde ben de kapıya doğru ilerledim. Sırtımı yaslayıp onu beklemeye başladım. Bir andan da beyaz kanatlarımı yavaşça açıp kapatıyordum. Dina en sonunda hazır olduğunda odadan çıkabilmiştik. O da benim gibi beyaz bir elbise giymişti. Okulun ilk günü olduğu için bu bir gelenekti. Melekler beyaz, şeytanlar siyah giyinirdi. Bu kural sadece ilk gün için geçerli olsa da diğer günlerde de melekler açık tonlarda giyinirdi. Şeytanlar ise siyah ya da kırmızı. Görünsüzler ise öldüklerinde üstlerinde ne varsa onu giyerlerdi.

Altın ve beyaz renklerle işlenmiş koridorlardan geçip uzun merdivenlerden aşağıya indik. Bahçeye açılan devasa kapıdan geçip yemyeşil çimenlerin ve çiçeklerin arasından arka bahçeye gittik. Gökyüzü her zamanki gibi masmaviydi. Güneş ışıl ışıl parlıyordu. İster istemez yüzümde bir gülümseme oluştu. Hava ne çok sıcak ne de çok soğuktu. Kesinlikle mükemmeldi.

Yanımdan uçup giden beyaz kelebeğe parmağımı uzattım. Hemen parmağıma konup kanatlarını dinlendirdi. Kanatlarının üzerinde siyah benekler de vardı.

"Baksana, çok güzel!"

Dina kafasını kelebeğe çevirdiğinde o da gülümsedi.

"Senin kelebeklerle aranda bir bağ var."

Küçük bir kahkaha attım. Kelebek parmağımdan uçup gitti.

Kelebekler en sevdiğim hayvanlardı. Küçüklüğümden beri seviyordum. Ne zaman bir kelebek görsem ona doğru koşar ve elime konmasını isterdim. Onlar da isteğimi her zaman yerine getirirdi. Ben onların muhteşem kanatlarını seyrederken onlar da dinleniyordu. Dina haklı olabilirdi. Belki de gerçekten kelebeklerle aramda bir bağ vardı.

Arka bahçedeki heykelin önüne geldiğimizde birçok kişinin çoktan geldiğini gördük. Gördüğüm siyah kanatlarla yüzüm asıldı. Her zamanki gibi somurtuyorlardı. Hepsi siyah ve cüretkar giyinmişti.

"Kendi cehenneminize gidin iblisler."

Dina'nın neredeyse mırıldanarak dediğine kafa sallamakla yetindim. Çenemi kaldırıp sağ taraftaki meleklere doğru ilerledim. Beyaz kanatlı arkadaşlarım bizi gördüklerinde gülümsediler. Ama onlar da mutlu değildi. İblisler burada hiçbir şekilde istenmiyordu.

Birkaç melek ve iblis daha geldi. Sol tarafımda Dina sağ tarafımda Darrel vardı. Her zamanki gibi en önde duruyordum. Darrel kulağıma doğru eğildi.

"Sence ne zaman gelirler?"

Bahsettiği kişiler iki öğretmen ve Görünsüzler idi. Görünsüzleri her sene olduğu gibi Sasha ve Douglas getirecekti. Sasha melek, Douglas iblisti.

"Bilmiyorum. Ama geç kalmazlar."

"Her seferinde yeni gelenleri merak ediyorum. Acaba bu sene kaç melek olacak?"

Gülümsedim.

"Geçen sene melek daha fazlaydı."

"Ama bu sene de öyle olacak diye bir şey yok. Ne kadar öyle olmasını istesek de."

Gülerek önüme döndüm. Gözüm şeytanların tarafına takıldı. Bir tanesi bile bu tarafa bakmıyordu. Siyah kanatları ışığı resmen soğuruyordu.

Birkaç tanesi gökyüzüne bakıp söylenmeye başladı.

"Nerede kaldı bunlar?"

Erkeğin dediğine bir kız göz devirerek cevap verdi.

"Her sene aynı şey. Bizi burada bekletmekten keyif alıyorlar resmen."

"Biz geç kalınca ceza alıyoruz ama onlar istediği zaman gelebiliyor. Ne kadar adaletli değil mi?"

Şeytanların tarafından sesler yükselmeye başladı. Meleklerden bir tanesi onlara yönelik bağırdı.

"Biraz daha bekleseniz hiçbir şey kaybetmezsiniz iblisler! Bir sorun olmuş olabilir. Onlar da sizi bekletip sonra sizin saçma sapan isyanınız ile uğraşmak istemez."

Meleğin bu lafından sonra bütün şeytanlar hareketlendi. Hepsi öfkeyle bize baktı. Artık rahat ve yayılmış bir şekilde durmuyorlardı. Aralarından bir tanesi öne çıktı. Bu kızı tanıyordum. Aynı sınıftaydık. İsmi Ember'dı.

"Sesini yükseltmeye cüret etme melek. Yoksa o sesini bir daha kimseye duyuramazsın."

"Kendi cehenneminde istediğini korkutabilirsin Ember ama burada tehditlerin geçerli değil."

Darrel'in dediği ile Ember alayla tek kaşını kaldırdı.

"Öyle mi düşünüyorsun? Anlaşılan senin sesini kesmek de yetmeyecek. Son nefesini verirken bu sözlerini sana hatırlatacağım."

Darrel da bir adım öne çıktığında bütün şeytanlar aynı hizaya geldi. Onların bu hareketi bizi de tetikledi. Her an savaşacakmışız gibi pozisyon almıştık.

"Bir gününüzü de sorunsuz geçiremiyorsunuz değil mi?"

"Sorun olmadan eğlence olur mu hiç?"

Bunu diyen şeytan benden iki yaş büyüktü. Son sınıftı. Aynı zamanda da Cehennem'in tahtında oturan Şeytan'ın oğluydu. Elleri cebinde, siyah gömleğinin birkaç düğmesini açmış, savaş açlığıyla sırıtıyordu. Onun bu tavrı daha da sinirlenmeme neden oldu. Melekler savaştan hoşlanmazdı ama pekala savaşmak gerekirse gayet de güzel savaşırlardı. Hele ki bu şeytanların karşımızda hiçbir şansı yoktu. Biz onlardan daha güçlüydük. Ve bu güç sadece fiziksel değildi. Aynı zamanda birbirimize duyduğumuz güven, sevgi ve inançtı.

"Kendi cehenneminizde ne yaptıklarınız bizi ilgilendirmiyor. Buranın kuralları var ve siz de o kurallara göre davranmak zorundasınız."

"Peki kim diyor bunu? Sevgili babacığın mı?"

Şeytanlar gür kahkahalar attı. Bu lafı ikinci sınıflardan bir şeytan söylemişti. Ve karşısındaki melek son sınıftı. Yaptığı saygısızlık ve hadsizlikti. Şeytanların bu kadar gülmesinin sebebi ise meleğin babasının okul müdürü olmasıydı.

"Babacığın olmadan adım atamıyordun sen en son. Ne oldu şimdi? Bir öz güven mi geldi sana?"

Melek daha fazla bu hakaretlere katlanmadı. Onun yerine hızla öne atıldı. Meleğin bu hareketi bütün şeytanları harekete geçirdi. Ortalık daha da karışmaya başladı. Müdürün oğlu melek, şeytana sağlam bir yumruk attı. Bunu gören şeytanlar, meleklerin üstüne atladı.

Üzerime gelen bir şeytandan sağa kaçındım. İblis inatla üzerime gelmeye devam etti.

"Ne oldu? Gücün bana yetmiyor mu?"

İblisin beni kışkırtmasına izin vermeyecektim. Onun sırıtarak saldırışlarından ifadesiz bir suratla kaçındım. Ama sabrım tükenmek üzereydi.

Arkamdan bir iblisin geldiğini hissettiğimde eğildim. İblis üzerime atlamıştı ama eğildiğim için bana ulaşamamıştı.

"Ölümsüzler!"

Okulun her yerinden duyulacak kadar gür ve tok ses bütün kargaşayı durdurdu. Herkesin bakışları yukarıya döndü. Siyah kanatlı Douglas ve beyaz kanatlı Sasha. İkisinin de yüzünde sinirli bir ifade vardı ama bağıran Douglas olmuştu. Arkalarında ise bir sürü gri kanatlı vardı. Görünsüzler.

Havada süzülen bir sürü kanatlı aşağıya indi. Douglas hemen ortaya atıldığında melekler ve şeytanlar iki yana açıldı. Douglas ürkütücü ama alışkın olduğum siniriyle bize bakıyordu.

"Siz hiç akıllanmayacak mısınız? Ne cüretle emirlere karşı gelebiliyorsunuz?"

Onun arkasından yavaş ama emin adımlarla Sasha geldi.

"Bu durumdan hiç mi hiç memnun değilim çocuklar. Her boşluğu fırsat bilip birbirinizle kavga edemezsiniz."

Douglas'ın sesine kıyasla Sasha daha sakindi. Sesindeki meleksi ton otoritesiyle birleşiyordu. Yüzünde hiçbir kas oynamıyordu. Ama Douglas sinirden yüzünü buruşturmuştu. Gerçek bir şeytan gibi öfkesini etrafa saçıyordu. Akademideki tek şeytan öğretmen oydu. Ve açıkçası çoğu meleğin sevdiği tek iblisti. Gerçekten işini layığıyla yapıyordu. Adaletten anlayan tek iblisti. Ondan nefret etmiyordum ama seviyorum da diyemezdim. Hissizdim.

Şeytanlar homurdanmaya başladığında Sasha elini kaldırıp hepsini susturdu.

"Kesin şu gürültüyü! Sizinle sonra ilgileneceğim."

Sasha hem şeytanlara hem meleklere uyarıcı bir bakış attı. Daha sonra yüzüne bir gülümseme kondurdu.

"Şimdi yeni öğrencilerle tanışın."

Douglas buruşmuş yüzünü düzeltse de sinirinin tam olarak geçmediğini biliyordum. Onların arkasındaki gri kanatlılara baktım. Hepsi şaşırmış ve korkmuş görünüyordu. Gözlerimi hepsinin üzerinde gezdirmeye çalıştım. Aralarından bir tanesi dikkatimi çekti. Uzun boylu, beyaz tenli, siyah saçlı ve siyah gözlüydü. Mermer gibi cildi vardı. Keskin yüz hatlarına sahip olmasına rağmen sakin bir ifadesi vardı. Geniş omuzları ve fiziği oldukça iyiydi. Kaslı bedeni onu fazlasıyla güçlü gösteriyordu. Ama dikkatimi çeken fiziğinden çok bakışlarıydı. Gözlerinde diğerleri gibi korku, endişe ya da panik yoktu. Dimdik durmuş, çenesini kaldırmış, olan biteni izliyordu. Sanki burada dönen olaylara hakimmiş gibiydi. Ona baktığımı hissetmiş olacak ki gözlerini bana çevirdi. Bir süre bakıştık ve gözlerini çeken o oldu. Bense hala ona bakıyordum.

"...bir sorun istemiyorum."

Sasha'nın uyarıcı sesiyle bakışlarımı çevirebildim. Lafının başını duymamıştım ama şeytanları uyardığı kesindi. Douglas lafı devraldı.

"Şimdi herkes dağılsın. Birazdan dersleriniz başlayacak."

Bunu duyan şeytanlar hemen kanatlarını çırpıp uçtu. Melekler ise sakin adımlarla yürüyerek uzaklaşmaya başlamıştı.

"Şelaleye gidelim mi?"

Dina'nın sesiyle kafamı salladım. Ama aklım başka bir yerdeydi. Kafamı çevirip onu görmeye çalıştım. Sasha ve Douglas onlarla konuşuyordu. Bir an kalıp onları dinlemek istedim. Fakat dinledikten sonra ne olacaktı ki? Görünsüzler odalarına dağılacak ve daha sonra oda arkadaşlarıyla beraber derslere gideceklerdi.

"Nereye bakıyorsun sen?"

Dina baktığım yeri görmeye çalıştı ama hemen önüme dönüp yürümeye başladım.

"Şelaleden atlar mıyız?"

Dina yanıma gelip bana yetişti. Yüzünde heyecanlı bir gülümseme vardı.

"Yarışa ne dersin?"

"Kazanan belli derim."

"Bunu göreceğiz."

Dina ben daha ne olduğunu anlamadan kanatlarını açıp havalandı. Ona yetişmek için ben de kanatlarımı açtım.

"Hey! Bu adil değil!"

Dina isyanıma kahkaha atarken hızla uçmaya devam etti. Gülerek hızımı arttırdım. Havada resmen süzülürken saçlarım arkamda dalga dalga uçuşuyordu. Kanatlarıma vuran rüzgar içimi gıdıklıyordu. Kanatlarımdaki tüyler nefes almış gibi rahatlamıştı. Masmavi, aydınlık gökyüzünde uçmak en kötü halimde bile bana iyi geliyordu.

Gözyaşı Dağı'na geldiğimizde süzülerek kayaların birine iniş yaptım. Dina benden önce şelaleye koşturmuştu.

"Ben kazandım!"

Sevinçle zaferini kutlarken gülerek yanına gittim.

"Hile yaptın." dediğimde bunu umursamadı. Hafif esen rüzgar kahverengi saçlarını uçuştururken kafasını şelaleye çevirdi.

"Burayı her gördüğümde büyüleniyorum."

Kafamı kaldırıp ağaçların ve kayalıkların arasından akan hırçın sulara baktım. Masmavi su Güneş'in altında parıldıyordu. Düştüğü yere önce beyaz bir buhar bırakıyor daha sonra bir nehir gibi suya karışıyordu. Burası ağaçların arasında kalan ve bir zamanlar saklı bir yerdi. Fakat şu anda bütün melekler, hatta iblisler, burayı biliyordu.

"Biz buna bile büyüleniyorsak asırlar önceki görünümü nasıldır kim bilir."

Melekler burayı ilk keşfettiğinde denilene göre su daha berrakmış. Daha yoğunmuş. Suyun tadını sadece havayı koklayarak bile alabilirmişsin. Yemyeşil çimenlerin üzerinde renk renk çiçekler olurmuş. Çeşit çeşit bir sürü hayvan varmış. Doğruluğu bilinmese de Su Ejderleri buraya dinlenmeye gelirlermiş.

Fakat denilene göre bir iblis buraya ayak basmış. İblis dans ederek alevleri çağırmış. Ortaya çıkan alevler etrafındakileri yakmaya başlamış. Bunu gören melekler ise sinirlenmiş ve onu kovmuşlar. İblis bunu gururuna yediremeyince yanına arkadaşlarını alıp meleklere saldırmış. Bu paha biçilemez yer de epey zarar görmüş. Savaşın kazananı ya da kaybedeni bilinmiyordu. Sadece o savaştan sonra bu şelalenin çok değiştiği söylenirdi. Hayvanlar gitmiş, çiçekler yanmış, Su Ejderleri huzur bulamamış ve suyun tadı değişmişti. Eskisi gibi tatlı değil, tuzluydu. Söylentilere göre Su Ejderleri artık dinlenecek bir yerleri kalmadığı için gözyaşlarını akıtmıştı bu suya. Bu yüzdendi adına Gözyaşı Dağı denmesinin sebebi.

Dina koşarak kayalıktan aşağıya kendini bıraktı. Neşeli çığlığı şelalenin sesini bastırırken gülerek ben de peşinden atladım. Kanatlarımı sırtıma yapıştırıp hızımı arttırdım. Tam suya düşeceğim sırada kanatlarımı açıp havalandım.

"Eğer duş almamış olsaydık kesinlikle suya girerdim."

"Eğer duş almamış olsaydık kesinlikle seni suyun içine çekerdim."

Dina ve ben güle oynaya neredeyse bir saat geçirdik. Her atlayışımızda daha yukarıdan kendimizi bırakıyorduk.

"Hey, bu kadar yeter! Ders başlayacak." diye bağırdım.

"İlk kimin dersi?"

"Sasha."

"Güzel! Hadi gidelim!"

İkimiz de kanatlarımızı açıp hızlıca okulun önüne uçtuk. Her zamanki gibi Gökyüzü Tarihi dersiyle başlayacaktık. Görünsüzler de olacaktı.

Aklıma gördüğüm o gri kanatlı geldi. Bana bakışı gözümün önüne geldiğinde içim titredi. Ve bu his kaşlarımın çatılmasına sebep oldu.

"Bir sorun mu var Celine?"

Dina'nın sorusuyla düşüncelerimden kurtuldum. Kafamı çevirdiğimde Dina'nın yanımda benimle yavaş uçtuğunu fark ettim. Hemen kendimi toparlayıp hızımı arttırdım.

"Derse geç kalırsak Sasha canımıza okur. Hele de sabah yaşanan o olaydan sonra."

Dina bana dik dik bakmaya devam etse de üstelemedi. Ben de daha ilk görüşte kafama kazıdığım kişiyi gözümün önünden silmeye çalıştım.

Akademiye geldiğimizde yemyeşil çimlerin üzerine iniş yaptık. Koşar adım içeriye girip merdivenlerden sınıfımıza çıktık. İşlemeli, beyaz kapının önüne gelip kapıyı çaldık. İçeriden ses gelmeyince kapıyı açıp içeriye geçtik. Şanslıydık ki Sasha daha gelmemişti.

Gözlerim benden bağımsız bir yüzü aradı. Ve bulduğunda kısa bir an ona baktım. En arkada tek başına oturmuştu. Kollarını önünde birleştirmişti. Önündeki sıraya sabitlenmişti bakışları. Koyu saçlarının bazı tutamları alnına düşüyordu.

Ne kadar yakışıklı.

"Yan yana oturamayacağız." diyen Dina'nın üzgün sesiyle sınıfta gözlerimi gezdirdim. Koskocaman sınıfta gerçekten de yan yana oturamayacaktık.

"Başka zaman artık." dedim ve adımlarımı en arkadaki Görünsüze yönlendirdim. Ben bir tek ona bakıyordum fakat o hala sıraya bakıyordu.

Yanına oturduğumda dönüp bana bakmamıştı bile.

Boğazımı temizleyip gülümsedim.

"Selam!" dedim en tatlı sesimle. Ancak o zaman dönüp bana baktı. Fakat gözlerinde hiçbir duygu geçmemişti. Beni tanımamış mıydı?

"Celine." diyerek elimi uzattım. Bir elime bir bana baktı.

"İan." dedi sadece. Fakat bu tek kelime bile beni etkilemeye yetmişti. Soğuk ve sertti ama daha sesini yükseltmemesine rağmen kalın ve gür bir sese sahip olduğu belliydi. Rahatsız etmiyordu ama. Güzel bir şiir gibi hatta bir İlah gibi yüce geliyordu kulağa.

Önüne dönüp benimle ilgilenmediğinde elimi yavaşça geri indirmek zorunda kaldım. Ama yüzümdeki gülümsemeyi bozmadım.

"Memnun oldum."

Yine kafasını çevirip bana bakmadı. Bozularak önüme döndüm. Daha önce hiç görmediği bir yere geldiği için ona arkadaşlık yapmak istiyordum ama beni basitçe elinin tersiyle itiyordu.

Yine de kolay kolay pes etmeye niyetim yoktu. Vazgeçmeyi sevmezdim.

İçeriye Sasha girdiğinde herkes ayağa kalktı. Sasha her zamanki sıcak gülümsemesiyle bize bakıyordu. Kalçasından aşağıya kadar uzanan sarı saçlarını dalgalandırmış, önden aldığı birkaç tutamı arkada kanat şeklindeki tokasıyla tutturmuştu.

"Merhaba çocuklar. Hepinizi burada bir arada görmek ne güzel."

Memnun bakışları hepimizin üzerinde dolaştı.

"Her yıl olduğu gibi bu yıl da aramıza katılan yeni meleklerimiz ve iblislerimiz var. Onlara alışma sürecinde yardımcı olacağınıza inanıyorum."

Sesi o kadar yatıştırıcıydı ki iblisler bile buna karşı gelememişti. Yüzlerini ekşitmek dışında.

"İlk dersleriniz beraber olsa da sonradan herkes kendi sınıfına geçecek. Tabi zaman zaman bir araya gelmeye de devam edeceksiniz. Bugünkü ilk dersiniz Gökler Tarihi. Cennet ve Cehennem."

Sasha benim neredeyse ezbere bildiğim tarihi anlatmaya başladı.

Her şeyden önce boşlukta dört Tanrıça varmış. Önce Dünya'yı yaratmış sonra da işlemişler. Tanrıçaların isimlerini ya da nasıl göründüklerini bilen yokmuş. İlk doğduklarında kardeş olan Tanrıçalar daha sonrasında düşman olmuşlar. Üç Tanrıça diğer Tanrıça'ya karşı gelmiş. Tek kalan Tanrıça da Cehennem'i yaratmış.

İlk önce melekler sonra şeytanlar yaratılmış. Yaratılan ilk melekler Âdem ile Havva imiş. Tanrıçalara karşı gelip itaat etmedikleri için cezalandırılmışlar. Kanatları ve güçleri ellerinden alınmış, diğer meleklerden ayrı tutulmuşlar.

Âdem ve Havva'nın çocukları ise insanları oluşturmuş. Başta insanlar ve melekler birlikte yaşasa da yeraltındaki Tanrıça'nın oyunu yüzünden insanlar yeryüzünde kalmış, melekler göğe yükselmiş.

Herkes hikayenin bu kadarını biliyordu ama yine de kesin değildi. Sadece bize söylenen buydu. Ve biz de buna göre yaşıyorduk.

"Peki bu hikayeyi neden yeryüzünde de anlatmıyorlar?"

Önlerden bir gri kanatlının dediği ile Sasha gülümsedi.

"Âdem ve Havva'nın hafızası silinmişti. Onlar güçsüz ve her şeyden bihaber insanlardı. Kulaktan kulağa, nesilden nesile anlatılan hikayeler değişti."

"O zaman bu hikayenin de kesinliği yok." diye yanımdan bir ses yükseldi. Kafamı çevirip ona baktım. Gözlerini tam karşısındaki meleğe dikmişti.

Sasha'nın yüzünden bir şaşkınlık geçti.

"Bu bir hikaye değil. Bir gerçek. Bir tarih."

"Nasıl bundan bu kadar emin olabiliyorsunuz?"

Sınıftaki herkes gergince birbirine bakıyordu. Sasha anlayışla gülümsedi.

"Yüzyıllarca korunmuş, tarihimizi anlatan kitaplar var."

"Yeryüzünde de bir sürü kitap var. Hem de göklerden indiği düşünülen."

Sasha dilini dudaklarında gezdirdi. Sınıfta bir uğultu oluşmaya başlamıştı. Ama Sasha elini kaldırıp herkesi susturdu. Tekrar bakışları İan'a döndüğünde yüzünde yine sakin bir gülümseme vardı.

"Dediğim gibi kulaktan kulağa dolaşan bilgiler."

İan tam ağzını açmıştı ki Sasha bakışlarını çekti ve başka bir konudan bahsetmeye başladı. Yanımdan büyük bir öfke dalgasının yükseldiğini hissettim. Şaşırdığımı kabul etmeliydim. Daha bir taraf seçmemesine rağmen enerjisi çok yüksekti.

"Cennet ve Cehennem birbirine denktir. İkisi de birbirinden üstün, fazla ya da tam aksine az değildir. Cennet ve Cehennem dengeyi sağlar."

Biri olmadan diğerinin bir anlamı olmaz, diye kendi kafamın içinde tamamladım cümlesini. Her sene aynı cümleyi kurardı. İyilik varsa kötülük, kötülük varsa iyilik olur.

Ders boyunca Cennet, Cehennem, denge, yaratılış, Melekler ve İblisler hakkında konuşmuştu. Herkes büyük bir dikkatle Sasha'yı dinlemişti. İan'a ne zaman baksam gözlerini dikmiş Sasha'ya bakıyordu. Hatta öyle ki göz kırptığını bile görmemiştim.

Teneffüs olduğunda çoğu kişi yerlerinden kalkıp sınıftan çıkarken kafamı İan'a çevirdim.

"Bahçeye çıkmak ister misin?" dedim nazikçe. Fakat o pür dikkat bir yere odaklanmıştı. Bakışlarını takip ettiğimde bir gri kanatlıyla konuşan Sasha'yı gördüm.

Yüzüme bile bakmadan bir anda ayaklandı. Hızlı adımlarını Sasha'ya yönlendirdiğinde hala arkasından bakıyordum.

En azından cevap verseydin keşke.

"Celine!"

Duyduğum tanıdık sesle kafamı çevirdim. Elleri cebinde, sırıtarak Darrel geliyordu. Sarı kıvırcık saçları her zamanki gibi alnına dökülüyor, açık kahve gözleri mutlulukla parlıyordu.

"Darrel, nasılsın?" dedim gülümsememi yeniden kazanarak. Yanıma gelip masama oturduğunda kafamı kaldırmak zorunda kaldım. Hafifçe üzerime eğilip fısıldadı.

"Yeni gelen Görünsüzler hakkında ne düşünüyorsun? Şu esmer olan çok tatlı bence." dedi kaşlarıyla en ön sırada oturan kızı işaret ederek. Gözlerimi devirmeden edemedim.

"Her sene aynı şey Darrel. Bilmem farkında mısın? Daha hiçbir Görünsüz sana yüz vermedi."

Kaşlarını çatarak bana baktı.

"Bu o tatlı esmerin de vermeyeceği anlamına gelmiyor." Tekrar çapkınca sırıttı. "Ona bir isim buldum bile."

Çok ilgiliymiş gibi sahte bir tavırla konuştum. "Yaa, öyle mi? Neymiş?"

Üzerime daha çok eğildi. Bir sır verir gibi kulağıma fısıldadı.

"Esmer Şeker."

Gözlerimi devirdim.

"Gerçekten çok yaratıcısın."

Darrel konuşmaya devam ederken yanımızdan İan geçti. Tekrar yanıma oturduğunda az önceki kadar olmasa da hala sinirli bir enerji etrafa yayıyordu. Kaşları hafifçe çatılmıştı.

''Bir sorun mu var?'' dedim şansımı deneyerek. Ama yine cevap vermemişti. Bozulduğumu hissederken Darrel'ın sesi kulaklarıma doldu.

''İyi misin?''

Fakat İan ona da yan gözle bile bakmamıştı. Darrel'ın kaşları çatıldı ve az önceki neşeli halinden eser kalmadı.

''Sağır mı acaba?'' diye kulağıma fısıldadığında yanımdan bir ses yükseldi.

''Kulaklarım gayet iyi duyuyor.'' dedi tersleyerek.

Darrel'a sanki aptalmış gibi bakıyordu. Darrel ise onu duymasına şaşırmıştı. Açıkçası beni de şaşırtmıştı. Meleklerin ve İblislerin duyusu İnsanlara göre çok daha iyiydi. İan artık insan sayılmazdı ama yine de yeryüzünden daha yeni gelmişti. Duyusunun gelişmesi için daha zamanı vardı.

''O zaman niye cevap vermiyorsun?''

''Önemli olsaydı cevap verirdim.'' dedi ve bakışlarını Darrel'dan çekerek konuşmayı bitirdi.

Darrel yüzünü buruşturdu ve tekrar kulağıma eğilerek fısıldadı.

''Geçmiş olsun. Senin adına şimdiden çok üzüldüm.''

İan muhtemelen bu dediğini de duymuştu ama dönüp bakmadı. Darrel sıradan kalkıp gittiğinde yan gözle sağ tarafıma baktım.

Ben hiç de üzgün değildim.

🪽

Son ders bittiğinde herkes eşyalarını toplamaya başlamıştı. Zaten ilk gün olduğu için ders sayısı da eşya sayısı da azdı.

Ben eşyalarımı çantama koyarken yanımdakinin çoktan ayaklanıp sınıftan çıktığını gördüm. Bunun üzerine eşyalarımı çantama güzelce dizmek yerine içine tıkıştırıp peşinden koştum.

''Dur! Bekle!''

Beklemedi.

Yanına ulaştığımda büyük ve hızlı adımlarına ayak uydurmaya çalıştım.

''Ne kadar hızlısın!''

Yürümüyor da koşuyor gibiydi. Ki ben yanında gerçekten de koşuyordum.

Bahçeye çıkana kadar onunla sohbet etmeye çalıştım. Tek tük cümleler kuruyordum gerçi. Ne soracağımı bilemiyordum. Dediğim hiçbir şeye de cevap vermiyordu zaten.

''Neden benimle konuşmuyorsun?'' diye sordum dayanamayıp.

''Neden benimle konuşuyorsun?''

Bilmiyorum ama anlamsızca sesini daha çok duymak istiyorum.

Bahçeye çıktığımızda sıcak Güneş ışıkları yüzüme vurdu. Kafamı kaldırıp hemen ona baktım. Güneş ışıkları yüz hatlarını daha da belirginleştirmişti. Beyaz teni daha çok parlarken gece gibi simsiyah saçları ışığı resmen içine çekiyordu. Işıktan dolayı hafif kısılmış siyah gözleri ise onu daha da çekici gösteriyordu.

''Göklere yeni geldin. Hiç tanıdığının olduğunu zannetmiyorum.''

Cevap vermedi. Ne demek istediğimi aslında açıkça ima etmiştim.

''Bırak peşimi.''

Yüzüme bile bakmaması artık sinirimi bozmaya başlamıştı. Hızlıca ileri atılıp önüne geçtim. Amacım onu durdurmaktı.

Ama o hiç durmadan yanımdan geçip gitti.

Tekrar ona yetiştim ama bu sefer kolundan sertçe tutup onu durmaya zorladım. Ve garip bir şekilde başardım.

Tek kaşını kaldırarak bir kolundaki elime bir de bana baktı. Soğuk bakışları beni bulduğunda sıcak Güneş'e rağmen ürperdiğimi hissettim. Elimi yavaşça kolundan çekip bakışlarımı kaçırdım.

Yüzümün alev aldığını hissettim. Bana bakmasını istemiştim ama şu anda da utanıyordum. Diyeceğim şeyleri de unutmuştum bir anda. Karnımda hem rahatsız edici hem de tatlı hissettiren kelebekler kıpırdanıyordu.

Kendine gel Celine! Sana şu an konuşman için fırsat veriyor!

Aklıma hala durup bana dik dik baktığı geldiğinde kendimi hemen toparladım.

''Bahçeyi gezmek ister misin? Sana okulu gezdirebilirim. Hem herkesten önce öğrenmiş olursun okulu.''

''Herkesle beraber öğrenirim.''

''Ama erken öğrenirsen senin için daha iyi olur.''

''Benim için neyin daha iyi olacağına nasıl karar verebiliyorsun?''

"Ben doğuştan bir Meleğim. Yani doğduğumdan beri Gökleri biliyorum. Sen yeni geldin ve İblisler siz Görünsüzlere karşı acımasız davranabiliyorlar. Eğer..."

"Hayır."

Net çıkan sesiyle bakışlarımı kaçırmamak için kendimi zor tuttum. Gerçekten gözleri delip geçiyordu. Hayatımda ilk defa onunki kadar koyu göz görüyordum. Resmen göz bebeği ile bütünleşiyordu.

Derin bir nefes verdim. Pekala, sanırım zorlamamam gerekiyor.

''Tamam, ısrar etmeyeceğim.'' dediğimde kaşlarını 'Sanki bu mümkünmüş' gibi havaya kaldırdı. Bense ona arkamı dönüp hızlı hızlı yürümeye başladım.

Halbuki gideceğim yer bu tarafta değildi.

Kendine gel Celine!

Ama derin nefesler almama rağmen kalbim deli gibi hızlı atıyordu. Midemdeki o garip his de kaybolmamıştı.

Gökler aşkına, nasıl bir histi bu böyle?

Elimle yüzüme yelpaze yaparak yönümü değiştirdim ve yatakhane tarafına yürüdüm. Uzun merdivenlerden çıkıp odama girdiğimde Dina yatağında yatmış tavanı seyrediyordu. Geldiğimi görünce bana çatık kaşlarıyla baktı.

''Neredeydin? Çıkışta yanına gelecektim ama sınıftan o kadar hızlı çıktın ki sana yetişemedim.''

''Önemli bir şey yok.'' dedim çantamı yere bırakıp. Dina arkamdan bağırsa da onu umursamadan banyoya girdim.

Anlatacak bir şey yoktu çünkü. Daha ben bile ne olduğunu anlamamıştım.

Soğuk suyla yüzümü yıkadıktan sonra gözüm aynadaki bana takıldı. Sonra aklıma yine o geldi. Aslında dışarıdan bakınca ne kadar da zıttık. Benim sarı saçlarım onun siyah saçları vardı. Ben gök gözlüydüm ama onun gözleri dipsiz iki çukurdu. Benim yuvarlak ve sevimli yüz hatlarım varken onun keskin ve sert yüz hatları vardı.

Hoş, içeriden bakınca da zıttık. Ben konuşmadan ya da gülümsemeden duramazdım. Ama o konuşmayı geçtim, nefesi bile sessiz alıyordu.

Onu düşünmek yine kalbimin hızlanmasına sebep olurken bu histen kurtulmak için kafamı iki yana salladım. Yine de banyodan çıkarken kafamda tek bir cümle dönüyordu.

Lütfen iblislerden biri olmasın.

꒰ঌ ໒꒱

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.