
#Mutlu ölmek istersin ; ama mutluyken ölmek istemezsin.
Kulağının dibinde patlayan bir silah sesiyle yattığı yerde sıçrayan genç kız, bir çift yeşil göz ile karşı karşıya gelmişti. Telaşla oturduğu geniş yatağı ve etrafını süzdü. Burası geldiğinden bu yana uyuduğu tekli koltuk değildi. Burası neresiydi? "Başın ağrıyordur, ilacı iç." dedi kendisini izleyen gözlerin sahibi. Sesi her zamanki dan daha farklı bir tondaydı. Anlaşılmazdı.
Acımasızdı.
"Başım falan ağrımıyor!" Yükselen ses tonuna yüzünü buruştururken sandalyesinde öne doğru değildi.
"İnat etme. Tekila seni çarpmış olmalı ki bayıldın. İlacı-" Adamın suratını dağıtma isteğiyle yatağa elini vurdu. Cesur bir kız olsa suratına vururdu. Tırnaklarını o güzel yanaklarına geçirir, kusursuz güzelliğine kalıcı bir yara eklerdi.
"Senin etrafına saçtığın dehşet yüzünden bayıldım, seni psikopat herif. Neden öldürmedin? Neden?!" Suratı az öncekinden daha da buruşmuş, kulaklarını ovalamıştı söylediklerine tepki olarak. Yüzüne bakmadan cebinden çıkardığı telefonunu kısık gözleriyle kurcalayıp kucağına attı. Önce ona kızmak istemişti, ama Türkçe bir haber açıldığını görünce merakla telefonu eline aldı. Haberde dün gece saatlerinde yaşanan uçak kazasından ve çok sayıda ölü olduğundan bahsediyordu. Korku ve merakla incelediği haber ölenlerin listesini de vermişti. Adı ise listenin en başında yer alıyordu.
"Öldün. Kimse bunun aksini ispatlayamaz, sen bile." Tok sesi içindeki yangını besliyordu. Buraya geldiğinden beridir takındığı tüm soğukkanlılığını yitirmişti.
"Bütün bu insanları sen mi öldürdün? Koca bir uçağı, sırf aptal zevklerin için mi düşürdün?" Boğazını sıkan bir el varmış gibi titreyen ellerini boynuna götürdü. İnanamıyordu. Tüm bu şoka girmiş haline rağmen karşısındaki adam ufak bir kahkaha attı.
"Uçağı ben düşürmedim, ama düşeceğinden haberim vardı. Devlet, karanlık sıralarında yok olan insanları planlanan olaylarla halkına sunar. Bu sayede sen de ölmüş oldun." Buket haberi gören annesini ve kız kardeşinin halini hayal etti. Açıkçası pek umursayacaklarını sanmıyordu. Kalçasına kadar çıkmış olan elbisesini düzeltme zahmetine bile girmeden yatakta dizlerinin üzerinde uzanıp adamın tişörtünü yumruklarının arasına aldı.
"Ne geçti eline? Keşke ölseydin! Senden nefret ediyorum!" Öfkeyle baktığı halde kendisini umursamıyordu. Gülümsemesi daha da genişledi, ama aynı zamanda öfkeli de duruyordu. Korkutucu bakışlarını yüzüne sabitlerken yüzüne daha çok yaklaştı.
"Seni yanımda zorla tutmadım, çiçek kız. Pasaportunu eline alıp gidebileceğin halde beni reddettin." Sanki gücünü göstermek ister gibi yavaşça ayağa kalktığında bileklerini tutmayı ihmal etmemişti. "Kimseye sunmadığım ikinci şansı sana verdim. Ne mi geçti elime? Dilini kesmek için can attığım küçük bir kız." Koca elleri, narin bileklerine öyle sıkı sarılmıştı ki ne kadar uğraşsa da kurtulamıyordu ondan.
"Sen bana hiç şans tanımadın. Başkasının hayatının üzerinden geçip de özgürlüğüme koşamam ben!" Gözleri her bir detayını kayıt eder gibi bedenini gezdi. Konuşmuyor, en ufak bir tepki bile vermiyordu. Elini kurtarmak için yeniden çekiştirdiğinde aniden bıraktı.
"Şans mı istiyorsun?" Uzunca zamandır kendisinde olan zarı siyah kot pantolonunun cebinden çıkarıp parmakları arasında gösterdi. "Kral tacı hariç hangisi gelirse gelsin seni istediğin yere yollayacağım. Kılına bile zarar vermeden, arkadaşınla birlikte." Ona güvenmeyerek yutkundu. Sanki yeniden bir oyun yapacak, sanki başka bir eksiklikle ayağını bağlayacakmış gibi hissediyordu.
"Kral tacı gelirse?" diye sordu endişeyle. Ancak yüzündeki tebessüm dışında bir karşılık alamamıştı. Bu adamın hayatı bir zardan ibaretti, kumardı. Ölüm saçıyordu karşısındaki insanlara. Azrail rolüne bürünmüş bir caniydi. Cevap vermeksizin zarı yatağın üzerine attığında korkuyla küçük siyah umuduna baktı.
"Kaybettin." Şaşkın, kızgın ve de sarsılmış bir şekilde baktığı zardan gözlerini ayırmadı. Zarın gelmesi en imkansız olan yüzü bir kez daha gelmişti.
Kral tacı.
Bu hileli zarın diğerlerine kıyasla ağır olan yüzü üste gelişini imkansız kılıyorken ikinci kez gelmesi... "Sen hile yaptın." Sesine yansıyan şaşkınlığını umursamadan zarı avuçlarına aldı yeniden.
"Senin aleyhine, evet." Saçlarını acıtmayacak şekilde tutup kendisine doğru çekti. "Onun gelme olasılığının düşük olduğunu biliyorsun. Bu durumda üçüncü kez şansını yitirdin, karalyeva." Tehlikeli hissettiren ifadesini soğukça süzdü. Başka zaman olsa yapamazdı, ama nedense pes etmiş hissediyordu. Yine, yeniden ve bir kez daha... "Kısacası ilk başta kabul ettiğin gibi benimle yaşamaya devam edeceksin." Diğer elindeki zarı alnına koyup burnunun üzerinden aşağıya doğru kaydırdı. "Ölüme varana dek!" Dudaklarının üzerinde duran zarı aniden bırakıp geri çekildi. Zar kucağına düşmüş, o ise sırtını döndüğü gibi merdivenlerden inmeye başlamıştı.
Ondan kaçamayacağını zaten biliyordu. Bir örümcek gibi hayatına ağ örmüş, puslu bir yaşam sunmuştu kendisine. Dolan gözlerini bir süre kapatarak kendisini sakinleştirmeye çalıştı. Daha sonra ise nerede olduğunu anlamak için etrafını incelemeye başladı. Muhtemelen ev onundu. Sol tarafında duvar yoktu ve bir balkon gibiydi. Salonu, hatta bahçeyi bile görebiliyordu durduğu yerden. Bulunduğu katın tamamı bir yatak odasıydı. Ne yapacağını bilemeyerek bıraktığı telefondaki habere bir kez daha baktı.
Hayatı bir film olsaydı şüphesiz ki türü trajedi olurdu. Aksi halde hayatını kurtardığı bir adamın, karşılığında hayatını elinden alması herkesin başına gelmezdi.
İyiliğe kötülükle karşılık veren biri. Belki de ona kötü dev demek yerine şeytan falan demeliydi. Cennetin güzel nehirlerinin rengini çalmış gözleriyle, yeryüzüne yakışmayan bir güzellikle kovulmuş bir varlıktı. Kötüydü; küçük kızlara zarar vermeyen bir kötü.
Yataktan ayağa kalkıp merakla karşısında duran iki kapıyı da açıp içine baktı. Biri banyo, diğeri ise büyük bir giyinme odasıydı. Giyinme odasının içine bakmak için içeri girdiğinde gözleri ilk olarak pahalı saat ve gözlükleri buldu. Ardından onlarca takım elbise, kıyafet, saymadığı pek çok şey...
Buket'in kıyafetleri yoktu. Kendisine ne verilirse onu giyindiği için bu üzerindeki gereksiz kısalıktaki kıyafeti giymek zorunda kalmıştı. Bu sebeple bu adamın kıyafetinden alma hakkını kendinde buluyordu. Madem burada yaşamak zorundaydı, madem zorunda bırakılıyordu bazı şeylere, o halde herkes gibi değişen koşullara ayak uydurmak zorundaydı. Bir film izlemediği için kızıp canı istediği gibi eleştiremezdi kendisini. Yaşarken farklı oluyordu bazı şeyler. Mesela şu an çok sakin davrandığının farkındaydı. Can sıkıcı şekilde normalmiş gibi kıyafetini değiştirdiğinin de...
Can sıkıcıydı.
Özenle katlanmış, ütülü bir gri tişört aldı. Elbisesini hızla çıkarıp tişörtü üzerine giyinirken dolabın bittiği noktadaki duvara doğru baktı. Duvar boydan boya aynaydı ve oldukça temizdi. Az önceki elbiseden farklı olmayan tişört dizlerine ulaşınca surat asarak dolabı biraz daha kurcaladı. Çıplak ayakları için bir çift çorap ve bir de adamın şortlarından birini aldı. Neyse ki evin içi sıcak olduğundan çok üşümezdi. Elindekileri hızlıca giyinip alt kata indi. Salonda küçük tekli koltuğa vuran güneş ışığı elinde bir kahveyle gelmişini geçmişini sorgulamak için oldukça müsaitti. Fark ettiği merdivenlerle bir alt kata daha inip evin her kısmında olduğu gibi beyazların hakim olduğu mutfağa girdi. Büyük pencerelerin önünde rahatça kahvaltısını yapan devi aldırmadan kendisine su kaynatmak için davrandığında mutfakta çalışan adam öne atılmıştı.
Evet, mutfakta çalışan kişi bile bir erkekti. Küçük kızlara zarar vermeyen kötü devin kesinlikle kadın düşmanı olduğunu düşünmeye başlamıştı. Sakinliğinin ve korkmayışının sebebi bu yüzdendi.
"Yakışmış." Nazik ses tonu az evvel tehdit etmemiş gibiydi. Onunla karşılaştığından bu yana sessizliği yüzünden aklı karışıyordu. Dengesizliği yüzünden her şey hayal gücünden ibaretmiş gibi geliyordu. "Otur" dedi kendisine uzatılan kahvesini aldığı sırada. Aksini yapmaya fırsat bırakmayan tavrı, nezaketinin arkasından silah tutmuş bekliyordu. Dişlerini sıkarak ona döndüğünde kaşlarını yukarı kaldırdı. "Buraya geldiğimizden beridir bir şey yediğini söylediler. Birkaç parça şeyle öğünlerini geçiştiriyormuşsun." Yüzüne vuran güneş ışığıyla parlayan uzun kirpiklerini ve kaşlarını incelerken kahvesinden yudumladı. Hayatının nereye gideceğini düşünmemek için her şeyi yapabilirdi.
Mesela bu, saçlarından altın parıltılar saçan, bir peri kadar tuhaf güzellikteki adamın, felaket kelimesinin canlı tanımı olması gibi şeyler...
"İştahım yok. Mutsuzken yemek yiyemem." Sandalyesinde geriye yaslanan dev, uzun bacaklarını masanın diğer ucuna doğru uzatmıştı. Muhtemelen 45 numara olan spor ayakkabısı uzun bacaklarına uygun büyüklükteydi. Kolunu sandalyesinin yan kısmına yaslayıp eliyle çenesini okşadı.
"Ben de soğukkanlı olduğunu düşünmüştüm." Sanki bir şey fark etmiş gibi ayağa kalktığı sırada kaşlarını çatmıştı. Onun ayağa kalkışıyla mutfaktaki adam hızla kapıdan çıktı. Onu takiben avının etrafında dönen bir kurt gibi etrafında tur atmaya başladı. "Görünüşün başka, için bambaşka." Endişe içinde kasılmıştı Buket. Soğuk bir rüzgar etrafını sarmış gibi ürperiyordu.
"An-anlamadım?" Dönüşünden rahatsız olarak yüzünü ona dönüp birkaç adım geriye kaçtı. Bu sayede başını döndüren yürüyüşüne bir son vermişti.
"Soğukkanlı duruyorsun, çiçek kız. O durmak bilmeyen çenen haricinde uzun zamandır böyle yaşıyormuş gibi normaldin. Sadece çok az yiyordun ki üzüntüden olduğunu biraz bile düşünmedim. Şimdi bile sanki ölmemişsin gibi kahve içiyorsun." Buket de ona iki gündür fazlaca konuşmaya başladığını söylemek istiyor, ama birbirine kenetlenen çenesi yüzünden canı istemiyordu. Kahvesinden yudumladı umursamazca.
Ama aslında umursamaz falan değildi. Sadece ağlamak istemiyordu. Ağlarsa güçsüz görünecek, gururunu koruyamayacaktı. Evet, ölmüştü ve tek önemli olan şey gururuydu! En azından koruyacak hala bir şeyleri vardı, değil mi?
"Soğukkanlıyımdır o zaman." dediği sırada Alexander mırıldanarak başını salladı.
"Sadece korkaksın." Etrafında yarım daire çizerek omuzunun üzerinden başını uzattığı sırada yeniden ondan uzaklaştı. "Kendi seçtiğin yolda bana nefret besliyorsun."
"Sen kendini Tanrı falan mı sanıyorsun? Sen bana seçim sunmadın, önce bunu anla. Yoksa beyninin de eksik olduğunu düşünmeye başlayacağım." Elindeki sıcak kahveyi ona fırlatmamak için güç bela duruyordu. Ona has ifadesizliği, gözlerinden bir an olsun ayırmadığı gözlerine meydan okuyordu. "Neyse! Senin hayatıma sıçtığın gerçeğini kahve içerek sindireceğim izin verirsen." Yanından geçmek için hamle yaptığında kolundan tutacakmış gibi hissetmiş olsa da kolayca geçip gitmişti. Merdivenleri hızlıca tırmanıp tekli koltuğa kendisini rahatça bıraktı. Koltuğun bir koluna sırtını yaslayıp diğer kolundan bacaklarını sarkıtan genç kız sıcak kahvesinden yudumlamaya devam etti. Soluk maviye çarpılmış bulutsuz gökyüzünün soğukluğu insanın içine işliyordu. İçi dolu havuza, çimenlere, bahçenin her köşesine bakarak derin derin düşündü. Annesini, kardeşini, Şule'yi, okulunu... Aklına gelebilecek en ufak detayı bile düşünmüştü.
Göğsünün ortasında göğüs kafesini parçalamaya hazır bir acı vardı. Ağlaması için baskı yapıyordu, ama ağlasa bile geçmeyeceğini biliyordu. Ölürse geçerdi belki. Ki bu sıralar ölmek de korkutucu bir düşünce haline gelmişti. Oysa Şule için ortaya canını koyan kendisi değilmiş gibi korkuya düşmüştü kalbi. Korkusunun asıl hedefi ölmek değildi elbette. Ancak korku bir ağ gibi bedenini sarmıştı ve uyumak dışında her şey, yeniden uyanacak olmak bile kendisini korkutuyordu. Halbuki uyku yarı ölüm derlerdi.
Hayır, uyku yarı kaçıştı gerçeklerden. Ölmek veya ölümü hissetmek için uyumazdı kimse. Gerçeklerden, hayatından kaçmak için uyurdu. Bir hayali sahne kurardı zihni. Gözleri pembe bir dünyaya açılırdı.
Kahvesinden büyük bir yudum daha aldığı sırada ufak bir tıkırtı duydu. Ardından büyük cam kapı açıldı. İçeriye iki koruma girip poşetleri önünde bırakmıştı. "Çiçekçi kız..." Söylediği bir dizi yabancı kelimeye karşılık tek yaptığı adama bakmaktı. Onu anlamadığını hatırlayan adam gözleriyle poşeti işaret ettiğinde kaşlarını çattı. O da kaşlarını çatmış, kendisini süzmeye başlamıştı. Aniden devin sesi duyuldu. Her zamanki sakin konuşmasına rağmen karşısındaki adam neredeyse iki büklüm olmuştu. Koltuğu cam önünde olduğu için arkasında kalan büyük koltuğa bakmak için olduğu yerde geriye doğru döndü. Ellerini koltuğun sırtına yaslamış öfkeli bir şekilde adamlarını izliyordu. Korumalar paketleri üst kata çıkan merdivenlerin başına koydu ve hızla evden çıktılar.
"Gel benimle." Korumalarından zorlukla ayırdığı gözleri bir parça bıkkın duruyordu. Ona karşılık vermediğini fark edince bakışları kendisini buldu. "Eğer gelmezsen çıplak gezmek zorunda kalırsın." Telaşla elindeki kahvesini bir kenara bırakıp ayaklandı. Bu adamın sağı solu belli olmazdı. Uzun parmaklarının da yardımıyla iki adamının taşıdığı onca poşeti ellerine alan adam güçlü bir edayla merdivenden tırmanmaya başladığında peşinden takip etti.
"Adamların neden yukarı çıkarmadılar?" Karşılık vermeden çıktığı üst katta giyinme odasına girdiği gibi poşetleri bıraktı. Ardından oldukça bilgiç bir şekilde kıyafetlerinin arasında yer açmaya başlamıştı.
"Kıyafetlerini yerleştirirken düzenimi bozmazsan sevinirim." Eğdiği başıyla dolabında dikkatli bir şekilde düzenleme yapıyordu. Ondan nefret etmese ne kadar hoş göründüğünü düşünerek tebessüm edebilirdi. Ama tabii ki nefret ediyordu ve gülünecek bir şey de yoktu.
"Kıyafetlerimi neden buraya koyuyorsun ki? Seninle burada yaşamak istemiyorum." Gözleri kısa bir an geniş yatağa kaydı. Evde başka yatacak yer yoktu.
"Ölü bir kadın olarak tercih şansının olmaması ne üzücü." Yerinde doğrulurken söylediği sözlerin karşılığında üzerine doğru yürüdü. İçinde yükselen öfkesi olmasa ona karşı duracak cesareti bulamazdı.
"Dün gece peşimdeki adamı öldürdün. Neden beni rahat bırakmıyorsun? Neden bir katille yaşamak zorundayım?" Kendisini pek şaşırtmayarak o da üzerine doğru bir adım attı. Ayaklarına çarpan ayaklarının etkisi ile geriledi. Güzel gözlerinin tehditkar alanından uzak durabilmek adına yapabileceği pek bir şey yoktu. Ona bakmamak için kör olması gerekirdi.
"Anlaşma yaptığın için olabilir mi çiçek kız? Arkadaşının hayatına karşılık özgürlüğünü sattın. Başka bir özgürlük için ne verebilirsin?" Geriye doğru attığı her adımda daha çok dibine sokuluyordu. Belini saatlerini koyduğu camdan dolaba çarptıktan sonra yana kaymıştı ki sırtı soğuk pencere camıyla buluştu. Pencerenin girintisine oturduğu gibi başını kaldırdı. İki yanına koyduğu elleriyle abluka altına almış, güzel yüzünde çirkin bir tebessüm peyda olmuştu.
"Çirkin bir teklif yapacakmışsın gibi hissediyorum, yeşil dev. Seni öldürmemi istemiyorsan laflarını iyi seç." Yüzündeki tebessüm daha büyüdü ve nihayetinde inci olarak tasvir edebileceği dişleri pembe dudaklarının arasında göründü. Alaylı değildi, ama garip bir şekilde samimi de hissedemiyordu.
"Senin bir karıncayı dahi incitebileceğini sanmıyorum." Derin bir nefes alarak başını hafifçe yana eğdi. "Ve seni benden kurtaracak tek şey ölüm olur." Buket her seferinde olduğu gibi nefesini tuttuğunu ancak o uzaklaştığında fark etmişti. Bu adam dengesini bozuyordu. Ölüm kurtarır da ne demekti? Bir zar attı diye ömrünün sonuna kadar onunla mı yaşayacaktı?
Ona cevap vermesine izin vermeyen bir erkek sesi merdivenlerde yankılandı. "Alexander?"
Alexander.
Adı hoş tınısı dudaklarında can bulmak için bekliyor olsa da sustu.
Hemen ardından yaşlı, yüzü ak pak bir adam kapıdan görünmüş ve şaşkınca tebessüm etmişti. Yeniden bir şeyler konuştu. Her ne diyorsa gülen ifadesinden samimi bir hava çizmişti. Adını henüz öğrenme şerefine erdiği dev soğukça bir şeyler söylediğinde yaşlı adam dudaklarını birbirine bastırdı.
"Bu yaşlı adam kim? Samimi ve tatlı olduğu için baban olmadığını var sayıyorum." Kendisini umursamayarak anlamadığı dilde bir şeyler konuşan devin aksine yaşlı adam tebessümle yüzüne bakıyordu. Bir süre ikilinin konuşmasını izledikten sonra içeri geçip yatağın üzerine oturdu. Eski enerjisi yoktu. Hala çok konuşuyor olsa da -devin deyimiyle- aslında fazlaca sakindi. Bir köşeye sıkışmış fare kadar endişe içindeydi. Ölümün geldiğini hissediyordu ki her fırsatta hatırlatan bir densiz yüzünden hissetmemesi saçma olurdu. Bir çıkış yolu bulamamak bütün umudunu eziyordu. Arkadaşı için katlanabileceğini düşünmüştü. Ancak her geçen gün yıpranıyordu.
"Merhaba, çiçek kız. Ben bu evden sorumlu kişiyim. Adım Pavel." Yaşlı adam yüzünde içten bir gülümsemeyle kendisini tanıtınca tebessüm etti. "İhtiyaçlarınızla ben ilgileneceğim. İsmimle seslenmeniz yeterli olacaktır." Yanında elleri cebinde dikilen deve kıyasla epey kısa boyluydu. İçeri geçip kıyafetleri yerleştirmeye başlayan yaşlı adamı bir süre daha inceledikten sonra yüzünü inceleyen yeşil gözlere baktı.
"Bu açlık ne kadar sürecek? Zayıf kadınlardan hiç hoşlanmam." Hiç yapmadığı, hatta yapmayacağı bir tavırla adamı baştan aşağı süzdü.
"Nelerden hoşlandığın pek umurumda değil, kötü dev. Zira ben de senden hoşlanmıyorum." Gülümser gibi çarpılan ifadesiyle bacaklarını süzdükten sonra yeniden kendisine baktı. Gözleri sürekli bacaklarına bakıp duruyordu. "Ve o...o acayip renkteki gözlerine sahip ol. Beni rahatsız ediyorsun."
Yanına yaklaşmak için bir adım attığı sırada yataktan kalkıp ondan uzaklaştı. "Beni yoruyorsun. Pavel işin bitince şu sıska kızı doyur." Yanından geçip merdivenlere yöneldiği sırada işaret parmağını havaya kaldırdı. "Ayrıca bana itaat etmezse başına gelecekler hakkında da bilgilendir. Kendisi kural yıkıcı olarak epey canımı sıkıyor. Dilini koparmak, gözlerini oymak gibi bir çok işkence fikriyle başa çıkamıyorum." Sertçe söylediği sözlere karşılık içerideki yaşlı adamın kahkahasını işitmişti. Şaka mı yapmıştı yoksa yaşlı adam mı onu ciddiye almıyordu?
"Hanımefendi?" dedi nazikçe. "Ayakkabılarınızı giymek istemez misiniz?" Yeniden giyinme odasından içeri girdiğinde kenara koyduğu beyaz spor ayakkabıları görmüştü. "Hatta yeni kıyafetlerinizden de ayarladım." Uzattığı kıyafetleri eline alırken adamın yerleştirdiği diğer kıyafetlere bakıyordu.
"Hırka yok mu?" Ara sıra üşüyordu. Mersinin o sıcak havasından sonra Rusya epey soğuk gelmişti kendisine.
"Bu havada mı?" Birbirinden şık elbiseleri sırayla askılayan yaşlı adamın tebessüm dolu ifadesi hiç eksilmiyordu. Hiç değilse yanında gülen biri vardı artık. Bir haftadır korumaların nemrut suratlarına katlandıktan sonra Pavel kendisine oldukça iyi gelecekti.
"Şey, üşüyorum bazen. Buranın havası soğuk." Uzanıp elbiselere bakmaya başladığında Pavel duraklamıştı.
"Alexander gibi değil mi?" diyerek güldüğünde ona eşlik etti. Sesleri muhtemelen aşağıya gidiyordu, ancak pek umursadığını da söyleyemezdi. "Gün içinde aldırırım. Ne yemek istersiniz? Canınızın istediği özel bir şey var mı?" Başını olumsuzca salladıktan sonra siyah pullu mini bir elbiseyi eline aldı.
"Bu elbiselerin benim olmadığını düşünmek istiyorum." Elbise güzeldi güzel olmasına ama gerçekten miniydi ve düne kadar giydiği bütün elbiseleri öpüp başının üzerine koyabilirdi.
"Beğenmediniz mi? Öğrendiğim kadarıyla Alexander özel olarak seçmiş hepsini." Zevkine diyecek lafı yoktu. Astığı suratını saklayamayarak elbiseyi tekrar yerine koydu. "İlk defa bir kadına hediye alıyor. Eğer beğenmediyseniz ona söylemeniz yeterli olacaktır." Fazla nazik ve sevecen olan yaşlı adama üzgünce baktı. Zorlukla bastırdığı ağlama isteğini tetikliyor, ona sarılma iç güdüsü ile doluyordu.
"Ne bunlar hediye ne de ben onun için kadınım. Bir anlaşma yaptım ve bedelini ödüyorum işte. Ben biraz uzansam iyi olacak, Bay Pavel."
Son kez yerdeki poşetlere bakıp içeri giden genç kız elindeki ayakkabı ve kıyafetleri komodinin üzerine bırakıp aşağıya doğru baktı. Alexander elinde bir tablet koltukta oturuyordu. Bu yüzden tek alternatif olan yatağın içine girdi. Baş edemediği sorunların üstesinden gelebilmenin en etkili yolu uyumaktı. Gözlerini kapattı ancak bedeninin altında hissettiği titreme yüzünden sıçramıştı. Yana kayıp telefonu eline aldığında bir mesaj geldiğini gördü. Sanki Rusça biliyormuş gibi telefonunun şifresiz kilidini usulca açtı. Evet, Rusça bilmiyor olabilirdi. Ama bu telefonu karıştırmayacağı anlamına gelmiyordu. Sonuçta o adam da bunu yapmıştı. İlk olarak galeri olduğu belli olan yere tıkladı. Bir erkeğin telefonunun galerisinde ne olabilirdi? En uçuk fikri çıplak kadınlardı. Ama hayır, bu psikopatın telefonunda dayak yemiş ya da yerde cansız yatan adamlar falan vardı. Yutkunarak baktığı her resim kalbindeki korkuyu büyütüyordu. Yatakta oturur pozisyona geçtiği sırada başka bir klasöre girdi. Bu kez de geçen sefer öldürdüğü adamın uzaktan çekilmiş resimlerini görmüştü. Ayrıca aralarda Alexander'ın da uzaktan çekilmiş resimleri vardı. İspanya sokaklarında adamları ile birlikte fotoğraflanmış, her birinde asık yüzüyle yakalanmıştı. Onca adama rağmen o gün onu nasıl yalnız bulduğunu merak ederek bir başka klasöre girdi. Burada da birkaç adamın portrelik resmi vardı. Galeride başka bir şey göremeyen Buket bu kez sosyal medya hesabına girdiğinde epey şaşırmıştı. Profili baştan aşağı karizmatik fotoğraflarla doluydu ve takipçi sayısı oldukça fazlaydı. Koca koca açtığı gözleriyle adamın resimlerine tek tek baktı. Bir model edasıyla verdiği pozlar, ciddi ifadesine rağmen olağanüstüydü. Neredeyse tüm dünyayı gezmiş olan Alexander'ın son fotoğrafı elbette İspanya'nın El Hamra Sarayında çekilmişti. Buket son fotoğrafını dikkatle süzdüğü sırada telefon elinden hızla çekildi.
"Kurcala diye vermedim." Yatağın diğer ucundan eğilen adama alayla güldü.
"Dedi, telefonumu kurcalayan kişi." Alexander telefonunda açık olan hesabını kapatıp cebine koyarken dişleri görünecek kadar gülmüştü.
"Sen telefonunu bana vermedin ama. Ben el koydum, bil istedim." Arkasını döndüğü sırada yanındaki yastığı ona doğru fırlattı. Biraz bile etkilenmeyen taştan bedeni olduğu yerde duraklamıştı. Yaptığından biraz bile tedirgin olmadan ayağa kalktığında Alexander da yerdeki yastığı alıp sertçe suratına attı. Elbette onun kadar sağlam durmamış geriye doğru sendelemişti. "Benimle oynaşmak gibi bir niyetin varsa unut bunu. Dediğim gibi, sıska kızlardan hoşlanmam." Yukarı kalkan kaşları alay dolu suratına itici bir ifade katmıştı. Yastığı yeniden ona fırlatırken dişlerini sıktı.
"Seninle oynaştığım falan yok. Dediğim gibi, kötü adamlardan ben de hoşlanmam!" Biraz onu taklit ederek söylediği sözlere Pavel'in kahkahası eşlik etmişti. İçeride işini yaparken kendilerini dinlemeyi ihmal etmeyen yaşlı adam oldukça keyifliydi.
"Pavel? Hala işin bitmedi mi?" Yüzüne bakan cennet yeşili gözleri sevimli bir hâl almıştı. Sanki ona gösterdiği tepkilerden en az Pavel kadar keyif alıyordu.
"Bitti sayılır efendim." Yatağın etrafından dolanıp yanına gelen adamdan kaçınmak için giyinme odasının kapısına doğru ilerledi genç kız. Ona kafa tutuyor olsa bile korkuyordu. Dün gece üzerine doğru kaldırdığı namlu bilinç altında korkunç bir hatıra olarak kalacaktı.
"Acele et. Kötü dev, bu küçük, sıska kızın çenesine dikiş atmadan önce son bir yemek yemesi iyi olabilir." Az önce kalktığı yatağa rahatça uzanıp yeniden telefonunu çıkardı. Bir eli kafasının altında yatarken telefonunu ilgiyle kurcalıyordu.
"Şüphesiz ki bir mafyasın. Mafyalar da sosyal medya hesabı kullanır mı?" Yüzüne bile bakmayan Alexander'ı yok sayarak Pavel'a döndü. Adam son çamaşırını da dolaba koyduktan sonra elindeki paketlerle ayaklanmış, göz kırparak yanına gelmişti.
"Mafya mı? Aslında durum tam olarak öyle sayılmaz." Omuzuna elini koyarak merdivenlere yönlendiren adama karşı koymadan alt kata indi. "Asırlardır büyük bir servete öncülük etmiş Petrov hanedanının en genç erkek üyesi, büyük bir iş adamıdır kendisi." Mutfağa doğru ilerleyen genç kız başını kaldırıp son bir kez üst kısma baktı. Öyleyse neden mafya gibi tehlikeli işlerle uğraşıyordu? Ve neden insanları öldürüyordu? "Tabii pek çok mafyaya liderlik yaptığı için biraz karanlık işlerle uğraşıyor. Ama sizi temin ederim kendisi kötü bir adam değildir." Mutfağa girer girmez kendi dilinde aşçıya bir şeyler söyledikten sonra masaya oturmasını işaret etti. İşin aslı sırf onu dinlemek için buraya gelmişti.
"Peki, zar atıp insanları öldürüyor olmasına ne diyeceksiniz? Kız arkadaşımı öldürmesin diye ben de zar attım! " Masanın önümde duran camdan duvarın önüne geçen yaşlı adamın bilgiç gülümsemesine merakla bakıyordu. "Üstelik bütün kadınlar onun olduğu yerden kaçıyor. BU adamın bir psikopat olmadığına emin misin?" Masaya oturur oturmaz Pavel ellerini arkasında bağladı.
"Gelen kişiler genelde karanlık tiplerdir. Alexander mafyaların iplerini elinde tutmaya çalışıyor ve hata yaptıklarında canlarını kurtarmak için onunla anlaşma yapıyorlar. Alexander kuralları konusunda oldukça titizdir, hanımefendi. Elbette bazen acımasız olabiliyor, inkar edemem. Ama her birinin kötü işler yaptığından emin olabilirsiniz." Bu konuda içine sinmeyen şeyler olduğundan sessiz kaldı. Önüne konulan sandviç ve meyve suyuyla birlikte sandalyesinde geriye yaslandı. "Sandviç size uygun besinlerle hazırlandı. Eğer yerseniz başka sorularınızı da cevaplayabilirim." Derin bir iç çekip peynir, domates ve yeşillik ile dolu olan sandviçine baktı. İstemeyerek de olsa bir ısırık aldığında Pavel yeniden konuşmuştu. "Arkadaşınız, sizin ve ailenizin sırlarını yanlış kişilere verdiği için cezalı aslında. Ben ailenizin zarar görmesini engellemek için Türkiye'ye gidip geldim. O yüzden bir süredir burada yoktum. Onların güvende olduğunu bilmek istersiniz diye düşündüm. Arkadaşınız az daha anneniz ve kız kardeşinizin ölümüne sebep olacaktı." Buket kendisini daha fazla tutamayarak ağlamaya başladı. Ağzında yavaşça çiğnediği lokması yüzünden hıçkıracak kadar çok ağlamıyor olsa da nefesi çoktan azalmaya başlamıştı. Meyve suyundan büyük bir yudum alırken ekmeğini bıraktı.
"O zaman benden ne istiyor? Madem ailemi kurtardı, bana karşı neden böyle zalim?" Islak yüzünü elinin tersiyle sildikten sonra meyve suyunu son yudumuna kadar içti.
"Çünkü adamlar sizin peşinizde. Dün birini öldürmüş, ancak bu işin arkasında bir kişi yok. Şimdi kendisi ile birlikte sizi de korumak zorunda. Üstelik onunla anlaşma yapmışsınız. Hala yaşıyor olmanıza şaşırıyorum." Pavel'in nazikçe yaptığı konuşmaya karşılık burnunu çekerek gülümsedi
"Pek yaşıyorum sayılmaz." dedi bir kez daha yüzündeki ıslaklığı silerken. Bayılmadan atlattığı gözyaşı seansı biraz rahatlatmıştı. Ne zaman ağlasa nefesi kesildiği için baygınlık geçiriyordu. BU yüzden ağlamak senelerdir uzak durduğu bir tepkiydi. "Düşen bir uçakta bulunmayacak cesedimle ülkemde artık ölüyüm." Pavel karşısındaki sandalyeyi çekip oturdu. Yüzünde artık bir tebessüm yoktu. Gariptir ki hala gülüyormuş gibi görünecek kadar sevimli bir adamdı.
"Bence onunla iyi geçinin. Tehlike geçtiğinde sizi evinize gönderecektir. O yapılan iyiliğe asla kötülük ile karşılık verecek biri değildir. Sadece kadınlarla nasıl iletişim kuracağını bilmiyor." Uzanıp elinin üzerine vuran yaşlı adam güvence verir gibi başını salladığında başını bahçeye çevirdi. Eğer böyleyse denemekten zarar gelmezdi.
Köprüyü geçene kadar bu kötü devin suyuna gidebilirdi. Gitmeyi deneyebilirdi.



