İçeriğe geç

CENNET KRALLIĞI

Bölüm 9 · 2 dk okuma

CENNET KRALLIĞI

Bölüm 9

ÇÖLDE BAŞLAYAN İZ

Güneş henüz doğmadan hazırlıklar tamamlandı.

Kral IV. Baldwin, en güvendiği dört şövalyeyi seçmişti. Küçük bir birlik sessizce sarayın arka kapısından ayrıldı.

Alya, ilk kez Kudüs'ün taş surlarının dışına çıkıyordu.

Sabahın serinliği kısa sürede yerini kavurucu çöl sıcağına bıraktı.

Kimse gereksiz konuşmuyordu.

Yalnızca atların nal sesleri ve rüzgârın uğultusu duyuluyordu.

---

Yolculuğun ikinci günü...

Birlik dar bir geçitten ilerlerken Baldwin aniden elini kaldırdı.

Herkes durdu.

Şövalyelerden biri fısıldadı.

"Majesteleri?"

Baldwin yere eğildi.

Kumun üzerinde taze at izleri vardı.

"Bizden önce geçmişler."

"Kaç kişiler?"

"En az altı."

Şövalyeler hemen kılıçlarının kabzalarını kavradılar.

Baldwin çevreyi dikkatle inceledi.

"Takip edildiğimizi biliyorlar."

---

Öğleden sonra eski manastır nihayet ufukta belirdi.

Yüksek taş duvarlarının büyük bölümü yıkılmıştı.

Demir kapısı yarı açıktı.

İçerisi ürkütücü bir sessizliğe gömülmüştü.

Alya'nın içine kötü bir his doğdu.

"Majesteleri..."

Baldwin ona döndü.

"Ne oldu?"

"Bir şeyler... doğru gelmiyor."

Kral başını hafifçe salladı.

"Ben de aynı şeyi hissediyorum."

---

Şövalyeler önden girerek manastırı kontrol etti.

"Temiz!"

diye seslendiler.

Bunun üzerine Baldwin ve Alya içeri girdi.

Yıkılmış sütunların arasında eski bir şapel duruyordu.

Duvarlardaki resimler zamanla silinmişti.

Ancak sunağın arkasındaki taş zeminde aynı yabancı mühür dikkat çekiyordu.

Alya'nın nefesi kesildi.

"Yine o işaret..."

Baldwin diz çökerek taşı inceledi.

Parmaklarını taşın üzerinde gezdirirken küçük bir çıkıntıya bastı.

Derinlerden mekanik bir ses yükseldi.

Grrr...

Şapelin zemini yavaşça ikiye ayrıldı.

Aşağıya inen dar taş merdivenler ortaya çıktı.

Şövalyeler meşaleleri yaktı.

Baldwin ilk adımı attı.

"Ben önden gideceğim."

Alya hemen arkasından ilerledi.

---

Merdivenlerin sonunda küçük bir oda vardı.

Odanın ortasında tozlarla kaplı ahşap bir sandık duruyordu.

Kilit çoktan paslanmıştı.

Şövalyelerden biri kapağı kaldırdı.

İçinde eski parşömenler, mühürler ve deri ciltli kalın bir günlük vardı.

Baldwin günlüğü eline aldı.

İlk sayfasını açtığında yazının başındaki isim dikkatini çekti.

Bir an hareketsiz kaldı.

Maskesinin ardındaki gözleri büyüdü.

Alya merakla sordu:

"Ne yazıyor, Majesteleri?"

Baldwin sayfadan gözlerini ayırmadan fısıldadı.

"Bu günlük..."

Kısa bir sessizlik oldu.

"...babanın adına yazılmış."

Alya'nın dizlerinin bağı çözüldü.

"Ben... babamın öldüğünü sanıyordum."

Tam o anda odanın girişinden metal bir ses yankılandı.

Şak!

Taş kapı hızla kapanmıştı.

Şövalyeler kılıçlarını çekti.

Karanlığın içinden tanıdık bir ses duyuldu.

"Sonunda sizi tam istediğim yere getirdik."

Meşale ışığında siyah pelerinli adam ortaya çıktı.

Ama bu kez yalnız değildi.

Arkasında, yüzleri örtülü silahlı adamlar birer birer gölgelerden çıkıyordu.

Baldwin kılıcını yavaşça çekti.

Dar taş odada kaçacak hiçbir yer yoktu. Hikâyenin kaderi artık yalnızca sırlarla değil, kılıçlarla da yazılacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.