İçeriğe geç

Cennetin Acımasızlığı

Bölüm 6 · 26 dk okuma

Cennetin Acımasızlığı

Bölüm 6

5. BÖLÜM

Her derde derman mı bulunmalı?

Her yaranın bir merhemi mi olmalı?

Her ruh kırığının bir şifası var mı?

Ya senin şifa zannettiğin,

Daha büyük bir kıyımın sebebi olursa?

💫

Önümdeki kitabın kapağını sertçe kapattım. Gözlerim bir açılıyor bir kapanıyordu. Kaç saattir kütüphanede olduğumu bilmiyordum.

Bu kadar saattir burada olmama karşın hiçbir şey bulamamıştım.

Kitabı solumda duran yığına bıraktım ve sağ tarafımdaki kitaplardan yenisini aldım. İlk sayfasını açıp dikkatlice okumaya başladım.

Bu kitap tamamen insanlarla alakalıydı. Aslında daha önce okumuştum. İnsanların, Ölümsüzlerin karşısında ne kadar aciz ve güçsüz olduklarını anlatıyordu. Hem bir melek kadar nazik hem de bir iblis kadar sinsi oldukları için aslında iki tarafa da ait olmadıklarını ve Evren’deki bir hatanın sonucu olduklarından bahsediyordu.

Kısmen katılıyordum. İnsanlar biz Ölümsüzlerin gözünde gerçekten zavallılardı. Öyle ki onların karar vermelerinde bile bizim payımız vardı.

Ama bana kalırsa insanlar Evren’in bir hatası değildi. Çünkü doğa, hatayı devam ettirmezdi. Eğer insanlar bir hata olsaydı bunca zaman var olamazlardı.

Sadece bazen işler farklı ilerlerdi. Lakin bu farklılıklar da düzenin bir parçasıydı ve hepsi bir uyum içerisindeydi. Önemsizmiş gibi görünen bir parçanın eksikliği bütün düzeni etkiler ve belki de hepsini yok ederdi.

Kitabı kurcalarken hatırlamadığım ya da o zamanlar dikkatimi çekmeyen bir şey var mı diye dikkat ediyordum. Ta ki kulağımın dibinde duyduğum fısıltıya kadar.

“Ne yapıyorsun burada Celine?”

Dina’nın sesi kısa bir an beni korkutsa da aynı zamanda kendime de getirmişti.

“Kitap okuyordum. Ne oldu?”

Bana ve önümdeki kitaplara kızgın bir bakış attı.

“Bayan Brenda’nın dersini kaçırdın!”

Dina’nın dediği ile gözlerim büyüdü. Lanet!

Bayan Brenda dövüş sanatları eğitmeniydi. Kısacık kestirdiği saçları ve iri, kaslı cüssesi ile ürkütücü bir melekti. Gür sesi daha şimdiden zihnimde yankılanıyordu.

“Önceki derste neredeydin Celine!? Cezan, on sekiz gün batımı antrenman!”

İsminin hakkını taşıyan, kılıcı parmaklarının uzantısı gibi kullanan biriydi. Söz konusu disiplin olduğunda akademideki en acımasız öğretmendi.

“Çok kızdı mı?” diye korkuyla sordum.

“Bir dahaki derste hem bugün yapmadığın hem de derste yapman gereken darbeleri molasız yapacaksın.”

Kafamda yankılanan ses epey iyimsermiş anlaşılan.

“Bir de ders bittikten sonra yine mola vermeden Bayan Brenda ile bir saat dövüşeceksin.”

“Ne!?”

Sesimin yüksek çıkması birkaç meleğin bana bakmasına sebep oldu. Gülümseyip başımı özür diliyormuş gibi salladım ve sonra hızlıca Dina’ya döndüm.

“Ne demek Bayan Brenda ile bir saat dövüşeceksin? Ben o dövüşten kanatlarım dik çıkamam.”

Dina acıyarak bana baktı.

“Abartma demeyi çok isterdim ama muhtemelen tam da dediğin gibi olacak.”

Oflayarak arkama yaslandım. Daha şimdiden yorulmuşçasına omuzlarım çökmüştü. Nasıl olur da onun dersini kaçırırdım? Daha merhametli bir öğretmenin dersine denk gelemez miydim?

“Hadi, gidelim artık. Bari bir sonraki dersi kaçırma.”

“Sıradaki ders kimin?”

Bir yandan da ayaklanmış kitapları topluyordum.

“Bayan Kaitlyn.”

Kitapları yerlerine koymadan hemen önce kafamı salladım. Bayan Kaitlyn güçlerimiz konusunda bize yardımcı olan öğretmendi. Enerjilerimizi nasıl kullanmamız konusunda bizi bilgilendirir ve sağduyumuzun gelişmesi için her ders bizi küçük sınavlara sokardı.

Aklıma gelen şeyle bir anda durdum. Bayan Kaitlyn’in dersinde Görünsüzler de olacaktı. Onlar daha önce hiç enerjilerini kullanmadıkları için nasıl olacağını bilmiyorlardı. Ve sadece Bayan Kaitlyn değil, biz de onlara yardım edecektik.

İan da orada olacaktı.

“Hadi çıkalım.”

Kütüphaneden dışarıya adımlarken içimde küçük bir yakınma duygusu vardı. İan ile tekrar karşılaşacaktım ama elim boştu. Ona hafızasını bulacağıma söz vermiştim. Bir anda bulacağımı ben de beklemiyordum tabi ki ama en azından küçük de olsa bir şeyler bulabilsem çok iyi olurdu.

Belki Bayan Kaitlyn ile konuşabilirdim. O hep Görünsüzler ile iç içeydi. Görünsüzlerin sevdiği ilk öğretmen genelde Bayan Kaitlyn olurdu. Herkesle iyi anlaşan, sakin, yardımsever ve sessiz bir melekti. Daha önce hiç kimsede görmediğim rahatlatıcı bir sesi vardı. Bayan Kaitlyn konuştuğunda ne kadar sinirli olursanız olun, kısa sürede sakinleşirdiniz.

Bayan Kaitlyn’in sinirlendiğini de hiç görmemiştim. Sürekli yüzünde hafif bir tebessüm vardı.

Arka bahçeye doğru yürürken Dina’nın sessizliğini fark ettim.

“İyi misin? Bir sorun yok değil mi?”

Sorduğum soruyla kafasını kaldırıp şaşkınca bana baktı.

“Evet. Kötü mü görünüyorum?”

Elleri hemen saçlarına gitmişti.

“Gayet güzelsin. Sadece fazla sessiz göründün gözüme.”

Gülümseyerek koluma girdi.

“Bayan Brenda’nın dersinde yoruldum sadece. Bir süredir antrenman yapmıyordum. Bir anda Bayan Brenda’nın dersiyle başlayınca bütün vücudum ağrıdı.”

“Hımm, peki ikizlerin geldiğinden haberin var mı?”

Dina’nın gözleri heyecanla büyüdü.

“Aida ve Adel mi? Gelmişler mi sonunda?”

“Evet!” dedim ben de heyecanla. “Aida’nın boyu Adel’i geçmiş hatta. Yanıma geldiklerinde bunun için kavga ediyorlardı.”

Dina gülerek tek kaşını kaldırdı.

“Hala değişmemişler yani.”

“Evet, Aida yine koca göklere sığmıyor ve Adel bir kayanın üzerinde oturarak onu seyrediyor.”

İkizleri konuşarak arka bahçeye geldiğimizde öğrencilerin çoktan geldiğini gördük. Hepsi Bayan Kaitlyn’in karşısında sıra olmuştu. Sanırım tek eksik bizdik.

“Geç kaldığımız için kusura bakmayın Bayan Kaitlyn.”

“Sorun değil çocuklar.” dedi o sakin sesiyle. “Ben de kendimi tanıtıyordum. Henüz hiçbir şey kaçırmadınız.”

Gülümseyip kendi seviyemizdekilerin yanına geçtik. Karşımda duran Görünsüzlere bakarken İan’ı arıyordum. Sıranın en sonundaydı. Bakışlarını Bayan Kaitlyn’e dikmişti.

Birinin bakışlarını üzerimde hissettiğimde etrafıma baktım. Darrel ile göz göze geldiğimizde bana sırıtarak göz kırptı.

“Şimdi nasıl olacağını daha iyi anlamanız için üst sınıflar size gösterecek.”

Bayan Kaitlyn’in sesi ile dikkatim dağıldı. Gülümseyerek bize döndüğünde sıranın en başında ben vardım.

“Celine, lütfen bize gösterir misin?”

“Tabi ki.”

Tam karşımdaki Görünsüz’e ilerlemiştim ki Bayan Kaitlyn beni durdurdu.

“Bu sefer daha farklı bir şey deneyeceğiz. Geçen senelerde Görünsüzler üzerinden çalışıyordunuz ama artık siz de deneyimlisiniz. Kendinizden bir üst sınıflarla çalışacaksınız.”

Kaşlarım belli belirsiz çatıldı. Benim bir üstüm zaten son sınıftı. Onlar kiminle çalışacaktı? Ayrıca Görünsüzlerin ne olduğunu anlaması için deneyimlemeleri gerekiyordu. İzleyerek hiçbir şey anlayamazlardı ki.

“Valefar ile dene lütfen.”

Kafamı çevirmemle Valefar ile göz göze gelmem bir oldu. Bana sinsice sırıttığında sinirle suratına bakıp tekrar Bayan Kaityln’e döndüm.

“Bayan Kaitlyn, lütfen beni yanlış anlamayın ama merak ediyorum; Görünsüzlerin bunu deneyimlemesi gerekmiyor mu? Ben Valefar ile yaparsam onlar bunu nasıl anlayacak?”

Bayan Kaitlyn gülümsemesini yüzünden silmeden konuştu.

“Bu yıl farklı bir öğretme yöntemi denemek istiyorum Celine. Dersin ilerleyen vaktinde ne yapmak istediğimi zaten anlayacaksınız. Şimdi lütfen, Valefar ile çalışır mısın?”

Bayan Kaitlyn’e karşı gelemeyeceğim için isteksizce başımı salladım ve Valefar’a doğru yürüdüm. Tam karşısında durduğumda hala sırıtıyordu.

Onun bu şeytani gülümsemesini dağıtmak istiyordum.

Gri gözlerine bakıp odaklanmaya çalıştım. Valefar’ın nasıl bir enerjiye sahip olduğunu az çok biliyordum ama hiç bu şekilde deneyimlememiştim.

Valefar bana tepeden bakışlar atarken kendisini serbest bırakmadığını biliyordum. Tözü anlamamam için direniyordu.

Ben güçsüz bir melek değildim. Aksine derslerimde çok başarılıydım ve hızlı kavrardım. Ama Valefar’ın bana direnmesi işimi zorlaştırıyordu.

Aklıma kütüphanede bana dedikleri geldiğinde tekrardan sinirlerim gerildi. Konsantrasyonum bozulduğunda Valefar sıkılmış bir şekilde nefes verdi.

“Bayan Kaitlyn, bu daha ne kadar sürecek?”

Beni beceriksiz gibi göstermesi kaşlarımın çatılmasına sebep oldu.

“Bayan Kaitlyn, söyler misiniz eğer bunun bu kadar uzun sürmesini istemiyorsa bana direnmesin!”

“Önemli olan sana direniyorken beni bulman değil mi Celine?” Valefar sinsice bana bakıp kafasını yüzüme doğru eğdi. “Gerçek savaşta ne yapacaksın? Düşmanına ‘Lütfen kendinizi serbest bırakıp enerjinizi benimle paylaşın, sizi bulamıyorum.’ mu diyeceksin?”

Sesini incelterek yaptığı taklidime iblislerin birçoğu güldü. Valefar’ın gri gözleri ise beni sinirlendirmekten duyduğu hazla parlıyordu.

Ne kadar kabul etmek istemesem de Valefar güç olarak zaten benden üstündü. O Şeytan’ın oğluydu ve Cehennem tahtının vârisiydi. Emeklemeye başladığı andan itibaren sıkı eğitimler almıştı. Sadece benden değil, buradaki birçok ölümsüzden daha güçlüydü.

“Savaş mı?”

“Ne savaşı?”

“Savaş mı çıkacak?”

Görünsüzlerin sesleri yükselmeye başladığında dişlerimi sıkarak konuştum.

“Yaptığını beğendin mi?”

“Çok.” dedi harfleri uzatarak. Gerçekten de korku dolu gözlerle etrafına bakan Görünsüzlere eğlenerek bakıyordu.

Bakışlarım İan’ı bulduğunda bir tek onun tepkisiz kaldığını gördüm. O da bana bakıyordu. Belki de benim tepkimi merak etmişti ve savaş ihtimalinin ne kadar olduğunu anlamak için yüzüme bakmıştı.

“Çocuklar!”

Bayan Kaitlyn sesini yükselterek hepsini susturdu.

“Lütfen sakin olun. Düşündüğünüz gibi bir savaş çıkmayacak.”

Melekler ve İblisler çoğu kez birbirleriyle savaşmışlardı. Ama bizim bu kadar sıkı eğitim almamızın sebebi bu değildi. Göklerde sayısız ada ve bu adalarda yaşayan bir sürü düşman denilecek türde canlı vardı. Birçoğunu bilmiyorduk bile. Sadece meleklerin değil iblislerin de düşmanı vardı. Olası bir savaş durumunda herkes kendini savunabilmeliydi.

Bildiğime göre başlarda bu savunma ve saldırma dersleri sadece ölümsüzlerin becerilerini geliştirmek ve dayanıklılıkları arttırmak için verilirdi. Temel becerileri öğrendikten sonra istemeyen bu dersleri almak zorunda bile değildi.

Ama sonradan bu dersler zorunlu hale getirilmişti.

“Göklerde yıllardır değil savaş, kötü alamet bile ortaya çıkmadı. Sizin bu dersleri almanızın sebebi göklerin ve bu akademinin bir parçası olmanız.” Bayan Kaitlyn bütün öğrencilere şefkatle gülümsedi. “Lütfen sakin olun.”

Sol tarafımdan alaylı bir nefes işittiğimde kafamı kaldırıp sertçe Valefar’a baktım. Çıkarttığı karmaşadan nasıl da keyif alıyordu!

“Valefar, senden ricam bir daha böyle cümleler kullanmaman.” Bayan Kaitlyn ne kadar rica kelimesini kullansa da aslında kesin bir hüküm veriyordu. “Şimdi lütfen kendini serbest bırakıp Celine’e yardımcı olur musun?”

Valefar göz devirerek bakışlarını bana çevirdi. Ben de odaklanıp gözlerine baktım. Şimdi akışı hissedebiliyordum.

Kendisini serbest bıraktığı için kısa sürede burnuma kül kokusu geldi. Enerjisi çok ağır ve sıcaktı. Canımı yakıp derimi eritecek kadar sıcaktı. Kül kokusunun dışında alevlerden geriye kalan yanık odun kokusunu da alıyordum.

Kendimi geri çekip etkisinden uzaklaştım.

“Çok güzel Celine! Şimdi sıra sende Valefar.”

Ben daha yeni gözlerine bakmıştım ki Valefar’ın çoktan akışı aldığını hissettim. Bu kadar hızlı olması canımı sıkmıştı. Bir an ben de onun gibi direnmeyi düşünmüştüm. Ona karşı çok fazla direnemeyeceğimi biliyordum ama yine de onu uğraştırmak istemiştim. Tabi o çoktan enerjimi öğrenmişti.

Kendini geri çekmesi benimki kadar uzun sürmedi.

“Harikasınız çocuklar! Şimdi lütfen ben yeni gelen arkadaşlarınızı çalıştırırken siz de birbirinizle antrenman yapın. Dersin sonunda sizinle küçük bir oyun oynayacağız. O yüzden lütfen birbirinizin enerjisini iyi öğrenin.”

Küçük bir oyundan kastı ne kadar başarılı olduğumuzu görebilmek için yapacağı sınavdı.

Valefar’ın daha fazla yüzüne bakmadan yanında duran meleğe geçtim. Koyu kahve ve kıvırcık saçları, çikolata gibi teni ve büyük kahve gözleri ile güzel bir melekti. Boyu benimkinden uzundu. Gülümseyerek bana baktığında ben de gülümsedim. Enerjisini öğrenmek için gözlerinin içine baktığımda tabi ki Valefar gibi direnmedi.

Enerjisi gözlerimin önüne denizi getirdi. Tuzlu suyun kokusunu alabiliyordum. Ama sakin bir deniz değil de daha çok dalgalı ve her an hırçınlaşabilecek bir deniz gibiydi.

Çok beklemeden kendimi çektim ve sıra ona geçti. Böyle böyle herkes sıradakinin enerjisini deneyimlerken benim aklım İan’daydı. Onun enerjisini merak ediyordum. Bayan Kaitlyn onları çalıştırırken acaba sıra bize gelecek mi diye heyecanla bekliyordum.

“Evet, herkesinki bittiyse şimdi küçük oyunumuza geçebiliriz.”

Yüzümün düşmemesi için çaba gösterdim. Abartma Celine, istersen enerjisini sonra da öğrenebilirsin.

“Şimdi hepiniz altı kişilik gruplara ayrılacaksınız.” Herkes yakın olduğu kişinin yanına geçmeye başlamıştı ki Bayan Kaitlyn elini kaldırdı. “Hayır, önceden tanıdığınız kişilerle aynı grupta olmayacaksınız. Hatta nefret ettiğiniz kişilerle aynı grupta olacaksınız.”

Bazı iblisler yüzünü ekşiterek homurdandı. Az önceki gibi kimse hareket etmeye kalkışmamıştı. Bunun üzerine Bayan Kaitlyn grupları kendi belirledi.

“Sharon, Celine, Paul, Emrick, Delilah ve Valefar.”

Lanet! Gerçekten mi?

Valefar hiç hareket etmemiş, hepimizin ona doğru gelmesini beklemişti. En son yanlarına giden ben olmuştum.

Sharon ve Paul görünsüzlerdendi. Delilah bir melek, Emrick bir iblisti. Diğer gruplara baktığımda herkesin bu şekilde gruplandırıldığını gördüm. Gözüm Dina’ya takıldığında takım arkadaşlarıyla hiç göz teması kurmadığını gördüm. Dina’nın yanında Nomi’yi görünce neden mesafeli durduğunu anlamıştım. İki melek de birbirini zerre kadar sevmiyordu. Ama bu nefretin nasıl başladığını bilmiyordum. Bence kendileri de bilmiyordu.

Gözüm İan’ı aradı. Onun takım arkadaşları güler yüzlü duruyordu. Kendisi her zamanki gibi düz bir ifade takınmıştı ama en azından arkadaşlarının samimi olması içimi rahatlatmıştı.

“Şimdi kendiniz için gizli bir yer seçeceksiniz. Okulun içi ve adanın dışı yasak. Gittiğiniz yere başka bir grup gelemez. Sadece siz altı kişi olacaksınız ve beraber vakit geçireceksiniz. Birbirinizi daha iyi tanıyacak ve enerjilerinizi ezberleyeceksiniz. Daha sonrasında size gönderdiğim işaretle tekrar buraya geleceksiniz.”

“Sadece bu kadar mı?”

Ember tabi ki memnuniyetsizliğini belli etmişti. Küçümser ve tahammülsüz ses tonu Bayan Kaitlyn’in umurunda değildi ama bu saygısızlığı beni rahatsız ediyordu.

“Evet, şimdilik. Geri geldiğinizde asıl oyun başlıyor olacak.”

“Nasıl bir oyun bu, anlatır mısınız?” dedi meleklerden biri.

Bayan Kaitlyn gülümsedi. “Gelince anlayacaksınız.” dedi sadece.

Melekler birbirlerine soru dolu gözlerle bakarken iblisler daha sesliydi. Fakat en sonunda herkes gruplarıyla beraber ayrılmaya başladı. Kimisi yürüdü kimisi kanat çırptı.

“Beni takip edin.”

Valefar bir anda havalandığında ağzım açık ona baktım. Onun arkasından Emrick de uçmuştu.

“Şey, konuşup ortak bir karar vermemiz gerekmiyor muydu?”

Sharon’un dediğine gülümsedim sadece.

“Uçabilir misiniz?”

İkisi de kafasını salladığında Delilah ile önce onların havalanmasını bekledik. Daha sonra da onların peşinden kanat çırptık.

“Sence nereye gidiyoruz?”

Delilah’ın sorduğu soruya sıkıntılı bir nefes verdim.

“İnan bilmiyorum. Ama adanın dışına çıkamadığımıza göre çok da uzaklaşamayız.”

“Ada zaten tek başına çok büyük.” Koyu kahve saçlarının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı. “Kontrolün iblislerin elinde olması beni huzursuz ediyor.”

“Beni de.”

Görünsüzler önümüzde sessizce uçarken bir gözüm onlarda bir gözüm alıp başını gitmiş, bizden epey uzakta uçan Valefar ve Emrick’teydi. Nereye gidiyorlardı ki?

Bir süre daha uçtuktan sonra alçaldıklarını görünce nereye gittiklerini anlamıştım. Yaltırık Mağarası'na gidiyorlardı.

“Sharon, Paul; iniyoruz.”

İkisi de alçalmaya başladığında Paul’ün dengesiz inişi dikkatimi çekti. Delilah ile göz göze geldiğimizde sessizce anlaştık. O hızlıca aşağıya indi ve yerde beklemeye başladı. Bense ikisinin hemen üstünde uçuyordum. Tahmin ettiğimiz gibi Paul yere inerken kanadının kontrolünü kaybetti. Kollarından yakalayıp yere çakılmasını engelledim. Yere yavaşça inerken Delilah zıplayıp Paul’ü kollarımdan aldı ve ayağının yere basmasını sağladı. Sharon ayağı yere bastığında tökezlese de fena bir iniş yapmamıştı.

“İyi misin?”

Delilah’ın anlayışlı kahve gözleri Paul’ün üzerinde oyalandı. Paul sadece başını sallamakla yetindi. Başta utandığını sanmıştım. Fakat enerjisini kontrol ettiğimde utanmamış, aksine sinirlenmişti.

“Birkaç uçuş sonra daha iyi inişler yapacaksın, merak etme.”

Delilah onun sinirlendiğini anlamamış olacak ki teselli etmeye çalışıyordu ama Paul hiç oralı olmadı. Ters bakışlarını ikimizin üzerinden çekip kendisine alayla bakan iki şeytana çevirdi.

Ve işte şimdi utanmıştı.

Ve muhtemelen bir iblis olacaktı.

Valefar ve Emrick mağaranın içine doğru ilerlediğinde Paul da onları takip etti. Biz Delilah ile Sharon’u ortamıza aldık.

“Bizi Yaltırık Mağarası'na getireceğini keşke en başından söyleseydin Valefar.”

Delilah’ın kinayeli sesine Valefar tepki vermedi. Delilah’ın kalın kaşları çatıldığında benimle göz göze geldi. Sakinleşmesi için gözlerimi açıp kapattım.

O sırada yanımda duran Sharon’a takıldı bakışlarım. Mağaraya büyülenmiş gibi bakıyordu. Ben de gözlerimi mağarada gezdirdim. Mağaranın girişi epey arkamızda kalmıştı ve içeriye güneş ışığı girmiyordu. Buna rağmen içerisi aydınlıktı. Mağara duvarlarının arasında ara sıra görünen beyaz-mavi parıltılar içeriyi aydınlatıyordu.

Buraya ilk gelenler için büyüleyiciydi ama benim gibiler bu mağarayı defalarca kez görmüştü. Her ne kadar bir mağara olsa da gizli bir yer değildi. Hiç gelmese bile herkesin yerini bildiği ve istese gelebileceği bir yerdi.

Valefar’ın ise neden burayı seçtiğini bilmiyordum. Seçilebilecek çok daha güzel yerler varken neden bir mağara?

Şeytanın işine akıl yürütülür mü?

Mağaranın sonuna geldiğimizde Valefar gölün kenarına oturdu. Emrick beni şaşırtarak ondan biraz daha uzağa, mağara duvarının dibine çöküp bir bacağını kendine çekti. Delilah ile kısa bir an bakıştık ve ben konuştum.

“Burada böylece oturacak mıyız?”

“Uçabileceğin kadar yüksek olduğunu zannetmiyorum.”

Valefar bana kafasını bile çevirmemiş, karşısındaki mağara duvarına bakmaya devam etmişti. Ciddiyetsiz cevabına karşılık sakince cevap verdim.

“Eğer sadece oturacaksak bu iç karartıcı mağaradan çok daha iyi alternatifler de vardı.”

“Götürseydin o zaman.” dedi omuzlarını silkerek.

“Sen bir anda havalanıp uçmasaydın götürecektim zaten.”

“Buraya gelmeden önce konuşup nereye gideceğimize ortak bir karar verebilirdik.” dedi Delilah da beni savunarak.

O sırada duvarın dibindeki Emrick’in üfleyen sesini duydum. Yeşil gözlerini bıkkınlıkla bize çevirmişti.

“Ne tantana yaptınız be! Ha mağarada oturmuşsun ha dışarıda oturmuşsun, ne fark eder melek?”

“Bayan Kaitlyn’in bizden istediği boş boş oturmamız değildi.”

Emrick, Delilah’a göz devirdi.

“Sadece enerjilerimizi ezberleyeceksin bu kadar. Zor bir şey değil. İşaret geldikten sonra kanatüstü hallederiz.”

“Bayan Kaitlyn bizimle oyun oynamıyor, bu bir sınav.”

“Ve sen de bu zor denklemi zekice çözüp artı puan aldın Celine.”

Valefar’ın abartılı hareketlerine Emrick mağara duvarlarını inletecek bir kahkaha attı. Paul ise kıs kıs gülmüştü.

“Celine’in demek istediği şey zannettiğiniz kadar basit olmadığı.” Delilah’ın baskın sesi ve çatık kaşları Emrick’in sırıtışını genişletti.

“Ne oldu meleğim? Kıskandın da sen de mi artı puan istiyorsun?”

“Bana meleğim demeyi bırak Emrick!”

“Tamam meleğim.” deyip üstüne bir de öpücük göndermesiyle Delilah yumruklarını sıktı.

“Şş, sakin ol meleğim. Hiç yakışıyor mu sana bu hareketler?” Emrick başını eğip alaylı gözleriyle Delilah’ı baştan ayağa süzdü. “Narin bir meleğe hiç yakışmıyor o yumruklar.”

Delilah, narin demekti. Emrick de bunu biliyor olmalı ki kelimesine vurgu yapmıştı.

“Şey, araya girmek istemiyorum ama acaba enerjilerinizi öğrenebilir miyim?”

Sharon’un sesi Valefar dışında hepimizin ona bakmasına neden oldu. Utanmış olacak ki bakışlarını kaçırdı.

“Ben sizin gibi deneyimli değilim. Az önce bahçede de pek başarılı olduğum söylenemez. Yani, işaret geldikten sonra sizin kadar hızlı öğrenemem.”

Yüzümde bir gülümseme oluştu. Sharon ellerini önünde birleştirmiş, kafasını eğdiği için kumral saçları yüzünü örtmüştü. Ela gözleri hiçbirimizin gözlerine doğrudan bakamıyordu.

“Tabi ki öğrenebilirsin.” Bir elimi ona destek olmak için omzuna koyduğumda şaşırdı. Kafasını kaldırıp şaşkınlığını attığında teşekkür edercesine gülümsedi.

“Hadi benimle başla.”

Heyecanla kafasını salladı. Karşısında durup gözlerinin içine baktım. Derin bir nefes alıp kollarını iki yana bıraktı. Uzun uzun gözlerime baktı ve sonrasında hüsranla bakışlarını yere çevirdi.

“Olmuyor.”

“Odaklan, yapabilirsin. Sana direnmiyorum.”

Kafasını kaldırdı ve yeniden denedi. Bazen kaşları çatıldı, bazen yüzü kasıldı, bazen de dişlerini sıktı ama enerjime ulaşamadı.

Ama ben onunkine ulaşmıştım. Ne sıcak ne de soğuktu, tatlı bir bahar günü gibi hissettiriyordu. Yeni açmış çiçeklerin birbirinden güzel kokusu, güneş ışıklarının yakıcı olmayan tatlı sıcaklığı etrafımı sarmıştı.

Şimdiyse o baharın sıcaklığı azalmaya başlamıştı. Gerilmişti. Utanmıştı. Beceriksiz olduğunu düşünüyor ve yapamadıkça daha da panik oluyordu. Bu da enerjisinin daha soğuk bir hal almasına sebep oluyordu. İki yanında duran ellerinin titrediğini gördüğümde ona doğru küçük bir adım attım ve ellerini sıkıca tuttum. Ela gözleri şaşkınlıkla irileştiğinde gülümsemeye devam ettim.

“Sakin ol. Burada seni kimse yargılayamaz. Yeterince vaktimiz var.”

Ellerini bıraktım ve az önce attığım küçük adımı geri geldim. Sharon tekrar derin bir nefes aldı. Yüzünü sıvazlayıp tekrar gözlerime baktığında daha ciddi bir ifadesi vardı.

Enerjime ulaştığını hissettiğimde eş zamanlı olarak onun da yüzü resmen aydınlandı. Kocaman gülümsemesi yüzüne yayıldığında heyecanla ellerini ağzının üzerinde birleştirdi.

“Yaptım, yaptım!”

“Evet, yaptın!” dedim ben de onun gibi heyecanla.

O kadar sevinmişti ki gülmeye başladı. Yapabildiği için çok rahatlamıştı ve bu enerjisine de yansımıştı. Eski bahar sıcaklığına geri dönmüştü.

“O zaman sıra bende.”

Delilah da hevesle onun karşısına geçtiğinde Sharon’un onun enerjisini bulması benimki kadar uzun sürmedi. Bu onu daha da mutlu ettiğinde üçümüz de gülüştük.

Görünsüzlerle ilgilenmeyi sevmemin bir yanı da buydu. Evet, biz de birçok şeyi sonradan öğreniyorduk ama öğrendiğimiz şeyler zaten içimizde var olanlardı. Öyle ki, akademide öğrenmesek bir gün istemeden de olsa öğrenecektik zaten. Ama görünsüzler için durum böyle değildi. Eskiden insan oldukları için aslında neler yapabileceklerini, nelere güçlerinin yeteceklerini tahmin bile edemiyorlardı. Ve yaptıkları en ufak şeyde bile inanılmaz mutlu oluyorlardı. Yılın sonunda ister melek olsun ister iblis, hepsinin yüzünde başarmanın getirdiği bir zafer ve gurur duygusu vardı. Bu duyguyu yüzlerinde seyretmek benim için paha biçilemez şeylerden biriydi.

Paul, Sharon kadar istekli değildi ama ondan daha hızlı bir şekilde enerjimizi buldu. Ne kadar belli etmemeye çalışsa o da yapabildiği için sevinmişti. Kim sevinmezdi ki?

Bakışlarım hala gölün başında oturan Valefar’a ve duvarın dibindeki Emrick’e kaydı. Valefar mağara duvarını seyrederken Emrick bize bakıyordu.

“Sıra sizde.”

Delilah ikisine seslendi ama Valefar oralı olmadı. Emrick ise kısa bir an Valefar’a baktı ve sonrasında ayağa kalktı. Önce Sharon’un karşısında durdu. Sharon önce Paul’e gitmesini bekliyor olacak ki karşısında durmasına şaşırmıştı.

“Sen hep böyle şaşkın mısın?”

Emrick’in dediği ile Sharon daha çok şaşırdı. Bunun üzerine Emrick alayla güldü.

“Anlaşıldı.”

“Değilim.” dedi Sharon bozularak. Kızaran yanakları, yuvarlak yüzünü daha da tatlı gösterirken Emrick sırıtmaya devam ediyordu.

“Bir melek için bile fazla utangaçsın.”

Emrick’in dediği ile Sharon kafasını hızlıca yerden kaldırdı. Gözlerini hızlı hızlı kırpıştırırken boğazının hareketinden yutkunduğunu anlamıştım.

Çatık kaşlarım Emrick’in üzerinde oyalandı. İfadesinde hoşuma gitmeyen bir şeyler vardı. Sharon ile eğleniyordu, değil mi? Onu etkilemeye mi çalışıyordu?

“İşaret her an gelebilir.” dedi Delilah araya girerek. Ses tonu ne kadar sakin olsa da içimden bir ses onun da benim düşündüklerimi düşündüğünü söylüyordu.

“Doğru, özür dilerim.” Sharon hemen önüne dönüp Emrick’in enerjisine baktı. O sırada Delilah ile kısa bir süre bakıştık ve ben onunla aynı fikirde olduğumuza emin oldum.

Bir iblis ve bir melek asla birlikte olamazdı. Sharon henüz bir taraf seçmemiş olabilirdi ama seçme zamanı geldiğinde bir melek olacağı şüphesizdi. Emrick de doğuştan ölümsüz değildi. Eskiden o da bir görünsüzdü. Benim iki sınıf altımdaydı. Ama seçme zamanı geldiğinde asa kırmızı bir ışık saçmış ve onun bir iblis olduğunu ilan etmişti.

Bir iblis ve bir meleğin anlaşması olacak iş değildi. Çok uzak bir ihtimaldi. O kadar nadirdi ki yaratılışımızdan beri sadece bir örneği vardı.

Kimse ne meleğin ne de iblisin adını bilmezdi. Hatta hangisinin melek hangisinin iblis olduğunu bile bilmezdi. Bu o kadar eski bir hikayeydi ki gerçek olduğuna inanmayanlar bile vardı. Sadece iblis ve melekleri birbirlerinden uzak tutmak için uydurulduğunu, basit bir masal olduğunu düşünenlerin aksine ben, gerçek olduğunu düşünüyordum.

Anlatılanlara göre bir melek ve iblis birbirlerini gördükleri ilk anda aşık olmuşlar. Fakat biri iblis biri de melek olduğu için çok az görüşebiliyorlarmış. Zaman ilerledikçe ikisine de bu kısa zamanlar yetmemeye başlamış. Daha çok görüşmeye başlamış. İlk zamanlar kimsenin dikkatini çekmemek için dikkat etseler de sonradan umursamamışlar. Birbirlerine o kadar çok aşıklarmış ki diğer ölümsüzlerin ne dedikleri umurlarında değilmiş. Birbirlerini tamamladıklarına inanıyorlar ve yalnız kaldıkları her an kendilerini eksik hissediyorlarmış. Ayrı kaldıklarında öyle bir özlemle birbirlerine çekiliyorlarmış ki onları görmeyen biri bile ikisi bir araya geldiğinde enerjilerini hissedebilirmiş.

İlişkilerini herkesten gizlemişler. Eğer bilinseydi; herkes tarafından hor görülecek bir aşka, bir tutkuya sahiplermiş. Bu tutku bir gün yakıcı bir ateşe dönüştüğünde kadın hamile kalmış. Bir melek ve iblisin birlikteliğinden çocuk olunabileceğini bile bilmeyen bu iki aşık, bebeklerini öldürmeye kıyamamış.

Hikayenin bundan sonrasını herkes farklı anlatırdı. Kimisi bebeğin ölü doğduğunu söylerdi kimisi de bebeğin sağlıklı doğduğunu ama uzun süre yaşayamadığını. Kimisi de bebeğin öldürüldüğünü söylerdi. Çünkü bebek doğduktan sonra nasıl olduysa melek ve iblisin birlikteliği ortaya çıkmıştı.

Bir daha o melek ve iblisten haber alınamamış, isimlerinin bile anılmayarak unutulmasını sağlamışlardı.

Bu yaşanandan sonra hiçbir melek ve iblis bir araya gelmemişti.

Bir melek ve iblisin birbirini sevmesi bana da garip geliyordu. Ama bunca zaman boyunca bir melek ve iblisin birlikte olmamasının sebebi yasak değil, birbirimizle anlaşamıyor olmamızdı. Hikayedeki ölümsüzler nasıl birbirlerini sevmişler bilmiyordum.

Çok da bir önemi yoktu aslında. Doğa hatayı devam ettirmezdi ve bir melek-iblis melezi doğadaki en büyük hataydı.

Sharon, Valefar dışında herkesin enerjisini öğrenmişti. Valefar hala bizi umursamadan mağara duvarlarına bakıyordu.

"Geriye bir tek sen kaldın." dedi Delilah. Ama Valefar’ın hala umurunda değildi.

"Senin yüzünden sınavdan kalmak istemiyorum Valefar." diye devam ettiğinde az önceki kadar sakin değildi.

Valefar ters bakışlarını Delilah'a çevirdi. Sonra kaşları ile beni işaret etti.

"Celine enerjimi biliyor. Anlatsın hepinize."

"Bu kural dışı." dediğimde Valefar sırıttı.

"Bayan Kaitlyn'in bizi gönderirken kural koyduğunu hatırlamıyorum."

"Söylemesine gerek yok!" İtiraz etmeye devam ettim. "Bunun yapılmaması gerektiğini biliyorsun. Biz neyse ama görünsüzlerin öğrenmesi lazım."

"İki arkadaşımız da bugün yeterince deneyim elde etti." dedi sesini yükselterek. "Bundan sonraki hayatları boyunca da etmeye devam edecekler. Bir kayıpları yok. Ayrıca dediğim gibi, Bayan Kaitlyn bir kuraldan bahsetmedi."

"Neyin yapılıp yapılmamasını anlamanız için illa açık açık söylenmesi mi gerekiyor?"

Delilah'ın kollarını göğsünde kavuşturarak sorduğu soruyla Valefar kahkaha attı.

"Bir iblisle konuştuğunu unutuyorsun galiba Delilah. Kuralı söylese bile uyacağımı kim söyledi?"

Delilah yüzünü buruşturduğunda Valefar daha da keyiflendi.

"Valefar haklı." dedi Emrick de araya girerek. "Bayan Kaitlyn uymamız veya dışına çıkmamamız gereken herhangi bir kuraldan bahsetmedi. Melek olduğunuzu biliyoruz ama şu anda gereksiz bir erdem anlatımı yapıyorsunuz."

Sharon kararsız gözlerle bakışlarını hepimizde gezdirirken Paul daha umursamaz görünüyordu. Valefar çoktan tekrar önüne dönmüş, mağara duvarını seyretmeye devam ediyordu. Derin bir nefes verip Delilah’a döndüm.

“Boş ver. Muhatap olmaya değmez.”

Valefar alayla burnundan nefes verdiğinde onu umursamadım. Diğerlerine enerjisinin nasıl olduğunu anlattıktan sonra aramızda bir sessizlik oluşmuştu. Emrick tekrar aynı köşeye çöküp oturmuş, Paul ise hemen karşısında sırtını duvara yaslamıştı. Biz ise ayakta dikiliyorduk. Sharon bizim gözümüzün içine bakıyor, ne yapacaksak onu yapacağını açıkça belli ediyordu.

Nazikçe koluna girip duvara götürdüm. Delilah da yanımıza gelip mağara duvarına sırtımızı yaslayıp oturduk. Hiçbirimizden ses çıkmıyordu. Ölümsüzleri bilemiyordum ama görünsüzlerin aklından burasıyla ilgili sorular geçirdiklerini tahmin edebiliyordum.

Sessiz ama derin bir nefes verdim. Acaba İan ne yapıyordu? Onun olduğu grup nereye gitmişti?

Acaba Delilah, bu hafıza kaybı meselesi hakkında bir şeyler biliyor mudur?

Göz ucuyla ona baktığımda mağaranın girişine baktığını gördüm. Bakışlarımı ondan çektim. Biliyorsa bile şu anda soramazdım. Burada iki tane iblis varken değil.

Gözlerimi kapatıp okuduklarımı düşünmeye başladım. Görünsüzlerin hafıza kaybı yaşaması ne kadar nadir olsa da endişe edilecek bir durum değildi. Daha önce de buna benzer olaylar yaşayan melekler, kitaplara hep not düşmüştü. Çoğu sonradan hatırlıyordu ama birkaç ölümsüz aslında hatırlamamalarının daha iyi olduğunu çünkü zaten zamanla unutacaklarını yazmıştı.

Bence de hatırlayıp hatırlamaması çok da önemli değildi ama İan hatırlamak istiyordu. Hem de fazlasıyla. Onun için önemliyse benim için de önemli olmalıydı.

Melekler bir sürü şey yazmışlardı ama bu yazıların arasında hafıza kaybına neyin neden olduğu yoktu. Bir görünsüz, neden öldükten sonra hafıza kaybı yaşardı ki?

Neden?

Belki de nedeni çok da önemli değildir.

Aklıma gelen fikirle gözlerim açıldı. Ben şu ana kadar hafıza kaybının nedenini bulmaya çalışmıştım. Nedenini bulursam çaresini de bulurum diye düşünmüştüm.

Ama ya nedenine gerek yoksa?

İhtiyacım olan hafızayı geri getirecek bir sihir ya da karışım olabilirdi.

Peki, ben bu sihri nasıl yapacaktım? Ya da karışımı?

Acilen kütüphaneye gidip araştırma yapmam gerekiyordu.

“Off!”

Emrick’in sesi ile düşüncelerimden kopup bakışlarımı ona çevirdim. Sıkılmış bir şekilde mağaranın girişine bakıyordu.

“Ne zaman gelecek şu işaret?”

“Bayan Kaitlyn, herkesin bitirmesini bekliyor muhtemelen.”

Delilah’ın dediğine Emrcik cıklayarak karşı çıktı.

“Niye sınav yapsın o zaman? Kim, ne kadar sürede, ne kadar iyi bitirebilecek diye bakıyor.”

“Ama sınavda sadece ölümsüzler yok, görünsüzler için herkesi bekliyor olabilir.” dediğimde bana da göz devirdi.

“Görünsüzler de bir ölümsüz ve eminim Bayan Kaitlyn onlara tolerans gösterip kolaylığa alıştıracak kadar tecrübesiz değildir.”

Tam ağzımı açmıştım ki kafamın içinde bir ses yankıladı.

“Herkes bahçeye gelsin lütfen.”

Bayan Kaitlyn’in nazik sesi herkesin kafasında yankılanmış olacak ki ayaklandık. Ben, Delilah ve Sharon hızlı hızlı mağaranın çıkışına yürürken iblisler arkamızdan ağır ağır geliyordu. Mağaradan çıktığımızda Valefar hiçbirimizi beklemeden havalandı. Sharon ve Paul uçtuğunda Delilah ve ben onları takip ettik.

Emrick’in Sharon uçtuktan sonra havalanması gözümden kaçmamıştı.

Bahçeye indiğimizde birkaç grup çoktan gelmişti. Aşağıya indiğimizi gören Bayan Kaitlyn bize gülümsedi ve diğer öğrencileri gözlemeye devam etti.

Hepimiz yerimizde dururken ben yavaştan gerildiğimi hissediyordum. Nasıl bir sınav bizi bekliyordu? Sınıf sonu başarımızı ne kadar etkileyecekti? Gerçekten bir sınav mıydı yoksa sadece bir deneme mi?

“Evet, herkes geldiğine göre artık başlayabiliriz!”

Bayan Kaitlyn kollarını iki yana açıp geniş gülümsemesiyle bize baktı.

“Şimdi her gruptan bir kişi seçilecek. Ben diğer arkadaşlarınızı saklarken tam da benim şu anda durduğum noktada olacak kişi, enerjilerine göre arkadaşlarının nerede olduğunu bulacak. Kıpırdamak yok.”

Bu kadar mıydı? Benim için çok basitti.

Valefar, Bayan Kaitlyn’e doğru adımladığında herkesin bakışları onu buldu.

“İlk önce gönüllüler Bayan Kaitlyn. Ben ortada dururum.”

Valefar ben hariç gruptaki hiç kimsenin enerjisine bakmamıştı. Nasıl olur da ortada durmaya cesaret edebilirdi? Eğer bir kişiyi bilemezse hepimiz grupça etkilenirdik.

Bu sınavlar takım çalışmasıyla kazanılırdı.

Bayan Kaitlyn nazikçe gülümsedi.

“Üzgünüm Valefar, bir ayrıntıyı söylemeyi unuttum.” Bayan Kaitlyn bahçedeki herkese baktı. “Kişileri ben seçeceğim.” Tatlı gülümsemesinin altında gizli bir sorgu vardı. “Bakalım bu sene Görünsüzlere ne kadar yardımcı olmuşsunuz.”

Lanet, lanet, lanet!

Valefar enerjisini Sharon ve Paul ile paylaşmamıştı.

Sakin ol Celine. Sen onlara enerjisinin nasıl olduğunu anlattın zaten.

Yine de gerilmeden edemiyordum. Zaten daha yeni enerji bulmayı öğrenmişlerdi.

“Madem siz gönüllüsünüz Valefar," Bakışları Paul ve Sharon'un üzerinde gezindi.

Paul tam öne doğru adım atmıştı ki Bayan Kaitlyn elini kaldırdı.

“Hayır.” dedi tatlı bir sesle. Bakışları Sharon’un üzerinde durdu. “Sen geliyorsun.”

Bilerek en zayıf halkaya oynuyordu.

Sharon çekingen adımlarla öne çıkıp yürüdüğünde Valefar hala olduğu yerde duruyordu. Yüzünü göremiyordum ama Bayan Kaitlyn hala ona gülümseyerek bakıyordu.

Demek ki Valefar öldürmek ister gibi bakıyordu.

Arkasına dönüp bize doğru gelirken de bakışları hiç değişmemişti. Attığı her adımda öfkesi daha çok hissediliyordu.

Ama bu sefer öfke dışında başka bir duygu daha vardı.

Hırs.

Kaynağının nereden olduğunu bilmediğim bir hırs seziyordum. Yanımızda durduğunda sert bakışları hiçbirimizin üzerinde oyalanmadı.

“Sakin ol canım.”

Bayan Kaitlyn, Sharon’un gerildiğini fark etmiş olacak ki sırtını sıvazlıyordu. Sharon utangaç bir şekilde başını kaldırdığında doğru düzgün göz teması kuramıyordu bile.

“Şimdi gözlerini kapat. Arkadaşlarını bulana kadar açmayacaksın, anlaştık mı?”

Sharon kafasını sallayıp gözlerini yanakları buruşacak kadar sıkı kapattı. Bayan Kaitlyn’in sesi zihnimde yankılandı.

“Havalan ve küçük kubbenin üzerinde dur.”

Hemen dediğini yapıp kanatlarımı çırptım. Akademinin birçok kubbesi vardı ve hepsinin altında farklı amaçlara hizmet edecek işler dönüyordu. Ama Bayan Kaitlyn muhtemelen en yakın kubbeden bahsediyordu. Gidip kubbenin üzerine oturduğumda bahçedeki öğrencileri karınca gibi görüyordum.

Bu kubbenin altında resim atölyesi vardı. İlk sene resmimi geliştirmek için dersler almıştım fakat çabuk sıkıldığımı fark etmiştim. Aklımda bir sürü güzel tablo vardı ama nedense iş çizmeye geldiğinde sabrım hemen tükeniyordu. Gözlerimin önüne gelen şey hemen tabloda olsun istiyordum.

Aslında istesem bunu büyüyle yapabilirdim. Ama önemli olan büyü ile yapılan değil, el becerisiydi. Bu yüzden resmi bırakıp fiziksel becerilerimi geliştirmeye odaklanmıştım. Benim bile şaşıracağım şekilde bu konuda fazla iyiydim. Ne kadar Bayan Brenda'yı bugün kızdırmış olsam da ondan aldığım özel eğitimler sayesinde sınıfımdakilerin en iyisiydim.

Gözümün önüne Bayan Brenda'dan aldığım ceza geldiğinde ürperdim. Korkunç bir ceza beni bekliyordu. Beni Korkunç bir ceza beni bekliyordu. Beni korkutan kılıç savurmak değil, Bayan Brenda ile yapacağım bire bir düelloydu. Kafamı iki yana sallayarak bu düşüncelerden kurtulmaya çalıştım.

Keşke şu sınav bir an önce bitse de kütüphaneye gitsem…

Bugün başka derslerimiz de vardı ama pek umurumda değildi. Bulduğum her boşlukta İan’ın sorularına cevap arayacaktım.

“Gelebilirsin.”

Zihnimde yankılanan ses ile bahçeye doğru havalandım. Çok mu kısa sürmüştü yoksa ben mi sandığımdan daha uzun süre düşüncelerime dalmıştım?

Bahçeye indiğimde Sharon’un yüzünü göremiyordum. Kafasını mahcubiyetle öne eğmişti. Bizi bulamamış mıydı?

Bayan Kaitlyn alana indiğimde sevgi dolu bakışlarını bana çevirdi.

“Sana teşekkür ediyorum Celine.”

Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı.

“Rica ederim. Ama neden teşekkür ediyorsunuz?”

“Takım arkadaşını çok güzel çalıştırmışsın. İlk önce senin enerjini buldu.” Bakışları Valefar’da oyalandı. “Maalesef Valefar’ı bulamadı.”

Kötü bakışlarım Valefar’ı buldu. Dişlerimi çenemi ağrıtacak kadar sıkıyordum. Eğer enerjisini paylaşsaydı onu da bulabilirdi.

“Ama önemli değil. Daha yeni öğreniyor sonuçta.”

Bayan Kaitlyn’in sesi nazikti ama içten içe Sharon’un onu bulamamasının sebebinin Valefar olduğunu biliyor mu diye merak etmeden edemedim.

Sharon’un yanına gidip omzunu sıktım. Bana çekingen gözlerle baktığında onu rahatlatmak için gülümsedim.

“İnan bana, hiç sorun değil. Bu senin hatan değildi.” diye kulağına fısıldadım. Sonrasında aklıma gelenle tekrar konuştum. “Hatta bu bir hata bile değil. Bayan Kaitlyn’in dediği gibi yeni öğreniyorsun sonuçta.”

“Paul’u de bulamadım.”

O da benim gibi fısıldayarak konuşuyordu. Umursamazca omuz silktim.

“Sorun yok. Öğreneceksin.”

Sharon teşekkür edercesine gülümsediğinde gözlerinde belirgin bir rahatlama ve minnettarlık vardı. Onun iyi olduğuna ikna olduğumda ters bakışlarımın hedefi Valefar’dı. O ise hiçbirimizi umursamadan bir ağacın gölgesine geçmiş oturuyordu. Onun bu rahat tavrı sinirlerimi daha da bozarken bakışlarımız kesişti. Sırıtarak bana göz kırptığında yüzümü buruşturarak hemen kafamı çevirdim.

Küstah iblis!

⚜️

Bütün ölümsüzlerin sınavı bittiğinde Bayan Kaitlyn hepimizi serbest bıraktı. Adımlarım hemen İan’a doğru ilerledi. Gülümseyerek yanında durduğumda bana yine aynı boş ifadeyle bakıyordu.

“Takım arkadaşlarınla anlaşabildin mi?” dedim tatlı tatlı. Anlaşabildiğini az çok tahmin ediyordum çünkü hepsinin yerini bulmuştu. Farkında mıydı bilmiyorum ama Bayan Kaitlyn ona bir farklı bakmıştı. Eminim ki gözüne girmişti.

“Pek konuşmadık.”

Omuz silktim. Çok da önemli değildi. Zamanla birçok ölümsüzle konuşacaktı zaten. Şu an daha önemli bir konu vardı.

Aramızdaki bir adımlık mesafeyi kapattığımda kalbim deli gibi atıyordu. Söyleyeceğim şeyi bu kadar yakından söylemek zorunda değildim aslında.

“Hafızanı geri getirmenin yolunu bulmaya biraz yaklaşmış olabilirim.”

Fısıldayışıma karşılık kaşları havalandı. Gözlerinde bariz bir heyecan ve merak oluştuğunda ben onun ifadesini mutlu mutlu seyrediyordum.

Kesin bir çözüm bulmadan konuşmam doğru değildi muhtemelen. Durduk yere ümitlendiriyor olabilirdim. Ama kendimi tutamamıştım.

“Nasıl?” diye o da benim gibi fısıldayarak sordu.

“Kütüphaneye gitmem lazım. Bu akşam müsait misin?”

Benim odamda Dina, onun odasında Ember vardı. Konuşabilmemiz mümkün değildi.

Baş başa kalmalıydık.

“Nefaset Gölü’ne mi?”

Çok hevesli görünme, Celine!

“Evet!” Sesim fazla mı heyecanlı çıkmıştı? “Yani… orası konuşmak için en uygun yer. İyi düşündün.”

Lafı iyi çevirdim.

“Ember’ın yatmasına yakın çık. Eğer o uyurken çıkarsan ve seni fark ederse takip eder.”

Kaşları çatıldı.

“Niye takip etsin ki? Ayrıca çıktığımı görünce de takip edemeyecek mi?”

“Eğer uyuduktan sonra çıkarsan onun uyumasını beklediğini anlar ve gizli gizli bir işler çevirdiğini düşünür. Bu yüzden merak edip takip eder.”

Kafasını sallamakla yetindi. Yüzüme bir gülümseme kondurup aramıza bir adım mesafe açtım.

“Sınavda çok başarılıydın. Şimdiden Bayan Kaitlyn’in gözüne girdin ve böyle devam edersen bütün öğretmenlerin gözdesi olacaksın.”

“Öyle bir isteğim yok.”

Belli oluyordu.

“Akşam görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Neden bilmem ona arkamı dönmek zor geldi. Ama döndüğümde neredeyse uçarak kütüphaneye gittim.

İçeriye girdiğimde hemen daha önce oturduğum yere oturdum. Kitap yığınını bir kenara itmeden önce Tiryaklar, Devalar, İksirler - Cilt 1'i aldım.

Akşama kadar kesin bir çözümle gitmem gerekiyordu.

꒰ঌ ໒꒱

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.