"Onu... Aras'ı tanıyor musun?"
Deniz bu can alıcı soruyu sorarken dudaklarındaki o kusursuz, hayranlık uyandırıcı gülümsemesini milim bozmamıştı. Yeşil gözlerinde, avını köşeye sıkıştırmış yırtıcı bir kedinin ışıltısı vardı. Mert’in yüzündeki ifade ise kaskatıydı; en azından dışarıdan bakıldığında, çelikten zırhı hâlâ yerli yerindeydi.
"Kimden bahsettiğini anlamadım," dedi Mert, sesindeki o pürüzlü, derin tınıyı tamamen düzleştirerek.
Deniz, sanki kendi evinin salonundaymış gibi büyük bir rahatlıkla Mert’in tam karşısındaki boş sandalyeye yayıldı, dirseklerini masaya dayadı. "Aras," dedi, harfleri tek tek, Mert’in canını acıtmak ister gibi uzatarak. "Tarih bölümündeki o çocuk. Hani az önce benimle oturan, hayalet gibi gezen hırka."
Aramıza zifiri, ağır bir sessizlik çöktü. Kantindeki tüm sesler bu masanın etrafında eriyip yok oldu. Mert, masanın üzerinde duran su şişesini boks bandajlı iri parmaklarıyla kavrayıp sertçe masaya bıraktı. Plastik şişenin masaya vuruş sesi bir infaz gibiydi. "Tanıyorum," dedi, gözlerini dikerek. "Kampüsten."
Deniz’in açık kahverengi kaşları hafifçe, alaycı bir kavisle yukarı kalktı. "Bu kadar mı? Sadece kampüsten?"
"Başka ne söylemem gerekiyor Deniz? İsim listesini mi sayayım?"
Deniz birkaç saniye boyunca, gözlerini kırpmadan Mert’in çene çizgisine, o kısılan kömür karası gözlerine baktı. Ardından dudaklarının kenarıyla sinsice gülümsedi. Çünkü Mert’i bu dünyada uzun zamandır, belki de herkesten daha uzun zamandır tanıyan kişi kendisiydi. Ve çok iyi bildiği bir gerçek vardı: Mert Karaca, yalan söylemeyi kesinlikle beceremezdi. En azından, o kemikli ve sert yüzü yalanı anında ele verirdi.
Çocukluğundan beri böyleydi bu. Rahatsız olduğu, canını sıkan, onu tehdit eden her ne varsa, o kapkara gözlerinin en derininde bir yangın gibi parlar, kendini açık ederdi. Tıpkı şu an olduğu gibi.
"İlginç," diye mırıldandı Deniz, sesindeki o şüpheci tınıyı saklamayarak.
Mert cevap vermedi. Sandalyeyi sertçe geriye iterek ayağa kalktı, spor çantasını tek hamlede omzuna attı. "Antrenmanım var, senin boş muhabbetlerini dinleyemeyeceğim."
"Kaçıyorsun," dedi Deniz, arkasına yaslanıp gözlerini Mert’in sırtına dikerek. Sesi buz gibiydi.
Mert adımlarını bıçak gibi kesti ama arkasını dönmedi. Geniş omuzları rüzgâra karşı duran bir duvar gibi gerildi. "Hayal kuruyorsun Deniz," dedi pürüzlü sesiyle. Sonra kantinin turnikelerine doğru büyük adımlarla yürüyüp gözden kayboldu.
Deniz ise masada tek başına kalırken, bakışları batan güneşin vurduğu o boş koridora çakılı kaldı. Zihni kapkaranlık bir dehlize doğru iniyordu. Mert’i yıllardır tanıyordu; gerçekten yıllardır. İlkokulun o tozlu bahçesinden beri beraberlerdi. Aynı varoş mahallede büyümüşler, aynı sokakların çamurunda top koşturmuşlar, sırt sırta verip aynı kanlı kavgalara karışmışlardı. Deniz, Mert’in annesinin o yorgun yüzünü de babasının o bencil, yı yıkıcı gölgesini de çok iyi bilirdi. Çocukluk korkularını, öfkesinin hangi noktada patladığını, sessizliğe gömüldüğünde kafasının içinde hangi canavarların uyandığını bilirdi.
Mert’in bu dünyada hiç kimseye, en yakın takım arkadaşlarına bile göstermediği o karanlık, yaralı taraflarını sadece kendisinin bildiğini sanıyordu. Yıllardır bu güvenli hisle onun yanındaydı.
Ama son birkaç haftadır, kampüsteki o dengelerin tamamen altüst olduğunu hissediyordu. Ve bu durum canını feci şekilde sıkıyordu. Çünkü Mert... Aras’a çok farklı bakıyordu. Bu fark, başkalarının gözden kaçıracağı o kadar küçük, o kadar gizli detaylarda gizliydi ki... Aras kantinin o hantal kapısından içeri girdiği an, Mert gayriihtiyari başını kaldırıp o hayaleti arıyordu. Aras uzak bir masada birileriyle konuşurken, Mert kendi masasındaki muhabbeti tamamen unutup onun dudak hareketlerini izliyordu. Hele ki Aras, Deniz’le yan yana yürürken... Mert’in o boks bandajlı yumruklarını montunun cebinde nasıl sıktığını, o kömür karası gözlerindeki o vahşi, tehlikeli kıskançlığı Deniz anında yakalamıştı.
Yıllardır Mert’i adeta bir gölge gibi izliyordu ve onun, hayatı boyunca hiç kimseye, hiçbir kadına ya da erkeğe böyle yırtıcı, böyle sahiplenici bir hırsla bakmadığını çok iyi biliyordu.
Bu düşünce, Deniz’in o kibirli, her şeye sahip olan ruhunda zehirli bir sarmaşık gibi büyüdü. Bu durumdan nefret etmişti. Hem de ölümüne.
Ertesi gün, kampüsün üzerine kurşun rengi, boğucu bir yağmur çöküşmüştü. Yağmur damlaları pencerelere ritmik darbeler indirirken, ben kütüphanenin o tecrit edilmiş üçüncü katında, köşedeki masama sığınmış ders çalışmaya çalışıyordum. Ama nafile. Son günlerde kafamın içindeki o uğultu o kadar büyümüştü ki, hiçbir kitaba, hiçbir tarih makalesine odaklanamıyordum. Önümdeki amfi notlarının aynı sayfasını üç kez, satır satır okuyor ama zihnim her seferinde o beton merdivenlerde, Mert’in boks bandajlı ellerinde asılı kalıyordu.
Tam sıkıntıyla kalın kitabı kapatıp toparlanacaktım ki, karşımdaki ahşap sandalyenin geriye çekilme sesiyle irkildim.
Başımı kaldırdım. Deniz.
Üzerindeki şık, koyu renkli kaşe kabanıyla masaya oturmuştu. Elindeki karton kahve bardağından etrafa keskin bir koku yayılıyordu. Kusursuz saçları hafifçe nemlenmişti ve yüzünde, insanı anında etkisi altına alan o asil gülümsemesi vardı.
"Merhaba tarihçi," dedi, sesini kütüphane kurallarına uyarak hafifçe alçaltarak.
İçimdeki o tetikte bekleyen huzursuzluğa rağmen, onun bu sıcak enerjisi karşısında istemsizce gülümsedim. "Merhaba."
"Beni özledin mi bakayım? Birkaç gündür yoktum ortalıkta."
"Hayır, hiç özlemedim," dedim alaycı bir tonda.
"Yalan," dedi Deniz, gözlerini kısarak masaya doğru biraz daha eğildi. "Gözlerin öyle demiyor ama."
"Tamam, belki çok azıcık," diyerek gözlerimi devirdim.
Deniz bu teslimiyetimden son derece memnun görünüyordu. Sonraki birkaç dakika boyunca, aramızdaki o gergin havayı dağıtmak ister gibi tamamen sıradan şeylerden bahsetti. Zor hocalardan, vizelerin ağırlığından, kampüsteki o sıkıcı kulüp etkinliklerinden... Konuşuyordu, alan yaratıyordu. Ama içimdeki o içgüdüsel his, bu sakinliğin arkasında fırtına öncesi bir sessizlik olduğunu fısıldıyordu.
Çünkü Deniz, kolay kolay susacak, lafı havada bırakacak biri değildi. Ve bir anda, cümlenin ortasında bıçak gibi sustu. Yeşil gözlerindeki o sevecen ışık saniyeler içinde çekildi, yerini derin, analiz eden bir ciddiyete bıraktı.
"Sana gerçekten bir şey sormam lazım Aras," dedi. Sesi o kadar pürüzsüz ama bir o kadar da ağırdı ki...
"Tamam, sor," dedim, elimdeki kurşun kalemi masaya bırakarak.
"Mert’le..." dedi, gözlerini doğrudan benim göz bebeklerime kenetleyerek. "Mert Karaca ile aranızda tam olarak ne var?"
Elim, masanın üzerindeki kalemin üzerinde aniden donakaldı. Nabzımın kulaklarımda çınlamaya başladığını hissettim. Deniz bu soruyu öyle öylesine, laf olsun diye sormamıştı; bakışlarındaki o tehlikeli ciddiyet, bu konuyu günlerdir kafasında kurduğunu açıkça gösteriyordu.
"Hiçbir şey yok," dedim, sesimin titremesini engellemek için çenemi sıkarak. "Aramızda ne olabilir ki? Onu tanımıyorum bile doğru düzgün."
Deniz kaşlarını yavaşça yukarı kaldırdı, yüz hatlarındaki o şüpheci ifade daha da belirginleşti. "Gerçekten mi Aras? Bana yalan söyleme."
"Evet, gerçekten. Neden yalan söyleyeyim?"
Deniz bir süre sessiz kaldı, parmaklarıyla kahve bardağının kenarında ritim tuttu. Sonra başını hafifçe yana eğdi, bakışları daha da keskinleşti. "Çok garip," diye mırıldandı. "Çünkü Mert, kampüsteki herkese birer çöp parçasıymış gibi davranırken... Sana bakarken sanki bu dünyadaki tek insan senmişsin gibi, seni çok iyi tanıyormuş gibi davranıyor."
Kalbimin göğüs kafesimi döven o deli ritmini saklamak için derin bir nefes aldım ama tenimin altındaki o gerginliği gizleyemedim. "Abartıyorsun Deniz. Hakkındaki dedikodular yüzünden ona fazla anlam yüklüyorsun bence."
"Belki de," dedi Deniz. Ama o yeşil gözlerindeki o kapkaranlık ifade, bu söylediğime zerre kadar inanmadığını haykırıyordu.
Aramızdaki konu birkaç dakikalığına başka yönlere saptı, havayı yumuşatmaya çalıştım. Ama tam o saniyede, hayatımın belki de en büyük hatasını yaptım. Kafamın içindeki o Mert fırtınasının etkisiyle, düşünmeden, dilimin ucuna gelen o zehirli cümleyi serbest bıraktım.
"Belki de..." dedim, doğrudan Deniz’in gözlerinin içine bakarak. "Belki de sen, çocukluk arkadaşın olduğunu iddia ettiğin o çocuğu sandığın kadar iyi tanımıyorsundur."
Deniz’in yüzündeki o asil, maskeli ifade saniyeler içinde darmadağın oldu. Dudaklarındaki o hafif tebessüm dondu, yeşil gözlerinde vahşi, tehlikeli bir fırtına koptu. "Ne demek istiyorsun sen?" diye sordu. Sesi bir fısıltı kadar kısıktı ama buz gibi soğuktu.
O an, içimdeki o çanlar deliler gibi çalmaya başladı. Sus Aras, dedim kendime. Şimdi hemen sus ve arkana bakmadan kaç. Ama artık çok geçti, ok yaydan çıkmıştı bir kere.
"Bir şey demek istemedim," dedim, bakışlarımı kaçırıp kitaplarımı çantama tıkıştırmaya çalışarak. "Öylesine bir laftı işte."
"Aras!" Deniz aniden masanın üzerinden uzanıp bileğimi sıkıca kavradı. Parmaklarının baskısı canımı yakmadı ama taşıdığı o yoğun, ezici güç beni masaya sabitledi. Sesi bu kez yumuşaktı ama o yumuşaklığın altında ölümcül bir dikkat gizliydi. "Benden ne saklıyorsun? Mert’le ilgili... Benim bilmediğim neyi biliyorsun?"
Başımı iki yana salladım, gözlerimi elinden çekip tekrar yüzüne diktim. "Hiçbir şey bildiğim yok Deniz, bırak lütfen bileğimi."
"Yalan söylüyorsun," dedi Deniz, gözlerini milim kırpmadan ruhumu okumak ister gibi bakarak.
Kütüphanenin o ağır sessizliği ikimizin üzerine bir kabus gibi çöktü. İçimde, tüm hücrelerimi esir alan kapkaranlık, berbat bir tehlike hissi oluştu. Bu konuşma çok yanlış, geri dönüşü olmayan bir uçuruma doğru sürükleniyordu ve ben freni patlamış bir kamyon gibi bunu durduramıyordum. Benim o sessiz kalışım, her şeyi gizleme çabam... Aslında verilebilecek en net, en berbat cevaptı.
Deniz’in gözleri hafifçe daraldı. Kafasının içindeki o muazzam zekanın, o tehlikeli çarkların nasıl çalıştığını resmen görebiliyordum. Parçaları birleştiriyordu. Son haftalardaki o kaçamak bakışları, Mert’in o boks salonundaki hırçınlığını, benim kantindeki o dalgın hallerimi, kütüphane köşelerini... Tüm o dağınık ipuçlarını tek bir potada eritiyordu.
Sonra aniden durdu. Kavrayışının getirdiği o soğuk dalga yüzüne vurduğunda, dudakları yavaşça aralandı. Yüzünde, her şeyi çözen, o kapkaranlık sırrı keşfeden korkunç bir aydınlanma ifadesi şekillendi.
"Bir dakika..." dedi Deniz, sesi titrer gibi ama inanılmaz derecede keskin çıktı.
Kalbimin göğsümde sıkıştığını, nefesimin boğazımda tamamen düğümlendiğini hissettim. "Ne?" diye fısıldayabildim sadece.
"Mesele..." dedi Deniz, parmaklarını bileğimden yavaşça çekerken gözlerini doğrudan çantamın derinliklerine dikerek. "Mesele o siyah deri kapaklı defter mi?"
Kanımın çekildiğini, tüm bedenimin buz kestiğini hissettim. Gerçek anlamda felç olmuştum. Bunu ona söylememiştim. Bu dünyada hiç kimseye, can dostum Ece’ye bile kütüphanede bulduğum o defterden tek bir kelime dahi bahsetmemiştim. Deniz’in bunu bilmesi, bu tahminde bulunması mantıken imkânsızdı! Ama o, Mert’in hayatındaki o gizli sığınağı, o defter takıntısını zaten yıllardır biliyordu; sadece o parçanın bende olduğunu yeni fark ediyordu.
Yüzündeki o hain, o kıskanç ve her şeyi ele geçiren ifadeden anladım; öğrenmemesi, asla el uzatmaması gereken o kapkaranlık sırrı kökünden yakalamıştı.
Masanın üzerine doğru biraz daha eğildi, nefesi yüzümü yalayıp geçerken o zehirli gülüşü yeniden yüzüne yayıldı:
"Mert’in o kimselere göstermediği, canı gibi sakladığı o siyah defterini... Sen buldun, değil mi Aras? İçindeki her şeyi okudun."
Nefesim boğazımda koca bir kaya parçası gibi düğümlendi, tek bir hece bile çıkaramadım. Ve hayatımda ilk kez... Çelik ve kâğıdın arasındaki bu tehlikeli oyunda, hem benim hem de Mert’in başının çok ama çok büyük bir belaya girmek üzere olduğunu iliklerime kadar hissettim.
Devam Edecek...