İçeriğe geç

Cennet Hırsızı

Bölüm 6 · 19 dk okuma

Cennet Hırsızı

Bölüm 6

Sır

#Hangi cehennemde olduğunu içimin yanışından biliyorum.

“Ah! Biri kafamı kessin!” Katlanılmaz bir ağrıyla gözlerini aralayan genç kız, acı içinde inleyerek yeniden gözlerini yumdu. Gözleri yanıyor, başı görünmeyen iki nesne arasında sıkıştırılıyordu. Ve kasları... “Bedenimin nesi var böyle?”

“İspanyolcadan Türkçeye geçtiğine göre kendinde olmalısın.” Cennet hırsızının sesi, bulunduğu yerde yalnız olmadığını ve hatta eski hayatının olmadığı gerçeğini hatırlatmıştı kendisine. Yeniden gözlerini açmaya çalıştı. Sanki yoğun bir güneş ışığına maruz kalmış gibi kamaşıyordu gözleri. Oysa karanlık olduğunu birkaç milisaniyelik dilimde görmüştü.

“Ne İspanyolcası?” Rahatsız ve fazlaca sert bir minderden doğrulduğu sırada üzerinde kendisini sıcak tutan kumaş parçası kaymıştı.

“Sapık bir kadının İspanyolcası...” Biraz alayla söylediği sözün ardından duraklayan adamı görmek için gözlerini güç bela açtı. Başı çatlamaya müsait bir kuvvetle ağrıyordu. “Tabii artık vahşi bir kadının Türkçesine geçtin. Uyanır uyanmaz ağrıyan başına küfür ettiğine eminim.” Onun neyden bahsettiğini anlamadığı için etrafını süzdü genç kız. Tek odalı bir kulübeyi andıran yerdeydiler ki şöminede yanan ateş olmasa donacağına emindi. Üstelik burayı aydınlatan tek ışık da ateşten geliyordu. “Rusça konuşsan ne tür bir role bürünürdün merak etmiyor değilim.” Kucağındaki ceketi hızlıca giydikten sonra adamın yüzüne baktı bir kez daha. Ateşin yansıması pürüzsüz yüzünde dans ediyor, güzel gözleri hiçbir rengin ifade edemeyeceği tona karışıyordu.

“Cennetten çaldığın gözlerinin ateşte yansıması da böyle oluyormuş demek ki...” dedi gözlerini gözlerinden ayırmadan. “Bir rengi bile yok. Ateşi saklıyor derinlerinde, ama kırmızı da değil.” Gözleri anlamak ister gibi kısıldığında bakışları bu kez omuzundaki kan lekesine kaydı. Gömleğinin büyük bir bölümünü kaplayan koyu kırmızı leke, zihnindeki durgun denize bir damla düşürmüş ve dalgalanmalarını kıyılarına yollamıştı. “Yaralanmışsın.” Bu kez onun anlayacağı şekilde konuştuğu sırada elleriyle başına masaj yapmaya başladı. Nasıl yaralanmıştı? Ve neden buradalardı?

“Önemli bir şey değildi. Sen iyi misin?” Başını olumsuzca salladı, ama şikayet de etmedi. Kulağına bazı sesler geliyordu ve zihni unuttuğu anıları gün yüzüne çıkarıyordu. Silahlı bir çatışmanın ortasında kaldığını hatırladığında başını eğdi. Kafasındaki ağrı, başını kesme isteğiyle dolduruyordu. “Seni doktora götüremedim. Ama eğer kötü hissediyorsan söylemelisin. Sana ne tür bir hap içirdiğini bilmiyorum. Alışkın olmadığın için bedenin kötü tepkiler verebilir.” Gözlerini birbirine bastırıp yeniden açtı.

“Neyden bahsettiğin hakkında bir fikrim yok. Başım-“Aniden adamın renksiz gözlerine odaklandı. Yaşadığı her bir detayı net olarak hatırlamak aldığı nefesi boğazına dizmişti. Sanki bedeninde böcekler geziyormuş gibi her bir zerresini elleriyle sıvazladı. Nefes alamıyor, gözlerine dolan yaşlar yüzünden artık göremiyordu. Ağrıyan boğazından bir hıçkırık kaçtı. Nefesini bıraksa bağıra bağıra ağlamaya hazırdı ki gözyaşları çoktan firar etmişti bile. Yüzüne dokunan sıcak elleri korkuyla ittirip geriye kaydı. “Dokunma! O pislik...” Bir kere daha kusma isteğine sebep olan o böcekleri itelemeye çalıştı küçük elleriyle. Görünmüyorlar ama varlıklarını hissettiriyorlardı.

“Bak, dokunmuyorum. O şerefsiz de bir daha sana dokunamayacak. Sakin ol!” Elleri teslim olmuş gibi havaya kaldırdığı sırada yeniden ona baktı. Bir yandan da sıvazlamayı bırakıp kaşımaya geçmişti. Tırnaklarını derisini kaldırmak ister gibi batırıyor, acıyan canını biraz bile umursamıyordu. “Sakin ol, Buket. Yoksa ellerini tutmak zorunda kalacağım. Nefes al!” İri iri açılmış badem gözleri şaşkın gibiydi. “Seni kurtardım ondan, hatırlıyor musun? Beni çağırdın, ben geldim.” Duraklar gibi oldu, ama bedeninde hissettiği böcekler biraz bile azalmadı. Belli belirsiz adama kafa attığını ve Alexander, diyerek bağırdığını hatırlamıştı. Başını olumlu anlamda salladığı sırada boğazında ağrıya sebep olan büyük bir hıçkırığı serbest bıraktı. Elbette bu, devamında bir ağlama krizini de tetiklemişti. “Şişşt...Sakin ol, çiçek kız. Geçti hepsi.” Omuzlarına sıcak bir el sarındığı an başını onun kan kokan gömleğine yasladı. Şu an onun kim olduğunun bir önemi yoktu. Birine sarılmaya ihtiyacı vardı ve o, bu ihtiyacını gideriyordu. “Nefesin çok düzensiz. Ağlama artık. O herifi öldürmek istersen bu şansı sana seve seve veririm.” Biraz güler gibi söylediği sözü ciddiyetten uzak olsa da ciddi olduğunun farkındaydı. Söz konusu öldürmek olduğunda pek şaka yapacak birine benzemiyordu.

“Sadece yargıya teslim edemez misin?” Omuzundaki kollar kasılır gibi oldu.

“Güçlüyü yargılayacak bir adalet yoktur. Ama seni koruyacak biri var. Sana git dediğimde beni dinlemeliydin.” Bir an için önüne çantasını attığı halini hatırlayınca burnunu çekerek başını kaldırdı.

“Arkadaşımı versen gidecektim.” Dudakları engel olmaya çalıştığı tebessümle titriyordu. Yumuşayan bakışları karanlıkta ona hiç yakışmayacak bir masumiyette bürünmüştü sanki. Dudaklarının arasından bunu yapmayacağını belirten bir mırıltı çıktı. En azından Buket öyle yorumlamıştı.

“Adamın yanına nasıl gittiğini bilmek istiyorum.” Durulan ağlamasının şaşkınlığı, adamın tepkisinin şaşkınlığıyla bir zelzele olmuştu kalbinde. Yeterince sınırları aştıklarının farkındalığı, adamın kollarından çıkması için yeterli bir uyarı olmuştu. Yattığı sert kanepenin ucuna kayarak aralarına biraz mesafe koydu cevap vermeden önce.

“Nefes alacak bir yer bakıyordum, sıcaklamıştım. Sonra içki dağıtan kızlardan birisi bana balkonun yerini tarif etti.” Alexander yeniden ciddiyetine bürünerek başını omuzuna eğdi. Oturduğu yerde sol kolunu sol dizine yaslamıştı.

“Bir balkon olduğunu nereden çıkardın ki?” Buket aslında kıza sormadığı bir sorunun cevabını aldığını fark ederek dudağını ısırmıştı. “Dur tahmin edeyim, sen zaten o kıza soru sormamıştın, değil mi? Pekala, ziyanı yok. İlaç etkisindeydin, belli ki düşünemiyordun.” Kendi kendini onayladığı sırada yeniden ateşe çevirdi donuk bakışlarını. Buket ise etrafı bir kere daha inceleme gereği duymuştu.

“O adam düğün gecesinden bahsediyordu. Göğsünde resmini taşıdığın kız...” dedi gözüne kestirdiği pencereyi süzerken. Nerede olduklarını anlamaya çalışıyordu, sanki bildiği bir ülkedeymiş gibi. “Onu kocasından mı ayırdın? Çünkü bu kez seni elimden alamayacak dediğini net hatırlıyorum.” Pencereye gitmek için kalkacağı sırada adamın sıktığı yumruklarını fark etti. Elbette bu hareket etmesini kısa bir süre engellemişti. Cevap vermesini beklemeden ayağa kalkıp pencerenin önüne yürüdü.

“Sana ne içirdiğini de biliyor musun? Söyledi mi?” Bu sorduğu sorunun bir cevabı değildi. Onun cevap vermesini beklediği de yoktu esasında. Sadece dilini tutamamıştı her zamanki gibi.

“Biliyorum sayılır.” Arkasında kıpırdandığını hissetse de geriye dönmedi. Dışarısı zifiri karanlıktı ve kimseler yoktu. Bacakları sızlıyor, bedeni acı dolu bir zevkle dolup taşıyordu. “Korumaların nerede? Burada seninle yalnız mı kalacağım?” Tekrar tekrar görmek umuduyla baktığı ağaçlık ve boş alanı süzerken camdan onun yansımasını gördü.

“Bir aydır benimle kalıyorsun zaten. Seni kessem bile kimse mani olmazdı. Korumalarımın seni benden koruyacağını düşünmen gülünç.” Buket’e göre birkaç adım, ona göre ise iki adım kadar gerisinde ayakta duruyordu. Bu kez Buket sıktı yumruklarını korkuyla. “Ne ilacından bahsediyordu? Doktora görünmen gerekebilir, söyle.” Doğru, bu adamın elinden kimse alamazdı. Korumalar da zaten onun emrindeydi. Ama yine de onların varlığı güven veriyordu bir şekilde. Şimdi burada bir başına... Hem de bu yükselişe geçmiş hormonlarıyla...

“Afrodizyak olduğunu tahmin ediyorum. Neden buradayız?” Kaşlarını çatarak ellerini cebine koyduğunda yüzünü ona doğru döndü. Her hareketi yüreğine inmesi için gerekli korkuyu veriyordu.

“Adamlarımın çoğu yaralandı, benim gibi. Bu yüzden buraya saklanmayı uygun gördüm.” Bakışları baştan aşağı kendisini süzdüğü için mesafeyi koruyarak yanından geçti ve ateşin önüne oturdu. “Tabii mesafeyi korumamız gerektiği de bir gerçek. Ben canın istediğinde öpebileceğin bir adam değilim.” Kafasına vurmuşlar gibi oturduğu yerden ayağa kalkan genç kız hala aynı yerde alayla kendisine bakan adamın söylediğiyle sarsılmıştı.

“Neden seni öpecekmişim? Bu özgüvenin canımı sıkıyor.” Ufak bir kahkaha attıktan sonra pencereye ilerledi.

“Dedi, öpmek için yalvaran kız. Hapın içinde afrodizyak olduğunu zaten biliyorum, ama hala ne hapı bilmiyoruz. Bir tuhaflık olursa söyle.” Buket elini boğazına götürüp adamın sırtına bakmaya devam etti. Hatırlamaya çalışıyordu ki bunun için çok da zorlanmamıştı. Boğazındaki eli saçlarını çekiştirerek kafasına çıktığında diğer eliyle de dudaklarını örttü. “Hatırladın demek. Kokum sinmiştir şimdi ciğerlerine. Dudaklarında bile tadım kalmıştır.” Göz ucuyla adama baktı yeniden. Hala pencereden dışarı bakıyor olmasına rağmen neredeyse kendisini gördüğüne emindi. Utancı, öfkesiyle yarış halindeydi.

“Terbiyesiz ve kendini beğenmiş herifin tekisin!” Omuzları sarsılır gibi oldu. Başını hafifçe yana çevirdi, karizmatik çehresini sergiler gibi.

“Adımı sayıklarken böyle demiyordun.” dedi yüzünü tamamen kendisine dönerken. Onun alaylı tavrına karşılık Buket ciddiyetle ona dönmüştü. Adını her sayıklayışı zihninde dalga dalga büyüyordu.

“Konuşmamız gereken daha önemli şeyler olduğunu düşünüyorum.” Günlerdir düşünmemek için çırpındığı tüm sorunları dudaklarından çıkan cümleyle siper almıştı kendine. Cennet hırsızı az önceki halinin aksine yine ciddiyete büründü. Yüzünden silinen gülümsemesinden rahatsız olmuştu genç kız. Ciddiyeti ve hissizliği ürpertiyordu. Sanki her an başına silah dayayıp ateş saçan gözlerle bakacakmış gibi geliyordu.

“Bir sapık muamelesi görmeyeceksem oturmak istiyorum.” Buket bakışlarını kaçırıp şömine başındaki mindere oturdu sessizce. Keşke sürekli gülse, diyen iç sesiyle adeta kavga edecekti. Ateşin çıkardığı ufak tefek çıtırtılar dışında ses yoktu. Aklı, bayılmadan önce duyduğu sözleri evirip çevirip kendisine sunmakla meşguldü.

‘Alexander, Roża’yı öldürdü, ama seni yaşatacak.’ demişti. Göğsünde resmini taşıyacak kadar çok sevdiği o kadını gerçekten öldürmüş müydü? O pisliğin söyledikleri de bunu doğrular gibiydi üstelik.

İnsan sevdiğini öldürür müydü?

“Başka bir adamla evlenirse öldürür.” dedi kendi kendine mırıldanarak. Roża belli ki bu acımasız adamın sevgisi yüzünden ölmüştü. Peki, neden kendisine karşı iyiydi? “Onunla benzediğim için tabii ki!”

“Çok konuşmak istiyorsan benimle, anladığım dilde konuş.” Dizlerini bükerek bacaklarını göğsüne çeken genç kız elbisesini uygun bir şekilde kapatmayı ihmal etmemişti. Çenesini dizine yasladıktan sonra derin bir iç çekti. “Bilmen gereken şeyler var, haklısın.” Ona bakmaktan kaçındığı için ateşin parlak alevlerinden gözlerini çekmedi. “Roża ile bağından başlamam uygun olur sanırım.” O da tıpkı kendisi gibi kendi dilinde bir şeyler mırıldandı. Rusça konuştuğunda garip bir havası oluyordu. İngilizce nedense pek ona uymuyordu. Sessizliğini koruyarak bekledi. Çünkü biliyordu ki bu adamın sessizliğe olan sevdası hafife alınacak gibi değildi. Onu asla zorlayamazdı konuşması için. Ama o susması için her şeyi yapardı; ağzını dikmek gibi. “Kardeş olduğunuzu öğrendim.” Zaten bunu bekliyormuş gibi gözleri, anında karanlıkta rengini gizlemiş yeşil harelerine odaklanmıştı. Pantolonunun üzerinde duran ellerinden birini uzattığı sırada irkildi. Adamın her hareketi tehditkardı, bakışları gibi... Bakışlarındaki derinlik artık daha anlamlı geliyordu. Bütün evreni yutacak bir okyanusa sahipti, yeşil hareleri.

“Nasıl? Nasıl olabilir bu?” Gözleri, sanki zihninin karanlık dehlizlerindeki saklanmış olan sırlarını görüyormuş gibi bakıyordu yüzüne; içine. Geriye yaslanıp rahat bir tavırla bacaklarını ayırarak yayıldı koltuğa. Bir şekilde meydan okuyormuş gibi görünüyordu. Her hareketiyle huzursuz etmeyi başarıyordu. Bu sebeple sıkıntısını saklamadan başını eğdi. Ayaklarındaki soğukluk bileklerine, hatta bacaklarına kadar çıkmıştı, ancak yine de yırtmacının açık bıraktığı bacağını örtme zahmetine bile girmedi. Ciğerleri isyan ediyordu. Nefes alıyor, ama almıyormuş gibi boğuluyordu kendi içinde. Ağlamak için çırpınan yanını bastıran da buydu her zaman. Boğulma hissi. Kendi içinde, kendini boğuyordu adeta. Gün oluyor düşüncelerle, gün oluyor nefesiyle; eksiklikten değil, fazlalıklardan boğuluyordu.

“Ben de bilmiyorum.” dedi ansızın oturduğu yerde başını geriye doğru yaslarken. “Ailen sandığın kişiler seni evlat edindiklerini söylemişler. Öte yandan bunu bilecek asıl kişilere soramıyorum. Zira gerçek annen doğum sırasında ölmüş ve baban da konuşulacak türde biri değil. Ama tabii Boris’in elinde kardeşine ait pek çok şey vardı. DNA testi için işimi kolaylaştırdı.” Fısıltı halindeki sözü bir parça yardım dilenir gibi çıkmıştı. Hafifçe ona doğru dönüp ateşin aydınlattığı göğsünü izledi. Kanla boyanan gömleğine ufak bir mermi boşluğu vardı. Gariptir ki mermi dövmesinin olduğu yerde görünüyordu. Tüm bu gerçekler, onun göğsündeki yaradan daha ağrılıydı.

“Yani ben bunca sene bir kabusun içindeydim ve başka bir kabusa mı uyandım? ” Düşünmemek için direndiği, ancak akıl sınırlarını oldukça meşgul eden bu soruna onun söyleyecekleri arasında cevap bulacaktı. Hiç hissetmediği kadar çok korkuyordu. Bir manyakla ki eniştesi sayılırdı, başının belada olduğunu düşünüyordu. Ailesi gerçek değildi ve onların güvenliği tehlikedeydi, Buket yüzünden. Gerçek ailesinden ikisi ölmüş, biri de belli ki ulaşılmaz biriydi.

“Hayatı sana kabus eden neydi, bilmiyorum.” Elektrik çarpmış gibi başını kaldırdığı sırada yeşil gözleriyle çarpıştı bakışları. “Ama asıl kabusun bundan sonra başlayacak.” Birkaç saniye gözlerini bile kırpmadı ona bakarken. Sanki anlamadığı bir dilde konuşmuş gibi algılama sorunu yaşamıştı. “Baban senden haber aldığında kapıma gelecektir. Roża yüzünden mevcut gücümü Boris ile paylaşıyorum ve baban da Boris’in tarafında. Yine de gitmek istersen babana teslim ederim.” Bir parça suçlar gibi sıraladığı sözlerin hiçbiri umurunda değildi. Hala ikiz kardeş oldukları gerçeğini sindirmeye çalışıyordu. İnsan insana benzerdi. Benzeyebilirdi! Sorgulamamıştı çünkü bu ailesini sorgulamak ile aynı şeydi. Kim 24 yıllık aile temellerini eşelerdi ki? Gerçi inkar da edemezdi. Kardeşim değil veya buna yakın onca itiraz cümlesi, ona olan benzerliğini de inkar edebileceği kadar yeterli değildi. Aynı yüzü taşıyorlardı!

“Türkiye’ye gidersem onları öldürürler mi?” Başını olumlu anlamda sallamakla yetindi, Alexander. Hala göz göze baktığı adamın ifadesi, sözlerinin aksine sert değildi. İlk kez fazlaca sıcak bakıyor bile diyebilirdi. Gözleri kan dolu lekenin ardında duran yüze kaydı. “Onu...” dedi titreyerek. Henüz kardeşim diyecek cesareti bulamıyordu kendinde. “Neden öldürdün? Başkasıyla evlendiği için mi?” Yüzünde alay dolu bir tebessüm belirdiği gibi kayboldu. Dişlerini bile kalın dudaklarının arasından belli belirsiz görmüştü.

“Onun hakkında konuşmak istemiyorum.” Koltukta hafifçe öne kayarken kolunun birini bacağına yaslamıştı. Bu haliyle ileri atılacak kadar saldırgan görünüyordu. Kafasına silah dayadığı o gün zırvaladığı şeylerle alakalı olduğunu düşünüyordu ki burada değerli eşyası çalınan kişi ile aşık olduğu kişiler çatışıyordu. Uzayan sessizlik boyunca gözlerini bir an olsun gözlerinden ayırmadı. Her ne söyleyecekse gözlerinin lisanıyla devam ediyordu, cennet hırsızı. Pek çok dil biliyordu, ama bir çift gözün anlattığı lisanı öğrenmek için fazlasıyla tecrübesizdi. “Her şey baban yüzünden.” diye fısıldayarak başını eğdi. “Babalarımız yüzünden. Roża, Boris ile evleneceği gün infaz edildi.” Bahsettiği kişinin yüzünü anımsayınca yüzünü asmadan edemedi. Midesi ufaktan bulanmaya başlamış, halihazırda buz tutmuş parmakları sıcak kollarına işkence etmek adına sarılmıştı.

“Ve sen de onu seviyordun.” En ufak bir onaylama göstermeden derin bir iç çekti. Onu tanıdığından bu yana sahip olduğu sert ifadesi hala yüzündeydi. İki kolunu da bacaklarından destekleyerek oturduğu yerde eğilmişti ve parmaklarının uçları birbirine temas ediyordu.

“Benim için çok önemli olan bir dosyayı çaldı.” Dudakları küfür eder gibi kımıldandıktan sonra başını daha da eğmişti. “Aşık olduğu adamın ben olmadığımı sen cevap verdiğinde anladım. İkizler aynı şeyi düşünüp aynı şeyi hissederlermiş, farklı karakterde olsalar da.” Buket dişlerini sıkarak bakışlarını kaçırdı. Ne boktan bir durumun ortasındaydı böyle. Yıllardır yaşadığı ailesi, gerçek değildi. Çektiği onca çile, zorluk hepsi boş yereydi. Kız kardeşi vardı, öldürülmüştü. Gerçek ailesini sorgulamaktan bile korkuyordu, zira babası olacak kişi hakkında duyacaklarından çekiniyordu.

“Belki sandığın gibi değildir. Belki de onun yerinde olsam aynı şeyi yapardım.” Kısık çıkan ses tonuna karşılık neşeden yoksun bir mırıltı ile karşılık verdi.

“Yapmazdın. Sen Roża’dan farklısın. O acımasız bir kadındı. Seni ilk gördüğümde yıllardır kendime çektirdiğim o eziyet daha da katlandı. Sesini duyduğumda öfkem daha beter büyüdü, kendime karşı.” Ateşin sıcak renklerinden gözünü ayırmadan başını dizine yasladı. Neredeyse ona acıyacak ve yaptıkları için affedecekti. Hayır, hayır, bu kadar zayıf olamazdı!

“Bundan mı beni de öldürmek istedin?” Acımasızca sorduğu sorunun onda yarattığı etkiyi görememek meraklanmasına sebep oluyordu. Bu kez acımasız olan Buket’ti, Alexander değil. Bu kez onu görmezden gelen de Buket olacaktı.

“Seni tek bir an bile öldürmeyi düşünmedim. Sana git, dedim, sen benimle anlaşma yaptın. Gitmen için bir kapı açtım, bir adım bile atmadın. Ömrünün sonuna dek bana esir olmayı sen seçtin.” Sinirle başını çevirip adamın ukala yüzüne baktı. O sert ifadesi nedense bu kez korkutmuyordu. İnsan yaralarını gösterdiğinde güçsüzlüğünü de göstermiş oluyordu demek ki. Tüm gücü, o korkutucu bakışları, Buket için pek önem arz etmiyordu artık. Roża’nın açtığı yaraları görmek tüm karanlığını ayaklarının altına almasını sağlamıştı.

“Ben katil değilim. Bunu o karanlık zihninde bir duvara fosforlu kalemle yaz ki unutma!” Kaşları yukarı kalkarken belindeki silahı çıkarıp namusunu kendisine doğrulttu.

“Bir bataklıktan tertemiz çıkamazsın, çiçek kız. Ve bu cehennemden, senin deyiminle benim cehennemimden yanmadan çıkamazsın.” Çırpınan kalbiyle namluyu süzdükten sonra cennet yeşili gözlerine baktı yeniden. Gözlerini saymazsa tüm güzelliklerden noksandı bu adam. Kız kardeşinin resminin süslediği, göğsünün sol yanının ardında koca bir boşluk vardı. Bir kusuru, süslü bir resimle örtüyordu.

“Roża’nın katili Alexander beni yaşatacağı için onurumla esir hayatı sürebilirim.” Bir an afallar gibi oldu. Kaşlarındaki çatıklık tahminin aksine yumuşadı, yüzündeki çetin ifade şaşkın bir hale büründü. Saniyeler kadar sürmüştü bu. Sonra yeniden o bilindik gizemi yüzüne inmişti bir perde gibi.

“Yine de son kez teklif ediyorum. Eğer istersen babana gidebilirsin.” Bu kez Buket alayla tebessüm etmişti.

“Bilmiyorum.” Türkiye’ye gittiği takdirde masum insanları öldürecek kadar acımasız bir adama baba diyemezdi. Öte yandan Boris denen adamla da yakın olduğunu da öğrenmişti. Sırf bunun için bile kabul etmezdi gitmeyi. Ama kız kardeşinin katili ile de kalamazdı. “Belki de ölmek en mantıklısı benim için. Zaten ait olduğum bir yer de yok.”

Ayağa kalkıp tam önüne geldiği sırada tek dizinin üzerine çöktü. Namlu yere doğru bakıyor olsa da hala tehditkar olduğu bir gerçekti. “Tutarsız ve umutsuzsun.” dedi gereksiz bir ciddiyetle. İçinde var olan tüm şüpheleri, bakışlarından aldığı emirle kaybolmuştu. Zihninin tüm duvarları yıkılmıştı sonra. Apaçık dürüstlüğü ile vuruyordu kendisini. “Baban geldiğinde gitmek istemezsen arkama geçmen yeterli. Seni koruyacağım.” Yüz yüze baktıkları saniyeler boyunca düşündü. Çıkmazda kalmış gibiydi. Onun sert çehresindeki ciddiyeti yüzünden emin olamıyordu. Ona güvenmek istemiyordu; güvenmiyordu da. Ancak gideceği yer Alexander’ın bulunduğu yerden daha korkutucu geliyordu.

“Gitmek istersem eğer?” Bir kez daha derin bir iç çekip başını eğdi. Bu baş eğmesine ve gözlerini kaçırmasına henüz alışamamış olduğundan garip geliyordu. Göğsüne yapışık duran bacağına yasladığı kolu, elinde tuttuğu silahın ağırlığından yamuk duruyordu. Hayatında ilk kez tedirgin hissetmek yerine heyecanlıydı. Ağzından çıkacak onayı duymak için deliriyordu.

“Yürüyüp gidersin o zaman. Seni durdurmayacağım. Ama anlaşmayı bozduğun için bana borçlanmış oluyorsun.” dedi başını kaldırmadan. Uzun kirpiklerinin ardına saklanan gözlerinin sıkıntılı olduğunu görebiliyordu.

“Nasıl bir borç bu?” Çekinerek sorduğu sorunun ardından hafifçe gülümsedi. Hala başını kaldırmamış olmasına rağmen kibirli bakışları çoktan yüzünü bulmuştu.

“Belki bir daha aynı soruyu sormanı isteyebilirim.” Yüzünde bakışlarına eş bir gülümseme yayıldığında Buket istemsizce başını geriye doğru çekmişti.

“Ne sorusu?” dedi aynı çekinceyle. Onun cevap vermesine gerek kalmadan zihni bahsettiği soruyu çoktan göz önüne çıkarmıştı bile. Bıkkınca nefes verirken kaşlarını çattı ona karşılık olarak. “Bir gün katil olursam seni öldürdüğüm için olacak! Ben Roża değilim. Ahlaksız düşüncelerini ve kendini, benden uzak tut!” Boştaki elini uzatıp yüzünün yanında salınan saçlarını parmaklarının arasında kıstırarak geriye doğru çekti.

“Roża olmadığını en iyi ben biliyorum, çiçek kız. Sana şaşıracağın, bir miktar şok olacağın, çokça sevineceğin hayati bir sır versem bana o soruyu sorar mıydın? Şimdiye kadar kimseye sır vermediğimi özellikle belirtmek istiyorum.” Kulağının arkasında koyduğu saçları onun etki alanından çıkar çıkmaz biraz geriye doğru kaydı. Bedeni hala o bahsedilen hapın etkisinden çıkmadığı için adamın kokusundan etkileniyordu. Evet, aklı başındaydı. Ama ne yazık ki adamın kokusunu görmezden gelmiyordu. “Ne diyorsun?” dedi beklemekten sıkılarak. Ona bakmak ve onu koklamak arasında sıkıştığı için sorusunu düşünmeyi henüz akıl etmişti. Sır vereceğim, demişti.

“Vereceğin sır beni tatmin ederse belki. Tabii bunu bir onay olarak algılama.” Yeşil gözleri cevabından memnun kalmış gibi neşeyle kısıldı. Gülmesine de alışamamıştı. Kafasına silah dayadığı o günden sonra ne değişmişti, merak ediyordu.

“İspanya’ya Roża ile görüşmek için gitmiştim.” diyerek başını omzuna eğdi. Buket, boğazına bir şey kaçmış gibi bir öksürük krizine tutuldu. Kulakları doğru duymuş olamazdı.

“Mezarı orada, değil mi? Ben yanlış anladım?” Alexander başını iki yana sallarken tebessümü genişledi. Yeşil gözleri ara sıra büyüyor, kısılıyor ve kirpiklerinin ritmik dansının altında neşeyle parlıyordu.

“Roża bana ihanet ettiği için masadan ölüm kararı çıkmıştı. Herkesin gözünün önünde onu vurdum, öldü sanıyorlar.” Yavaşça yere otururken silahını beline koydu ve bunun yerine telefonunu çıkardı. “Buna rağmen seni ilk gördüğümde bir tuhaflık olduğunu anlamıştım. O asla bana senin baktığın gibi bakmadı. Ama inkar da edemem, o şeytanın oyunu olduğunu düşündüğüm için sana eziyet ettim.” Telefonundan İspanya’da çekilmiş bir fotoğraf açtığında merakla eline aldı. Aynı yüzü taşıdığı kız kardeşini ilgiyle süzdü. Buket gerçekten hem şaşırmış hem de sevinmişti. Hiç değilse Buse’nin dışında bir kız kardeşi daha vardı. Telefonu geri uzatırken yüzünde engel olamadığı gülümsemeyle bir süre adama baktı. Ne diyeceğini ne söylemesi gerektiğini bilemiyordu.

“Onunla tanışabilir miyim? Ben de yakından görebilir miyim onu?” Aynı ülkede belki yanyana yürüyüp geçmişlerdi bilmeden. Birbirlerinden habersiz gezmişlerdi sokakları. Hala yaşıyordu!

“Belki bir gün görüşürsün. Benim aklımda ikinizin yer değiştirmesi gibi bir fikir var. Sen hayatını yaşarsın kaldığın yerden, o da kocasına kavuşur.” Ateşin çıtırtıları heyecanını daha da artırmıştı şimdi. Ellerini yanaklarına koyup sırıtmaya devam etti. Mutlu olmuştu. Yeşil gözlü dev, kız kardeşinin katili değildi. Katildi, ama bir şekilde Buket’in etrafında kötü bir adamdan hallice davranıyordu. “Tatmin olduysan soruyu bekliyorum, çiçek kız. Eğer yan çizersen daha kötü şeyler isterim.” Uzun zamandır mahrum kaldığı tebessüm yanaklarında tutuklu kaldığından başıyla onayladı. Daha kötüsünü düşünmek istemiyordu. Minderiyle birlikte biraz daha geriye kaydıktan sonra çenesini kaldırdı.

“Beni öpemez misin?” Yeşil gözleri tahta parkelere indiği sırada başını olumsuzca salladı. Gülüşü öyle çok derinleşmişti ki dudaklarının kenarındaki gamzelerle tanışmıştı kahve gözleri.

“Soruyu tam sormalısın. Ve tabii daha nazik.” Göğsüne çektiği ayağını da diğer ayağı gibi sola doğru uzattı ve yüzünü kapatacak denli büyük olan elleriyle parkeden destek alacak şekilde oturdu.

“Çıkarcı, kendini beğenmiş ve terbiyesiz bir adamsın.” Çoktan Ciddileşen genç kız, huzurunu da çalan cennet hırsızına asık suratıyla bakıyordu. Biraz soluklanıp utancını bastırmaya çalıştı. “Çok güzel... kokuyorsun...” dedi zorlukla. Bu, inkar etmeyeceği bir gerçekti. “Beni öpemez misin?” Bacağının üzerindeki elini uzatıp minderinden tuttuğu gibi yakınına çekti. Düşmemek için yerden destek alsa da ona yaklaşmaktan alıkoyamamıştı kendisini. “Ne yapıyorsun?” Yüzü, yanı başındaki ateşin sıcaklığını üstlenmiş gibi yanıyordu. Aklı zaten karmakarışık vaziyetteydi. Bir de üstüne bu devin gelgitleriyle uğraşmak gerçekten yoruyordu.

“Seni duyamadım uzaktan.” Uzaklaşmak için hamle yaptığı sırada diğer eliyle de bileğini tuttu. Öyle rahatsız olmuştu ki ona yakın olmaktan istemsizce olduğu yerde büzüldü, başını yere eğdi.

“Her canın istediğinde dibime sokulmaktan vazgeç! Rahatsız olduğumu biliyorsun.” Kızgın olmaktan ziyade titrek çıkan sesi pek ikna edici değildi.

“Sadece cesur olmanı istiyorum. Seni öpmeyeceğim ne şimdi ne de gelecekte.” Ona olan güvensizliğine karşı usulca gülümsedi, ama başını kaldırmadı. “Zaten söylemiştim, tipim değilsin.” Evet, sık sık söylediği bu özel ayrıntı adamın ulaşılmaz güzelliğini de Buket’e hatırlatmıştı. Bu yüzden büyük bir özgüven yıkımıyla başını kaldırdı. Hala huzursuz, hala fazlaca rahatsız olduğu halde yüzüne vuran nefesinde ezilerek gözlerine baktı yakından. Ama ağzından çıt çıkmıyordu. Aradan geçen saniyeler konuşamayacağını anlatmış olacak ki tatlı bir mırıltıyla güldü. “Vazgeçtim. Seni öpeceğim ya şimdi ya gelecekte.” Ona vurmak için kaldırdığı eli havada asılı kaldı. Göğsündeki yarasının üzerine gelecek muhtemel darbeden son anda alıkoymuştu kendisini. Kan kokan gömleğini incelediği sırada havadaki elini avucuna hapsetti. Buz parçasından ibaret olan parmakları, onun sıcacık parmaklarının içinde can bulmuş gibi sızlamıştı.

“Öldürmeni tercih ederim.” Soğuk elini, sıcacık, ana kucağını andıran ellerinden kurtarıp yüzünü kapıya doğru döndü. Adamda yok sayamadığı bir değişim vardı ve bu, ona duyduğu güvensizlikten olsa gerek daha çok huzursuz hissettiriyordu. Her seferinde huzursuzluğunu artırıyordu davranışıyla.

“Biliyorum.” diyerek esir aldığı bileğini bıraktı. Yere düşmüş ceketini eline alıp omuzlarına koyarken hala gülümsüyordu.

“Sen de bir değişiklik var. Yaralısın ama mutlu gibisin. Gülüyorsun.” Bakışları ilk uyandığı anda olduğu gibi ateşe döndü. O yeşil hareleri yine ateşe bulanmış, rengini kaybetmişti. Cennete ait olan her şey ateşin karşısında yok oluyordu.

“Huzurluyum.” dedi mırıldanarak. “Garip bir şekilde huzurlu hissediyorum.”

Gözlerine dalgınca bakan Buket ise gizli okyanusun derinliğindeydi.

“Cennet hırsızı” dedi onun sözünün peşinden. Türkçe söylediği için anlamayan Alexander’ın alevli yeşili yeniden yüzüne dönmüştü. “Bir sebebi var mı?”

Ateşin alevlerinin yansıdığı pürüzsüz cemali özel bir sanatkarın elinden çıktığını haykırıyordu bakan gözlere. Ve tanıyan herkes bilirdi, güzelliği yüzüyle sınırlı kalmıştı. Bir kalbi olsaydı şayet, onun da güzel olacağına inanıyordu. Ama yoktu! “Bence artık uyumalısın. Gözlerinin altı şişti.” Ondan kaçmak için bir yol bulmuş gibi başıyla onaylayarak ayağa kalktı. Koltuğa bacaklarını karnına çekerek yatıp ceketi bütün bedenini kapatacak şekilde örttü. Başındaki ağrı hafiflemiş olsa da gözlerinin arkasında ara sıra iğne batıyormuş gibi hissettiriyordu. Yorgundu fazlasıyla.

“Alexander?” Sırtı dönük duran adam irkilmiş gibi dikleşip başını önce omuzuna doğru çevirdi. Ardından yetersiz kalmış gibi bedeniyle birlikte yüzünü tamamen kendisine döndü. “Minderin üzerine otur. Uykun gelirse de beni uyandır.” Adını söylediğinin farkındaydı. Biraz korksa da beklediği tepkiyi vermeyen adama konuşma şansı tanımadan gözlerini kapattı. Sanki gözlerini açsa namlunun ucunu görecek gibi geriliyordu. Bir hareketlilik işitti.

Sonra da içini rahatlatacak son sözünü...

“Güzel rüyalar gör.”

Bölüm sonu

7 yorum