Üsküdar – Ocak Ayı, AkşamüstüBoğaz’dan gelen keskin rüzgar saçlarımın arasına dolanıyor, yüzümde ince bir çizik gibi geçiyordu. Gökyüzü griydi, sokaklar nemli. Arda’yla camiden sonraki ilk buluşmamızdı. Ama bu kez bir cenazeye değil, onun “görmen gerek” dediği bir sergiye gidiyorduk.Sergi, Üsküdar’daki terk edilmişe benzeyen eski bir tekke binasındaydı. Dış kapısında yanıp sönen bir ampul dışında hiçbir şey canlılığını belli etmiyordu. Merdivenlerden çıkarken ürperdim. Bu soğuk sadece havadan değildi, içeride başka bir şey vardı. Sessizlik gibi, ya da gölgeler gibi.“Emin misin?” dedim.Başını salladı. “Bu insanlar... sırların yükünü taşıyanlar.”“Ne sırları?”“Kaybolan yüzlerin, unutulan hayatların... gömülmeden önce unutulan ölülerin sırları.”İçeri adım attığımızda, ilk fark ettiğim şey ağır bir is kokusu oldu. Tavanlardan sarkan çıplak ampuller loş bir ışık yayarken, duvarlardaki karakalem portreler adeta bize bakıyordu. Ortamda ney sesi vardı ama bir yerden de uğultu geliyor gibiydi – sanki rüzgar bile içeride yankılanıyordu.Arka odadan bir kadın çıktı. Saçları maviye boyanmıştı, gözlerinde açıklayamadığım bir yorgunluk vardı. Arda’ya baktı.“Zaman seni yaşlandırmamış ama ağırlaştırmış,” dedi.Arda hafifçe gülümsedi. “Sen de hâlâ kaybolmuş gibisin.”Kadının bakışları bana döndü. Gözleri bıçak gibiydi ama bir parça merhamet de vardı.“O da hikâyeye dahil olmuş.”Sadece başımı eğdim. Bir şey dememe gerek yoktu.Bizi içerideki masaya davet etti. Odada başka insanlar da vardı. Konuşmaları az, bakışları derindi. Bir süre sessizlik oldu. Sonra kadın önüne kalın bir dosya koydu.“Geçen hafta Karacaahmet’te bir şey oldu,” dedi. “Basına yansımadı. Ama biri yanlış kişiyi gömdü.”İçim ürperdi. “Nasıl yani?”“Resmî kayıtlara göre gömülen kişi ölüydü. Ama aslında hayattaydı. Gerçek ceset ise hâlâ ortada yok.”Arda araya girdi. “Bu bir hata değil. Bilerek yapılmış.”Kadın başını salladı. “Aynen öyle. Biri mezar kayıtlarıyla oynuyor. Kimlikleri siliyor, ölüleri başka adlarla gömüyor. Bu bir sistem.”Bir dosya sayfası önüme kaydırıldı. Bir fotoğraftı. Siyah-beyaz, karanlıkta çekilmiş. Üç kişi yürüyordu, ama ortadaki figürü tanıdım. O gün çay ocağında, cenazeyle ilgisi olmayan adam.“Elimde çay, karşımda oturuyordu,” dedim. “Sanki bizi dinliyordu.”“Adı Yusuf,” dedi kadın. “Eskiden devlet arşivinde çalışıyordu. Mezarlık kayıtlarına erişimi olan nadir insanlardan biri. Yıllar önce ortadan kayboldu. Şimdi tekrar ortaya çıkıyor. Ama her zamanki gibi bir gölge gibi.”Odada ağır bir sessizlik oldu. Herkes birbirine bakıyordu. Tam o anda dışarıdan çarpan bir ses duyduk. Camların titrediğini hissettim. Biri binaya girmeye çalışıyordu.“Bizi izliyorlar,” dedi kadın. “Geçmişi kurcalayan her adım, karanlıktan bir yankı getirir.”Arda kolumdan tuttu. “Hemen aşağı.”Dar bir merdivenden bodruma indik. Küf kokusu, duvarlarda su izleri... ama Arda yolu biliyor gibiydi. Kadın, cebinden küçük bir fener çıkararak önümüze geçti. Eski bir duvar taşını itti. Bir geçit açıldı.“Burası tekkeden kaçış tüneli. Osmanlı’dan kalma.”“Hâlâ kullanılıyor mu bu geçit?”“Bugün ilk kez gerçekten ihtiyacımız oldu.”Tünelin içi dardı. Başımı eğerek yürümek zorundaydım. Ayak seslerimiz yankı yapıyordu. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, adımlarımı duyamaz oldum. Arda arkama geçmişti. Sessizce ilerliyorduk. Tünelin sonunda paslı bir kapı vardı. Kadın tokmağı çevirdi. Kapı gıcırdayarak açıldı.Soğuk hava suratımıza çarptı. Boğaz’ın kıyısındaydık. Rıhtımın kenarında bir balıkçı barınağına çıkmıştık.Kadın kapıyı kapatıp bana döndü.“Artık sen de içindesin bu hikâyenin. Geri dönüş yok.”“Ne istiyor bu Yusuf?”“Unutulmuşları hatırlatmak. Ama nasıl hatırladığını sen belirleyemezsin. O kararı çoktan vermiş.”Arda bana baktı. Gözleri sert ama endişeliydi.“Belki de ilk cenazemiz, bizi tesadüfen birleştirmedi.”“Belki de bizi biri oraya çekti.”Gökyüzü iyice kararmıştı. Uzakta bir vapur sireni çaldı. İçimde bir şey çözüldü. Korkudan çok daha farklı bir şeydi bu. Bir kapı açılmıştı ve ben, o kapıdan içeri girmiştim artık .

Zeynep Kaya

Arda yılmaz

Lira nox

Yusuf Ersoy