İçeriğe geç

Cennet Hırsızı

Bölüm 5 · 26 dk okuma

Cennet Hırsızı

Bölüm 5

Gerçek

#Tanrı erkeği çok, adamı az yarattı.

Dört koca günü yüksek sesle doldurduğu evde kah dans ederek kah bu gürültüye karışarak geçiren genç kız huzurluydu. Huzursuzluğun ortasında kendisine yastıklardan ev yapmıştı. Sanki bütün öfkesini bağıra bağıra söylediği şarkılardan çıkarmış gibi midesi de düzelmişti.

Uykusunu rahatça uyumuş, yemeklerini aksatmadan yemiş, hatta tatil yapmışcasına stresten arınmıştı. Müzik sesi korumaları bile yumuşatmıştı. Her birinin suratındaki o soğukluk yerini gülümsemeye bırakmış, hatta bazıları durduğu yerde ellerini hareket ettirerek müziğe ayak uydurmuştu.

"Hanımefendi?" Omuzuna dokunan Pavel'i fark ederek okuduğu kitaptan başını kaldırdı. Elinde tuttuğu kumandanın yardımıyla müzik sesini kıstığında yaşlı adam gülümseyerek konuşmuştu. "Hazırlanmanız gerekiyor. Sizin için iki kız geldi." Oturduğu tekli koltuktan doğrulup Pavel'in arkasındaki kızlara baktı.

"Memleketinizin kızları hep güzel oluyor sanırım." Baştan aşağı süzdüğü kızların tebessüm dolu yüzlerini incelerken Pavel işaret parmağını burnunun ucuna koyarak başını eğmişti.

"İngilizce biliyorlar, Hanımefendi." Biraz utansa da kızlara gülümsemekte çekinmedi. Sonuçta hakaret etmemişti. "Acilen hazırlanmalısınız. Toplantı için sizi bekliyorlar." Ne toplantısı olduğunu sormayı deli gibi istese de sustu. Acil kelimesi tehlike çanlarını çalıyordu zihninde. Peşinden gelen kızlara yol göstermek amacıyla üst kata çıkıp elbiseleri gösterdi.

"Bu elbise katılacağınız davet için çok uygun." dedi kahverengi saçlara sahip olan. Eline aldığı uzun bordo elbiseyi askısından çıkardığında onu onaylamakla yetindi. Toplantı mıydı davet mi? Yine de evde yabancı ya da korumalar olduğunda Pavel asla cevap vermezdi. Bunu birkaç günlük süreçte keşfetmişti. Bu sebeple gidince öğreneceğini bilerek sessizliğini korudu.

Cennet hırsızını görecek olmanın heyecanıyla dolmuştu. Korkması gerekirdi, hatta korku olduğunu düşünmüştü ilk sıralar. Geldiğini sanarak yaşadığı o hissin korku olmasını ummuştu belki de. Ama hayır, heyecanlanmıştı ve bunun sebebi elbette ona olumlu duygular beslediği için değildi. Sadece öylesine bir saçmalıktı işte. Heyecan her zaman olumlu bir his olmazdı. Korkunun kardeşiydi; insan vahşi bir hayvan gördüğü veya göreceği için de heyecanlanabilirdi.

Vahşi bir hayvan, evet!

Kızların yardımıyla hızlıca hazırlanan Buket aynadaki aksinden memnun değildi. Bir toplantı için fazla abartılı giyinmişti. Göğüsleri kapalı kayık yakalı elbise kalçasına kadar uzanan bir dekolteye sahipti. Ayağında üzerinde durmakta zorlandığı ince topuklu ayakkabıları ise görsellik dışında fazlaca rahatsız ediciydi. Bu sebeple kızların elinden tutarak evin girişine indiğinde Pavel'in gözleri ışıldadı. "Harika görünüyorsunuz, Hanımefendi. Emanetinizi aldınız mı?" Elinde tuttuğu küçük çantasını işaret ettiğinde gülümseyen adam kızlara çıkması için işaret yapmıştı. "Davet olsa da toplantı odasına girmek zorunda kalacaksınız. Sakın korkmayın ve Alexander'ın yanından ayrılmayın. Ne duyarsanız duyun, asla Alexander'ın yanından ayrılmayın, olur mu?" Bakışları korkusunu göstermekten çekinmiyordu. "Sizi orada koruyan ve koruyacak olan tek kişi Alexander. Bunu asla unutmayın." Gülümsemeye çalışarak kolunu uzattığında kaşlarını çatarak koluna girdi.

Belki barda öldürdüğü adamla alakalıydı. Belki de kendisini öldürmek isteyen başkaları da vardı. Aklına gelen onca ihtimal yeni sorulara gebe kalacağından düşünmemek için derin bir iç çekip korumaların açtığı yoldan geçip lüks araca bindi.

Elbisenin ön kısmında kalçasına kadar uzanan derin bir yırtmaç olduğundan sağ bacağı açıktaydı. Bu elbise baştan sona açıktı. Ne diye böyle cüretkar giyinmişti ki zaten?

Arabaya oturunca bacağı daha da fazla açılmıştı. Yine de utanmadı veya rahatsız olmadı. Onca erkek arasında olmasına rağmen varlığı fark edildiğinde hiçbirinin başı yerden kalkmıyordu. Devin gittiği gün havuz başında sırıtan iki adam ise ortadan kaybolmuştu. Her şeyden haberi vardı garip bir şekilde. Adının Buket olduğu kadar emindi ki gittiğinde evindeki gürültülü müziğin lafını edecekti. Kendi kendine güldü. Hem korkup hem de inatlaşmak mı? Gururundandı.

Rusya'nın soğuk görünümlü, kalabalık sokaklarından geçti araba. Renkli binalar, gülmeyen yüzlerin tek neşesi gibiydi. Dikkatle izlediği her ayrıntıdan hoşlanmıştı. İnsanların arasına karışmak, yürümek istiyordu. Bağıra bağıra şarkı söyleyerek sokak ortasında dans etmek de istiyordu mesela. Bu sessiz düzenin bir parçası olmak istemiyordu.

Arka koltuktan öne doğru uzanıp müzik açtı. Öndeki iki korumadan istese cevap bile vermeyeceklerdi. Alışmıştı artık çoğu şeye. Bu sebeple umursamadan müzik açıp geriye yaslandı. Müzik insanın tüm ağırlığını alıyordu. En azından Buket için öyleydi. Migreni tuttuğunda bile müzik açar, karanlıkta öylece yatardı. Sessizliği sevmiyordu. Kafasındaki sesleri susturacak her şeye boyun eğerdi ama kördüğüme dönmüş şeyleri düşünmeyi, cevapsız soruları, huzursuzluğu sevmezdi. Bütün sorunlarının üstesinden nasıl mı geliyordu?

G e l e m i y o r d u.

O zaman müzik!

Anlamasa bile dinlediği müziğin ritmiyle dışarıyı seyretmeye devam etti. En büyük sorunu, adını söylemesinin yasak olduğu yeşil gözlü devdi. Bütün sorunlarının başı da oydu esasen. Hayatının tam orta yerindeydi, her şey onun etrafında dönüyordu.

Fazla gösterişli bir binanın önünde durduğunda koruma kapısını açana dek şaşkınca dışarıdaki kalabalığı süzmüştü. Onlarca koruma gelişiyle birlikte kapı önünde geçebileceği bir yolun etrafında duvar gibi dizilmişti. Canı mı tehlikedeydi? Yine mi? Tedirgince arabadan indiğinde her bir korumanın yüzüne baktı. Bakışlar yerde, kalkan gibi dizildikleri kırmızı halının kenarında korkusuzca duruyorlardı. Zorlukla yürüdüğü ayakkabı yüzünden yavaşça aralarından geçip kapıdan geçtiğinde yine etrafını sarmışlardı. Bir hilal şeklinde dizildikleri için önü açık olsa da her biri saldırıya hazır bir şekilde ilerliyorlardı.

Kendini kavgaya gidiyormuş gibi hissetmişti.
Düzeltiyordu, kendisini baskına giden mafya gibi hissediyordu.

Bu düşünceye istemsizce tebessüm etti. Dengesi bozulmuştu iyice. Gülünecek olan tek durum düştüğü haldi.

Bindikleri büyük asansörle yüksek binanın 20. Katına ulaşır ulaşmaz yeniden bir hareketlilik oldu. Her birinin kulağında kulaklık olduğundan anlamsız bir haberleşme hakimdi. Aşağıya inen bir merdivenin yanından geçerken görünen büyük daveti izledi. Oldukça sıcak ve canlı bir ortam vardı, ancak belli ki önce Pavel'in bahsettiği toplantıya gidiyorlardı. Yolun sonunda duran iki kanatlı kapıyı açan korumalar daha fazla gidemeyeceklerini belli eder gibi durdular. Bundan sonrasında yalnızdı. Çünkü bundan sonrasında kendisini koruyacak tek kişi olduğu iddia edilen devin yanında yer alacaktı.

Kafasına silah dayamasaydı, daha inandırıcı olabilirdi. Ölümü ve yaşamı, sırat köprüsünü andıran dudaklarının iki ucundaydı. O isterse yaşar, o isterse ölürdü. Çünkü onun dünyasında Tanrı oydu. Çünkü bu düzen güçlüyü Tanrı yapıyordu.

Yerden ışıklandırmalı dar koridorun çıktığı büyük bir toplantı odasına adım attığında odadaki bakışlarla karşılaştı. Sanki herkes bir sirk gösterisine katılmış gibi gelişini bekliyor, şaşkınlıklarını saklamadan bakıyorlardı. U şeklindeki masanın etrafındaki adamları es geçerek onlardan bağımsız, bir tahtı andıran sandalyesine rahatça oturan devi buldu gözleri. Her zamanki gibi takım giyinmiş olmasına rağmen nedense farklı gelmişti gözüne. Hemen yanı başında ayağa kalkan adama biraz bile bakmadan deve doğru ilerledi. Bu masa tehlikeliydi. Burası cennet hırsızının hükmettiği cehennem, Buket için ölüm kapısı gibiydi.

Üzerinden biraz bile çekmediği bakışlarına ilk kez meydan okumadı. Hala başına silah dayadığı o anın etkisinden çıkmış değildi ve hayır, ondan mümkün olduğunca uzak durmak niyetindeydi. Tahtının iki adım sağında durduğunda hala ayakta ve kendisine bakan adamı gördü. Gözleri neredeyse yaş dolmuştu. Açık ten renginden ötürü temiz bir görüntüsü vardı. Seyrek kahve saçlarına, şaşkınlıktan irice açılmış kahve gözlerine kayıtsızca baktı bir süre. Masada anlamsız mırıltılar vardı ve her biri belli ki Alexander'ın sessizlik kuralını ihlal etmemek adına ses seviyesini koruyordu.

Ve günlerdir duymadığı berrak sesi duydu en sonunda. Odanın boğucu havasını dağıtmaya çalışıyordu ki ayaktaki adam oturduğu an bu daha imkansız hale geldi. Bir sürü anlamsız, sert, hatta tehditkar olarak nitelendirebileceği konuşma faslı başladı. Sırayla konuşuyorlardı, saygılılardı. Ama farklı bir şey vardı bu masada. Alexander belindeki silahı çıkarıp boştaki sandalyeyi işaret ederek bir şeyler söylendi. Anlamıyor olmak canını sıkıyordu. Üstelik yeniden bardaki kanlı sahneye dönecekmiş gibi gerginken burada böyle durmak daha zor bir hale gelmişti. Ayağını ağrıtan topuklu ayakkabıların baskısını azaltmak için istemeyerek yanına yaklaşıp elini tahtın kenarına koydu. Bu hareketi herkesi duraklatmıştı. Yanlış bir şey mi yapmıştı?

Ayağa kalkarak kendisini karşılayan adamdan öfkeli bir ses yükseldi. Alexander'ın yüzü gürültü yüzünden buruşmuş, masadaki gerilim ise daha da tırmanmıştı. Derken her biri el kaldırmaya başladı. Tam 9 kişi vardı masada, 7si elini kaldırarak başıyla onaylamıştı.

"Kendin için zar at, Karalyeva. Bu adamlar senin canını istiyor ve tek kurtuluşun o kral tacı." Soğuk komutu, ölüm ıslığıydı sanki. Aynı soğukluğun getirdiği bir ürperti sardı bedenini.

"Yani beni öldüreceksin." Sözüyle birlikte başını kaldırıp kendisine baktı. Ciddi ifadesi sanki ona yalvarıyor hissi verdiğinden gurur yaparak çantasından zarı çıkardı. "Gerçekten öleceğim. Nihayet!" Az evvel ölmemek için yalvarıyorken şimdi ölmek için yalvarışa geçmişti. Astığı suratına engel olamayarak masaya doğru ilerledi ve zarı korkuyla bıraktı. İmkânsıza yakındı, ama zar durduğunda imkansızlığın bir kelimeden ibaret olduğunu haykırmıştı gören her yüze. Buket de onlardan farklı değildi. Neden her seferinde bunun geldiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Şansa inanmıyordu, zira bir devin dudaklarından çıkacak kelimeyle şekillenecekti hayatı. Hele ki kadere hiç güvenmiyordu. Burada olması onun planları arasındaydı. Masadaki sert yüzlerle tek tek bakıştıktan sonra eğilip emanetini aldı ve yeniden küçük çantasına koydu.

Ensesinde bir elektriklenme hissetti önce. Sonra ise saçlarının kenarına bir temas ve hemen ardından sırtını belli belirsiz okşayan bir kumaş parçası.

Hemen arkasında duruyordu şimdi. Göz dağı vermek, deyiminin hakkını verir gibi, bir dağdan farksız bedeni ile sergiliyordu gücünü. Yeşil gözlerinin soğukluğunu görmek için bakmasına gerek yoktu. Bir şeyler söyledi, tepesinde. Ayağındaki topuklu ayakkabılara rağmen çenesine ancak geliyor olduğunu fark etmişti çaktırmadan baktığında. Bu adam neden bu kadar uzundu?

Yavaş yavaş ayaklanan adamların her biri önünde duran dosyaları almadan sırayla odadan çıksalar da yüzüne hala dalgınca bakan adamın oturduğunu görmüştü. "Merhaba." dedi titreyen sesiyle. "Ben Roża'nın kocasıyım. Kocasıydım." Masadan kalkıp birkaç adım yaklaşır gibi oldu. Gözleri Alexander'ı bulunca vazgeçti. "Benimle gel, seni korurum." Onun sunduğu teklife karşılık olarak Alexander'e baktı. Öldürücü bir ifadeyle bakıyordu karşısına. "Bu adam sana yalan söylüyor inan. Roża hakkında bir şeyler biliyor musun?" Cennet hırsızı çenesini sıkarak öne çıktığında bir kavgaya şahit olacağını düşünmüştü. Ancak garip bir şekilde tehdit edercesine konuşmak dışında bir tepki vermedi.

"Yürü!" Uyarısı odada yankılanmıştı adeta. Sesini yükselttiği için sinirlendiğini fark ederek koşar adımlarla odadan çıktı. Roża ismini duymak ona iyi gelmiyordu. Göğsünde resmini taşıyacak kadar seviyor, ismini duyunca da kendinden geçiyordu. Bambaşka biri oluyordu. Duvarlardan destek alarak hızlı yürüdüğü koridordan çıkar çıkmaz beline bir el sarıldı. "O adamla asla konuşmayacaksın." Uzun bacakları yüzünden sık attığı adımlarla birlikte merdivene kadar birlikte yürüdüler. Dik merdivene geldiğinde ise kendisine güvenemeyerek adamın belindeki elini tuttu, boştaki eliyle de elbisesinin eteğini yana çekti. "Bana neden cevap vermiyorsun?" Yeniden konuşan adamın yüzüne bakmak yerine merdivenlerden bakışlarını ayırmadı. Düşme korkusu, Alexander korkusunun üzerindeydi şu an.

"Soru sormadın ki." Sıcak ellerinin tuttuğu için içi titriyordu. Bu sebeple bitmek bilmeyen dik merdivenleri olabilecek en hızlı şekilde inmek niyetindeydi. Bir iç çeker gibi oldu, ardından bedenlerini birbirine kenetlemek ister gibi belindeki elini karnına doğru kaydırdı.

"Bir daha bu tarz bir elbise giydiğinde arkanda bir adam varken eğilme." Kulağına doğru fısıldadığı sözlerden çok bedenini saran ürpertiye odaklanmıştı. Bütün tüyleri ayaklanmıştı ve hoş olarak tanımlayabileceği hisle dolup taşmıştı. Sonra birden öfkelendi. Yine bel altı vurduğunu fark edecek kadar akıllıydı genç kız. Ayrıca haklı da sayılırdı.

"Sen de o gözlerine sahip ol." Masanın üzerine eğilmenin doğru olmadığını henüz anladığı için sesli bir şekilde küfür etti. Neyse ki Türkçe anlamadığı için ve elbette bugün dilini konuşmakta özgür olduğu için dilediğini söyleyebilirdi. Son basamağa geldiklerinde önüne geçecek şekilde indi. Aynı boyda olmasını özellikle istemiş gibi yüzüne baktı.

"Ne gözlerimi sana bakmaktan alıkoyabilirim." dedi gerdanına doğru başını eğerken. "Ne de aklımdan geçen düşüncelere engel olabilirim. En iyisi sen, başka adamlara aynı şeyi düşündürmediğin konusunda dikkat et."

"Terbiyesiz!" Omuzunu elinin tersiyle iteleyerek merdivenin son basamağını da indiğinde huzursuzluğu tırmanmıştı. Gerçek yüzünü gösteriyordu sanki. Zaten bir insan uzun süre rol yapamaz, gerçek benliği uzun süre saklayamazdı.

Alexander'ın önderliğinde tek bir ayaklı uzun bir masanın önünde durdular. Herkesin dikkati üzerindeydi. Çoğunun şaşkınlığını koruduğu ifadesi Alexander'ı bile umursamadan kendilerine dönüyordu. İnsanların masalarına dedikodu malzemesi olduğunu anlamak için Rusça bilmesine gerek yoktu. Kimdi bu Roża? Bu benzerlik neden herkesin dilindeydi? Ve bu adam gerçekten yalan mı söylüyordu? Ayrıca atladığı çok çok önemli bir detayı fark etmişti. Roża'nın kocası?

"O adam kimdi?" 4 günü soru sormadan, sorular olmadan gayet rahat geçirmişti. Ama devi görür görmez yeniden kördüğüme düşmüştü zihni.

"Tanımanı istemediğim biri." dedi yüzüne baktığı sırada. Geldiğinden bu yana kendisini izlemesi garip hissettirmişti. Oysa asla kendisine bakmıyor, konuşmuyordu. Omuzundan önüne düşen uzun dalgalı saçlarını uzun parmaklarıyla tutup geriye attı.

"Ama tanışmış bulundum. Kocası olduğunu söyledi, göğsünde resmini taşıdığın kadının." Yeşil gözleri ilk kez kızmadan bakıyordu yüzüne. Gözleri yüzünü, boynunu, gerdanını süzdü bir süre. Ardından elbisesine baktı başını omuzuna eğerek. Bir sapık gibi dudağında yer eden gülümsemesi konuyu saptırması için yeterliydi.

"Zaten kırılmış bir kızsın... Dövülmüş bir av..." Türkçe olarak söylediği şarkının ardından gülümsemesi genişledi. "Günlerdir evde yaptıklarını izledim. Yokluğumdan bu kadar keyif alacağını tahmin etmiyordum." dedi yeniden İngilizce konuşurken. "En çok da bu şarkıyı sevdim. Tabii defalarca dinlediğin için de olabilir. Küfür ederken oldukça vahşiydin." Tek kolunu yasladığı küçük masaya konulan içkiye bakmaksızın konuşmaya devam ediyordu.

"Psikopat bir sapık olduğunu biliyordum." Alayla tebessüm ederek gözlerini yeşil gözlerin olmadığı bir köşeye çevirdi. Biliyordu, bunu söyleyeceğini. Ama bu kadar dikkatini çektiğini düşünmemişti. Şarkılara kadar araştırmış görünüyordu ki gerçekten sevmiş olduğu açıktı.

"O küfrü beni düşünerek mi etmiştin, merak ettim." Yüzüne bakmamak için verdiği savaşı kazanmıştı Buket. Gözleri Roza’nın kocasını incelediği için ona bakmayacaktı.

"Evet, dersem dudaklarımı dikecek misin?" Elleri çenesine bir sarmaşık gibi yayılıp yüzünü çevirdi.

"O adama bakan gözlerinden başlayarak, evet." İşaret parmağı çenesinin tam ucuna gelip hafifçe başını kaldırdı. Hafifçe eğildiğinden gözlerine yakından bakıyordu bir kez daha. Roża'yı gördüğüne emindi yüzünde. Bu yüzden sesini çıkarmadan yeşilin en güzel tonuna sahip gözlerine bakmaya başladı. Bir şey diyecek gibi duruyordu, emindi. Saniyeler uzadıkça emin olduğu düşünce kırılmaya başlamıştı. Dişlerini sıktı, ardından ciğerindeki bütün oksijeni bıkkınca verip geri çekildi.

"Sevdiğin kadının kocasının benden ne istediğini söyle o halde. Böylece ona bakmam." Dudaklarında zerre neşe barındırmayan bir tebessüm belirdi. Yüzüne bakmıyordu bu kez. Bardağındaki içkisinden büyük bir yudum alıp etrafına baktı. Normal düzeyde, ancak Alexander'ı rahatsız edecek bir seviyede müzik hakimdi salona. Konuşmamak için kaçınıyor, duymazdan geliyordu. Yanlarına iki çift yaklaştı, Buket'in inadına gem vurur gibi. Zaten pek konuşmaya niyeti olmayan cennet hırsızının canına minnet olmuştu. Ciddi tavrından ödün vermeden Rusçasını konuşmaya başladığında Buket gelenlerle tebessüm etmek dışında muhatap olmadı. Anlamadığı insanların arasında yabancı gibi hissediyordu. Ve aklı da Roża meselesi üzerine teoriler üretmek ile meşguldü.

Yeni bir kördüğüm daha!

Masada kendisine ait olan kristal bardağı eline alıp büyükçe bir yudum aldı. Boğazını yakıp geçen sıvı midesini bulandırmış, katlanamadığını bir tat bırakmıştı ağzında. Yine de yanlarında duran insanlara rezil olmamak için dişlerini sıktı. Evde huzurluydu. Ne diye huzurunu kaçırıyordu ki bu adam? Heyecan falan kalmamıştı içinde. Yeni soruları da huzursuzluğu da yüklenmiş, uzun zamandır mahrum kaldığı mutluluğundan bir adım daha uzaklaşmıştı.

"Merhaba, devin esiri!" Bakışlarını diktiği yerden kaldırıp yanına gelen adama baktı. Birkaç gün önce karşılaştığı genç adam samimi bir tebessümle bakıyordu ki Alexander'ın sessiz kalmasına şaşırmıştı. Merakla yanında duran adamın yüzüne baktı önce. Elinde tuttuğu bardağıyla sohbet etmeye devam ettiğine göre bir sorun görmüyordu demek ki.

"Merhaba, devin kuzeni!" Gergince gülümsemesini süzdükten sonra kaşlarını çatar gibi oldu. Ardından ellerini yanaklarına uzatıp iki yandan çekiştirdi.

"Yalandan gülen insanı sevmem. Ya gerçekten gül ya da gülme." Baş parmakları ile gülüşünü genişletmeye çalıştığını fark edince geri çekildi. O günkü karşılaşmalarına kıyasla oldukça cana yakın görünüyordu. Gözleri Alexander'a kaydı aniden. Sonra ise ellerini teslim olmuş gibi kaldırıp geri çekti. "Peki, uyarı aldık. Adın ne şekercim?" Buket adamın samimiyetinden hoşlanmıştı. Art niyetten uzak bir arkadaş yakınlığındaydı.

"Buket. Senin adın ne?" Adını tekrar ettikten sonra gülüşü daha da derinleşti.

"Igor. Ama bana yakışıklı diyebilirsin. Herkes bana öyle seslenir." Buket ufak bir kahkaha attı engel olamayarak. Igor kesinlikle yakışıklı değildi. Erkek güzeliydi, bir kadın kadar güzeldi, ama yakışıklı değildi. Yine de ona neden bu lakabı verdiklerini anlıyordu.

"O suratını dağıttığımda sana yakışıklı diyen tek kişi olmayacak." Alexander'ın uyarısını aldırmadan elini uzattı. Sonuçta tanışan insanlar böyle yapardı.

"Memnun oldum, yakışıklı Igor." Göz kırparak elini tutan adamın gülüşü Alexander'a sunulmuştu.

"O halde benimle dans da edersin, değil mi?" Soruyu Alexander'a bakarak söylediği için gülse de onu onaylamaktan çekinmedi. Hatta bunu bir kaçış bileti olarak görüp adamı bizzat kendi çekiştirdi.

"Elbette! Bu harika bir teklif." Birlikte neşeyle dans eden birkaç çiftin arasına girdiklerinde ondan uzak durmanın rahatlığına düşmüştü bir kez daha.

"Umuyorum ki benden önce kimse ne kadar güzel olduğundan bahsetmemiştir." Igor'un çocuksu bir samimiyetle söylediğine bir kez daha güldü. "Gerçi Alexander'ın o tarz şeylerden anlamadığını bildiğimden eminim." Adını söylediği için garipseyen genç kızın yüzündeki gülümseme durmuştu. Adının söylenmesinden nefret ettiğini sanıyordu. Belki de akrabaları haricinde kimse söyleyemiyordu. Üstelik Buket kimdi ki?

"Ne oldu şekercim?" Biraz, bir miktar kadar, belki zerre de olabilirdi; rahatsız olmuştu.

"Adını söyledin." dedi o minicik rahatsızlığını saklayamadan. Başıyla onaylayan Igor ise sebebini anlamaya çalışıyordu. "Ben adını söylediğimde kafama silah dayamıştı." Tersçe Alexander'ın olduğu yere döndüğünde kendisine baktığını görmüştü. Yanı başında konuşan adamı dinliyormuş gibi duruyor, ama gözlerini üzerinden ayırmıyordu.

"Ses tonun da çok benziyor ondandır." Dikkatini çekmeye çalışır gibi bir tur döndürdü. "Seninle alakalı değil. Aslında iyi adamdır. Herkes şaşkın, ama Alexander'ı hiçbir kelime ifade edemez." Sorularının cevabını Igor'un vereceğini düşünerek gözlerine odaklandı.

"Roża hakkında daha çok şey bilmek istiyorum." En ufak bir çekince yaşamadan sorduğu soruya karşılık Igor duraklar gibi oldu. Ardından başını Alexander'a çevirdi ki bu bakışma, onun hareketlenmesine sebep olmuştu. Kaşlarını şüpheyle çatan adamı soğukça süzen bu kez Buket'ti.

"Beni kandıramazsın şekercim. Alexander beni parçalar, konuşmama yine de izin vermez." Buket her koşulda yoluna engel olan adamın güzel gözlerini izlemeye devam ediyordu. Onun da dikkati kendisindeydi. Uzun parmaklarıyla sardığı içkisini son yudumuna dek içti ve masadan bir şey demeden uzaklaştı. Bir manken edasıyla yürüyor, karizmatik bir tavırla iliklediği ceketinin düğmesiyle yanına yaklaşıyordu. Yanına geliyordu! "O halde ben gideyim." dedi Igor, yaklaşan adamın farkındalığı ile. Onun geri çekilmesinin ardından duraklamadan beline sarıldı elleri.

"Çok soru soruyorsun, çiçek kız. Gereksiz sorularla huzursuz oluyorsun. Nasıl olsa gideceksin, seni alakadar etmeyen şeyleri kurcalamamalısın." Ona bakmak için başını kaldıran genç kız adamın her şeye hakim olmasına şaşırıyordu. Aradaki mesafeye rağmen nasıl oluyordu da anlıyordu? Ya kulakları çok iyi duyuyordu ya da üzerinde...

"Dinleme cihazı mı var bunda?" Kolundaki saati göstermek için omuzundaki elini havaya kaldırdığında gülümsedi.

"Kulaklarım fazla iyi duyuyor. O yüzden size normal gelen şey bana gürültülü geliyor." Mantıklı bir açıklama olduğu için üstelemeden elini yeniden omuzuna koydu. Bu tavrıyla çenesi eline doğru dönmüş, yeşil gözleri de ellerini incelemişti.

"Nasıl olsa gideceğim, haklısın. Bu cehennemden, senin cehenneminden kurtulacağım." Çapkın gülümsemesine ara vermeden aralarındaki ufacık mesafeyi kapatıp boynuna doğru eğildi. Tedirgince geri çekilmeye çalışsa da ancak boynunu hareket ettirebilmişti. Sıkıca sarılması bir yana, yandan baktığı siması, derin bakışları yüzünden bir titreme krizine daha tutulmak üzereydi.

"Benim olmadığım yer de senin cehennemin olacak, Karalyeva." Burnuyla saçlarını okşayarak yüzüne doğru döndü. Yeni yeni çıkan sakalları yanaklarına kaşıntı hissi vererek sıyırmıştı. "Dünya'nın kendisi cehennemdir, özellikle masumlar için." Kolları arasında titremeye başlamıştı ve o, bunu umursamadan dans etmeye devam ediyordu. Sıcacık saran kollarının arasından çıkmak isteyerek göğsüne inen eliyle itelemeye çalıştı.

"Bırak beni!" Yanaklarında gülümsediğini hissettiren bir mırıltı yükseldi.

"Hayır, herkesin senden neden uzak durması gerektiğini görmesini istiyorum." Yüzünü biraz çevirse dudağına temas edecekti, biliyordu. Zihninin karanlık köşelerinde sandıklara kaldırdığı anıları büyük bir gürültüyle olmayan kilidi zorluyordu. Aniden geri çekilen adamın açtığı alanla derin bir nefes alan genç kız ona bakmadan masaya doğru yürümeye başladı. Başı dönüyordu biraz, titremesinden ötürü. Bacakları kırılıp bükülmeye hazırdı. Parlak zemin bile düşüşünü bekliyordu, gözleri üzerinde olan herkes gibi. Ancak düşmedi. Ağlamamak için sıktığı dişlerine destek olmak için yarım bıraktığı içkisini içti. Hatta yetmediği için yakınından geçen bir kızı durdurup elinde tuttuğu tepsiden bir bardak daha içki almıştı. Alexander da eline bir bardak alıp tam yanında durdu. O da diğerleri gibi kendisini izliyordu. Bir sirk hayvanından farksızdı burada. Kristal bardaktaki sarıya çalan alkolü tek seferde içtikten sonra buruşan suratıyla adama döndü.

"Senden nefret ediyorum." Planlamadığı, hatta düşünmediği bir şeyi söylemiş olsa da bozuntuya vermeden devam etti. "Beni huzursuz ediyorsun. Beni huzursuz etmek için her şeyi yapıyorsun." Alkolün yakıcı etkisiyle durulan titremesi tatlı bir sersemliğe bırakıyordu yerini. Alkole alışkın olmadığı için dönüyordu başı ve bunu henüz anlamıştı.

"Beni sevmeni beklemiyordum zaten." Umursamazca karşılık vermişti her zamanki gibi. Beklediği bir cevap değildi, ama onun kuracağı tarzdaydı. Küçük parmaklarını alnının üzerinde gezdirdi.

"Kötü bir adamı sevecek değilim. Erkeklerden nefret ediyorum." Şakaklarına vuran ince bir sızı ve gözlerini rahatsız eden parlak ışığa katlanamayarak ona doğru yaklaştı. Uzun boyu yüzünden biraz gölgesinden faydalanacaktı. Güneş bugün neden bu kadar parlaktı?

"Sebep?" Kulağının dibinden gelen sesini snlamayarak baktığında yine yakın olduklarını fark etmişti. "Erkeklerden nefret etmenin özel bir sebebi var mı?" Nazik mi konuşuyordu bu adam yoksa kulaklarında mı bir problem vardı? Üstelik sıcak basmaya başlamıştı. Buraya geldiğinden beridir üşümediği zamanlar nadirdi, ama terlemek? Alnındaki ufak ufak beliren nemlenmeyi parmağıyla silerken bile gözlerini adamın gözlerinden ayırmadı.

"Hepiniz art niyetli piçlersiniz. Kalbiniz bacaklarınızın arasında." Bulanıklaşan görünüşünü düzene sokmak için gözlerini kapatıp açtı. Şaşkın yeşil gözleri söylediği sözden keyif almış gibi bakıyordu.

"Haklısın! En azından yanlış yerde de olsa bir kalbimiz var, değil mi?" Dudakları arasında kendini gösteren dişlerine baktı dalgınca. Çok mantıklı konuşmuştu. "Siz kadınların kalbi var mı, şüpheliyim." Pembe dudakları yeniden kıpırdandığında başını çevirdi. Kendisini hem çok iyi hissediyor hem de hissetmiyordu. Aniden yanlarına birileri geldiğinde Alexander kendisine sırtını döndü. Hareketli bir konuşma başlamıştı aralarında. Ara sıra kaybettiği görme kaybını düzeltebilmek adına gözlerini açıp kapatıyordu. Başında bir sızı vardı ve bu salon aşırı sıcak gelmeye başlamıştı. Şakaklarından yanağına süzülen bir damla teri elinin tersiyle silip etrafına baktı. Nefes alabileceği bir yer aradı. Bedeninde hafif bir titreme vardı, ama bu yoğun bir enerjiden kaynaklıydı. Aşırı şekilde enerjik hissediyordu kendisini. Ayaklarında topuklu ayakkabıya rağmen koşabilecek bir güç vardı kanında. Bu enerji bacaklarının arasında yoğunlaşıyor, tatlı bir his karnında dönüp duruyordu. Bir cam bulma umuduyla yürümeye başladı salonda.

"Affedersiniz efendim. Şu tarafta balkon var." Koluna çarpan bir genç kızın sesine gülümseyerek işaret ettiği yere baktı. Elbisesinin yakasını çekiştirme isteğiyle zorlukla baş ediyordu. Bu sıcak, bu his, bu enerji boğuyordu kendisini. Onun gösterdiği yere doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Yüzünde tatmin dolu bir gülümseme vardı. Neden gülüyordu, niye gülüyordu bilmiyordu. Sarhoş olmuştu belki de. Sarhoşluktan böyleydi, evet. Hayatının bu vaktine kadar bir biradan fazlasını içmemişken şimdi ne içtiğini bile bilmeden alkolü götürmüştü.

Kızın işaret ettiği yer bir koridordu ve karanlıktı. Hızlı hareket ederek loş koridorda ilerlemeye başladı. Tatlı bir sersemlik vardı üzerinde. Başı hafifçe dönüyordu ve mutlulukla doluydu. Koridor sola açılan bir koridora çıktığında kendi etrafında döndü. Balkon neredeydi? Bir çok kapı vardı ve hiçbirini kontrol etmemişti. Çok düşünmeden yürümeye devam etti. Ayakları altında dönen yere bakarak gülmeye devam etti. Hala düşmeden yürümeye devam ediyordu. Aniden bir çift siyah ayakkabı gördü. Görünüşünü düzeltmek amacıyla gözlerini açıp kapattı ve kimin olduğuna baktı. "Alexander'ın göğsündeki kadının kocası!" Pot kırmış gibi elini ağzına kapatıp kahkaha attı. "Alexander, dedim, beni öldürecek." Adam söylediklerini umursamadan bileğinden tutup çekiştirmeye başladı. "Nereye? Balkon arıyordum ben." Cevap vermeden sürükleyen adama karşı koymak isteyen yanını dinleyerek elini sertçe çekti. Müthiş bir güç vardı damarlarında, Alexander bile tutsa elini ondan da kurtulurdu. "Roża değilim ben, uzak dur."

Dişlerini sıkarak yeniden bileğinden yakaladı. Cevap vermeden yürümeye başlayan adam ile gitmek istemiyordu sebepsizce. Sadece istemiyordu. Elini bir kere daha çektiğinde sabırsızca kucağına almıştı kendisini. İtiraz etmedi. Aklı düşünmek namına bir iş yapmıyordu. Roża'nın kocası birkaç kat aşağıya indi merdivenlerden ve ardından büyük bir odaya soktu kendisini. Kapıyı kilitleyen adamın gülümsemesine karşılık genç kız da güldü. "Yarım kalan düğün gecemizi tamamlayacağız. Ve Alexander bu sefer seni benden alamayacak." Buket gülerek başını omuzuna yasladı. Alexander ismi nedense hoşuna gitmişti.

"Alexander..." dedi mırıldanır gibi. Sırtı rahat bir yere temas ettiğinde üzerine eğilen adama baktı. "Alexander kızacak." dediğini umursamadan dudaklarına kapanan adamı hızlıca göğsünden itti. Ancak yine de inatla boynuna sokuluyor, vücudunda gezen o tatlı hissi besliyordu. Bir kere daha adamı üzerinden itekleyip kendisini yere attı. Canı bile acımamıştı, çıplak zemine düşmesine rağmen. "Alexander!" dedi bir kere daha mırıldanarak doğrulurken. Bu adamın, Roża'nın kocasının istediği şey, karşı koyamayacağı bir dürtüydü. Bacaklarının arasında o tatlı his daha fazlasını istiyordu. Rusça bir şeyler söylenerek yeniden üzerine kapanmasının ardından var gücüyle bağırdı. "Alexander!" Öldürecekse kendisini bu hatadan alıkoyup öldürmeliydi. Bir adamın tecavüzünden zorlukla kurtulmuşken başka bir adama kendisini kolayca teslim etmeyecekti. İtelemeye çalıştı, vurdu. Ancak bu kez hiçbir şekilde onu uzaklaştıramamıştı. Elbisesinin eteğini sıyıran adamın suratına kafa attı ani bir cesaretle. Kafası acımamıştı, ama vuruşu etkili olmuş olsa gerek onun burnu kanıyordu. Üzerinden iteleyip güçlükle ayağa kalktı. "Alexander!" Bir kere daha bağırarak kapıya yürümeye başlamışken saçlarından sertçe geriye çekildi. Halbuki kaçmak istiyordu. Kaçmalıydı, sebebinin hiçbir önemi yoktu.

"Kes sesini!" Yüzüne nereden geldiğini bile anlamadığı bir darbe indi. Zaten başı dönüyor, gözleri sürekli bulanıklaşıyor olduğundan yere düşmesi kaçınılmaz olmuştu. "İlacın etkisini göstermiş olması gerekiyordu. Bana karşı koyma." Açıkta kalan bacaklarında gezen eli yüzünden dudaklarından bir inleme kaçtı. "Evet, hazırsın. Sen de istiyorsun güzelim."

İstiyordu. Vücuduna eziyet eden o tatlı his yüzünden yattığı yerde gerildi. "Seni değil." dedi son bir güçle ve ardından nefesi son bulana dek çığlık attı. Ağzına kapanan ellere fırsat vermeden kendi kulaklarını bile sağır eden o tiz çığlığını birinin duymuş olmasını umut ediyordu. Suratına bir tokat daha indiğinde dilinde metalik bir tat belirdi. Canı acımıyor, ama kanın tadını alıyordu. Her bir yanı uyuşmuştu sanki. Her bir dokunuşu hissediyordu oysa. Adamın boynuna değen dudaklarıyla bir kere daha inledi. Acıyı hissetmiyor, yaşıyordu!

Onu göğsünden itelemeye başladı yeniden. Karşı koyacak gücü kalmamıştı. Aklı buğulu bir camın arkasına çekilmeye başlamıştı artık. Bildiği tek şey bu adamdan kaçmaktı. Büyük bir gürültü koptu odada, ardından uzak tutmak için çırpındığı adamın ağırlığı bir anda üzerinden kalktı. Yattığı zeminde yana dönüp birkaç saniye kendine gelmeyi bekledi. "Alexander..." Çatallaşmış sesinden irkilerek başını kaldırdı bu kez. Yüzünün yarısını kapatan gür saçlarına rağmen onu görmüştü. Roża'nın kocasına öldürücü bir şekilde dayak atan adamı... Defalarca adını söylediği cennet hırsızını. "Alexander." dedi sesini düzeltmeye çalışarak. Havaya kaldırdığı yumruğuyla kalakalan adamın yüzünü göremiyordu. Bedeni şiddetli bir hazla kasıldı bir kere daha. Dudaklarından kaçan inlemeyle kendisine dönen yüzünde korku vardı. Dövdüğü adamın üzerinden kalkıp yanına geldi.

"Yaralandın mı? Neren ağrıyor?" Yüzü tüm bedeninde bir yara arar gibi gezindi önce. Ardından baş parmağıyla dudağının kenarını sildi. Buket daha çok adamın kokusuna odaklanmış olduğundan yüzündeki ifadeleri pek umursamıyordu. Aniden kendisinden beklenmeyecek bir öfkeyle bağırdı. Odada bir koşturma vardı ve Roża'nın kocası kanlar içindeki suratıyla sürüklenerek odadan çıkarılmıştı. Hiç vakit kaybetmeden kucağına alıp odadan çıktı koca cüssesiyle. Buket tam manasıyla yanıyordu, ama buna rağmen onun da sıcaklığını hissediyordu. Kokusu yüzünden bedenindeki o tatlı sızıyı daha çok hisseder olmuştu. Burnunu boynuna götürdü usulca. Dokunmak istiyordu. Dokunmak için çıldırıyordu. "Burada ne işin vardı, Buket? Ne halt ediyordun bu adamın yanında? Ya fark etmeseydim gidişini? Ya sesini duymasaydım?" Öfkeli sesini umursamıyordu genç kız. Zaten neyden bahsettiğini de anlamıyordu. Bedeni yüzüne vuran sıcak nefesiyle kokusu arasında eziyet çekiyorken söylediklerine odaklanmak zordu. Bacaklarının arasında hissettiği bir kasılmayla hareketlendi elinde olmadan. İster istemez acayip sesler çıkarıyordu her seferinde. Gözlerini kapatıp burnunun ucuyla adamın boynunu okşadı.

"Çok güzel kokuyorsun." Yanağına değen sakallarından keyif alarak elini koydu yüzüne. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Pişman olmak bile umurunda değildi.

"Sarhoşsun, ne dediğini bilmiyorsun." dedi soğukça. "Ayıldığında cezan ağır olacak." Yüzündeki eli boynuna, boynundan da gömleğinin açık yakasından omuzuna kaydı. Yumuşacık teni vardı. Bir kalabalık sesini işitti kulakları, onun nefesinin ardından. Nefesi bile eziyetini artırıyordu.

"Alexander..." Sesi her zamankinden daha farklı, daha arzuluydu. Gözlerini açtığı sırada arabaya bindikleri için adamın kucağında buldu kendisini. Bu aklını kaybetmesi için yeterli olmuştu. "Alexander..." Tek bir an bile pişman olmadan adamın dudaklarına uzanıp öpmeye başladı. Cennet hırsızı şaşkındı, ama karşılık da vermekten geri durmamıştı. Uzun, eziyetini biraz bile dindirmeyecek kadar uzun bir süre öpüştüler. Elleri bacaklarını okşadıkça daha beter bir arzuyla ona sarılıyordu. Göğsündeki elini gömleğinin üzerinden kemerine indirdiğinde bileğinden tuttu.

"Sen ne yaptığının farkında değilsin." Nefes nefese konuşmasına gülerek yeniden dudaklarına uzandığında saçlarından geriye çekti bu kez. "Beni zorlama. Sarhoşsun!" Sonra henüz fark etmiş gibi gözlerine daha dikkatle baktı. Hala bileğini ve saçını bırakmamıştı.

"Sarhoş değilim." Alayla gülen yüzü sıkıca tuttuğu saçlarını daha da çekip boynuna uzandı.

"Ondan mı beni baştan çıkarmaya çalışıyorsun?" Tıpkı ona yaptığı gibi boynunu okşadıktan sonra kulağına yaklaştı. "Kendine geldiğinde utancından yüzüme bile bakamayacaksın." Tam öpmek için yaklaştığı sırada bir erkek sesi işitti yan taraftan. Arabayı süren korumanın hemen yanında bir başka koruma vardı ve geriye bakmadan elinde bir telefon uzatıyordu. Saçlarını bırakıp telefona uzanan adama sarıldı yeniden. Elleri bir kez daha omuzlarını okşadıktan sonra gömleğinin düğmelerini açmaya başladı heyecanla. Öyle bir heyecandı ki yerinde duramıyordu. "Benim kim olduğumu biliyor musun?" Hala bileğini tuttuğu elini aralarında kaldırıp kendisinden uzaklaştırdı. Dikkatini çekmek istediğini fark ediyordu, ama tek istediği dokunmaktı.

"Alexander." Başını sağına çevirip bir şeyler daha konuştu. Yüzünde rahatsız olduğunu gösteren bir ifade vardı ve aralarında kolu olduğu için ona yaklaşamıyordu. Telefonu kapatıp koltuğa attıktan kendisini hızlıca koltuğa oturttu.

"Beni anlıyorsun değil mi? Başını olumlu sallasan bile yeterli. Adımı söyleyip durma!" Neden bağırdığını anlamayarak kıkırdadı. Aşırı bir şekilde gülesi vardı ve her hareketi bunu tetikliyordu. "Buket bana odaklan! Söylediklerimi anlıyor musun?" Başını olumlu anlamda salladıktan sonra elini elinin üzerine koydu. Bedeni tamamen kendine dönük olsa da biraz mesafeliydi. Aniden arabanın camları patlayınca büyük bir hızla üzerine kapandı. Araba hızlı gittiğinden yolda bağırarak sağa sola kayıyor, dengeyi korumaya çalışıyordu. Silah sesleri doldurmaya başladı arabayı. Ama hiçbiri bir şey ifade etmiyordu. Kendi kendine gülen genç kız adamın kokusuna öyle çok kaptırmıştı ki kendisini yeniden omuzlarına sarıldı. O ise biraz bile umursamadan etrafını inceliyor ve korumalara komut veriyordu.

Çok geçmeden araba ani bir frenle durdu, hatta bir tur kendi etrafında döndü. Bir çok ses birbirine karışıyordu zihninde. Belindeki silahını çeker çekmez başını kaldıran adamın yüzü ileri sabitlenmişti. "Arabadan çıkma." Boynuna sardığı ellerini bıkkınca uzaklaştırdıktan sonra arabadan çıktı. Buket yerinden doğrulurken gözlerini açıp kapadı yeniden. Etrafındaki her şey dönüyordu. İleriye baktığında yolunu kesen arabaları gördü.

"4...5...7..." Gözlerini kısıp silahlı adamları izledi bir süre. Aralarında yüzü kırmızıya boyanmış o adam da vardı. Roża'nın kocası! Arabada yankılanacak bir kahkaha attı. "Alexander onu boyamış!" Gülerek aşağıya indiğinde kendi aralarında konuşan iki adamında dikkatini çekmişti.

"Gel bana, Roża! O adamla duramazsın. Sen beni seviyorsun, beni!" Roża'nın kocasına gülerek Alexander'ın ellerini tuttu.

"Mımmm... Ben bu adamı sevdim. Kokusu çok güzel!" Alexander kendisini arkaya doğru çektiği sırada gülerek beline sarıldı ve kafasını sırtına koydu.

"Bana gel, dedim Roża! Onunla gidemezsin. İlacın etkisindeyken... Asla izin vermem!" Sarıldığı adamın bedenindeki her ufak hareketi hissediyordu. Bir yastık kadar rahat sırtı, sıcacık bedeni mayışmasına sebep oluyordu. Sahi o büyük enerjisi de neredeydi? O kendisine has sert sesiyle anlamadığı şeyler söylendi. Bedenindeki sıcaklıkla eş olarak halsizliği de yükseliyordu şimdi. Yere düşmemek için adamın ceketinden sıkıca tuttu, ama bacakları kendisini taşıyamayacağının isyanını çoktan çekmişti.

Yere doğru düşerken aynı anda patlayan silahlar büyük bir gürültüye dönmüştü. Gözleri, karışan bütün renkleri ayrıştırmakta zorluk çekiyordu. Ellerini sıcak yüzünden saçlarına doğru kaydırdığı sırada havaya kalktığını hissetti. Gözleri bulanık, zihni karmaşıktı. Ama bu kokuyu tanıyordu.

"Roża ya bana gel ya da öl!" Uzaktan kulağını tırmalayan söze karşılık yüzünü adamın sıcak tenine bastırdı iyice.

"Alexander..." Sürekli söylediği ismin anlamını bilmese de söylemekten keyif alıyordu. "Beni Alexander öldürecek." dedi gülmeye çalışarak. Gözlerini açmaya mecali yoktu.

"Alexander seni yaşatacak. Roża'yı öldürecek, ama seni yaşatacak." Nefes nefese kalmış bir halde konuşan adamın yüzüne bakmak istiyordu. Biraz hali olsa bakardı da. Parmağını kıpırdatacak hali yoktu.

"Çok güzel kokuyorsun. Beni öpemez misin?" Biraz sarsılır gibi oldu bedeni. Ardından yüzüne doğru eğildi.

"Bu gerçek sen misin yoksa siktiğim ilacın etkisi mi, bilmiyorum. Bu soruyu aklın başındayken sor mutlaka." Yüzüne değen nefesinden etkilenerek başını ona doğru kaldırdı. "Seni sarhoş sanacak kadar aptalım. Kim bilir, ne içirdiler?"

"Mımm..." Yüzüne sürtünen sakallarından keyif alarak gülümsedi. "Dokunmak istiyorum." Başı eline daha çok yaslandığında yeniden sarsıldı bedeni.

"Dokunuyorsun zaten. Üzerimize yağan mermileri biraz bile umursamayacak kadar delirmişsin." Gözlerini yavaşça aralayıp yüzünün yandan çehresine baktı. Bir duvar arkasında gizleniyorlardı ve birkaç koruma da silahı uzattığı yere ateş ediyordu. Sesler ise bir müzikten farksız değildi. Hayır, biraz bile rahatsız olmuyordu.

"Daha fazlasını istiyorum." Karanlık bir yerin içine dönüp hızlıca hareket etmeye başlamıştı.

"Şuradan kurtulalım, bakarız." Adamın göğsünü okşamaya ara verip başını arkaya bıraktı. Dudakları gülmek için aralanmış, ancak uyuşan kasları yüzündeki muhtemelen gülememişti. Bunun farkına varmak bile gülmesini tetikliyordu. Yeniden bir aydınlığa çıktıklarında gözlerini kapattı. Öyle çok yorgundu ki istese de açamazdı.

Bölüm sonu

3 yorum