İçeriğe geç

Çelik ve Kağıt

Bölüm 10 · 8 dk okuma

Çelik ve Kağıt

Bölüm 10

İlk Koruma

"Mert'in defterini sen buldun, değil mi? İçindeki her şeyi okudun."

Deniz bu ölümcül soruyu sorduğunda, göğüs kafesimin altındaki o amansız ritim tamamen kontrolden çıktı. Kalbim, kütüphanenin o eski ahşap zeminine dökülecekmiş gibi deliler gibi vurdu. Şaka yapmıyordu. O yeşil gözlerindeki keskin, her şeyi ele geçiren aydınlanma ifadesi tam bir fırtınanın habercisiydi. Bir şekilde, o şeytani zekasıyla tüm parçaları birleştirmiş ve en mahrem sırrımızı yakalamıştı.

"Ne... Ne defterinden bahsettiğini anlamıyorum," dedim anında, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. Kitaplarımı alelacele çantama tıkıştırmaya başladım.

Berbat bir savunmaydı. Hayatımda söylediğim en kötü, en amatörce yalandı bu. Ben bile kendi sesimdeki o suçluluk pürüzünü net bir şekilde duymuştum.

Deniz, parmaklarını bileğimden tamamen çekti ama o zehirli, büyüleyici gülümsemesini yüzüne bir maske gibi yaydı. "Tamam," dedi, sesini kütüphanenin sessizliğine uydurarak tehlikeli bir fısıltıya dönüştürdü. "Bu panik dolu, berbat cevabınla zaten bilmem gereken her şeyi öğrenmiş oldum Aras. Teşekkürler."

İçimden kendime, dikkatsizliğime, o dilimi tutamayışıma en ağır küfürleri savurdum. Deniz ise şaşırtıcı, bir o kadar da ürkütücü bir şekilde daha fazla üzerime gelmedi. Arkasına yaslandı, şık kaşe kabanının yakasını düzeltti. "Sakin ol şampiyon. Nefes al."

"Sakinim ben," dedim diklenerek. Ama ellerimin titrediğini ikimiz de görüyorduk.

"Hiç değilsin," diye mırıldandı Deniz, gözlerini kısarak.

Haklıydı, sakinlikten fersah fersah uzaktım. Çünkü Mert’in o siyah kapağın arkasına sakladığı dünyayı, o çocuksu korkuları ve ruhunun çıplaklığını neden ölümüne gizlemek istediğini artık çok iyi biliyordum. Ve şimdi, o zırhın arkasındaki yarayı başka biri, üstelik Mert’in en yakınındaki tehlikeli çocukluk arkadaşı öğrenmişti. Deniz’in bu sırrı Mert’e karşı bir silah olarak kullanıp kullanmayacağını bilmemek, ruhumu kapkaranlık bir huzursuzluğun kucağına itiyordu. Bu düşünce, bütün gün ve gece boyunca bir karabasan gibi peşimi bırakmadı.

Ertesi gün, kampüsün üzerine haziran ayının o yapışkan, bunaltıcı sıcağı çökmüştü. Ağır geçen tarih dersinin çıkışında tek istediğim şey, kafamın içindeki bu Deniz ve Mert uğultusunu susturacak bir parça sessizlikti. Bu yüzden o gürültülü kantin turnikelerinden kaçıp kampüsün en arkasında kalan, gölgeli ağaçlı yürüyüş yoluna saptım. Kulaklığımı taktım ama müzik açmadım; başımı önüme eğip sadece adımlarıma odaklanarak kendi hayalet dünyamda yürümeye başladım.

Ta ki önümdeki güneş ışığının aniden kesildiğini, üç büyük gölgenin yolumu kapattığını fark edene kadar.

Adımlarım istemsizce yavaşladı, başımı kaldırdım. Üç çocuk tam önümde barikat kurmuş gibi dikiliyordu. Benim bölümden değillerdi ama kampüsün o her köşede biten, kendilerini bir şey sanan klasik zorba tiplerindendi. Sürekli birileriyle uğraşarak var olmaya çalışan o sığ kalabalıktı.

İçlerinden uzun boylu, sırıtarak bana bakan biri tam önüme geçip yürüyüşümü kesti. "Hayırdır hayalet? Bir yere mi yetişiyorsun böyle aceleyle?"

Kulaklığımı yavaşça çekip boynuma indirdim, sesimi düz tutmaya çalışarak "Hayır," dedim. "Yanınızdan geçebilir miyim?"

"Yazık ya," dedi sağ taraftaki çocuk, arkasındaki arkadaşlarına bakıp haince sırıtırken. "Yolunu kaybetmiş gibi bir hali var." Arkadaşları kaba bir kahkahayla ona eşlik etti.

Neden benimle uğraştıklarını, deritlerinin ne olduğunu anlamıyordum. Ama görünmezlik zırhımın bu sığ amfilerde işe yaramadığı anlardan biriydi işte.

"Baksanıza oğlum," dedi ortadaki, omzuma doğru çiğ bir bakış fırlatarak. "Bu çocuk kampüste hiç konuşuyor mu ya? Dili var mı bunun?"

Diğeri araya girdi, sesini yapay bir şaşkınlıkla yükseltti: "Valla ben sesini ilk kez duyuyorum. Belki de sadece kâğıtlarla konuşabiliyordur, baksana şuna."

Yine o çiğ, o rahatsız edici kahkaha koridorda yankılandı. Gözlerimi sabır diler gibi devirdim, içimden derin bir nefes aldım. Gerçekten inanılmazdı. Koskoca üniversitedeydik ama zihniyetleri hâlâ ortaokulun o ilkel zorbalık seviyesinde kalmıştı. Hiç bulaşmamaya, seviyelerine inmemeye karar vererek sol taraflarındaki boşluktan geçip gitmeye yeltendim.

Ama aynı çocuk, büyük bir hamleyle tekrar önüme geçti, gövdesiyle beni durdurdu. "Dur biraz, acele etme dedik ya sana. Daha muhabbetimiz bitmedi."

"İşim var," dedim, sesimdeki o kırılgan inatla. Çantamın kulbunu sıktım.

"Bizim de işimiz seninle zaten," dedi çocuk ve elini ukala bir hareketle omzuma doğru uzattı. Parmakları kumaşı kavrayıp beni sarsacaktı ki—

"Sorununuz ne lan sizin?!"

O vahşi, o pürüzlü ve gök gürültüsünü andıran ses tonu koridorun döküntü duvarlarında patladığı an, çocukların o çiğ kahkahaları bıçakla kesilmiş gibi anında son buldu. Benim de nefesim boğazımda asılı kaldı. Çünkü o sesin sahibini, ruhumun en derin kıvrımlarında bile tanıyordum.

Başımı hızla sola çevirdim.

Mert.

Sadece birkaç metre ötede, o yırtıcı, o her şeyi yakıp yıkmaya hazır duruşuyla dikiliyordu. Üzerinde okulun siyah basketbol takım eşofmanı vardı. Saçları hafifçe ıslaktı, muhtemelen antrenmandan yeni çıkmıştı. Ama o kömür karası gözlerindeki ifade, antrenmanın ötesinde, içindeki canavarın uyandığını açıkça gösteriyordu. Çene kemiği o kadar sert kasılmıştı ki, yüz hatları çelikten dövülmüş gibi duruyordu. Yumrukları, montunun cebinde boks bandajlarının altından birer kaya gibi kabarmıştı.

Omzuma dokunmaya çalışan çocuk, Mert’in o ezici gölgesini ve üzerimize saçılan o tehlikeli aurayı hissettiği an istemsizce iki adım geri kaçtı, rengi kireç gibi soldu. "Biz... Biz bir şey yapmıyorduk abi," diye geveledi içlerinden biri.

Mert ona doğru tek bir büyük adım attı. Sadece baktı. O kaplan gözlerini andıran, insanı olduğu yere çivileyen bakışlarını çocuğun üzerine dikti. Ve bu tek bir bakış bile yetti. Az önce ses tellerini sonuna kadar kullanan, benimle dalga geçen o çocuk bir anda tamamen sessizleşti, yutkundu.

"Tekrar soruyorum," dedi Mert. Sesi bu kez daha alçak, daha boğuk ama bir o kadar da ölümcül bir tehdit taşıyarak çıktı. "Bu çocukla sorununuz ne sizin? Derdiniz ne?"

Aramıza ölümcül bir sessizlik çöktü. Ben bile o baskın enerjinin altında nefes almaya korktum. Çocuklar, Mert’in kampüsteki o otopark kavgalarını, arkasında bıraktığı enkazları çok iyi bildikleri için korkudan birbirlerinin yüzüne baktılar. Sonunda ortadaki çocuk omuzlarını korkuyla büzüştürdü. "Şaka... Şaka yapıyorduk sadece ya. Önemli bir şey değildi."

Mert’in yüzündeki o buzdan, o acımasız maske milim oynamadı. "Hiç komik değil," dedi, kelimelerin üzerine basarak.

"Tamam abi, uzatmayalım. Gidiyoruz."

"Git," dedi Mert.

Bu tek bir kelime, itiraz kabul etmeyen, çiğnenirse kan dökecek bir askeri emre benziyordu. Çocuklar bir saniye bile beklemediler. Arkalarına bile bakmadan, o ukala tavırlarını kuyruklarını kıstırarak koridorun ucunda kaybettiler.

Birkaç saniye sonra, o haziran sıcağının altında, o loş yürüyüş yolunda sadece ikimiz kalmıştık. Ve nedense bu baş başa kalma anı, az önceki o zorba çocukların yarattığı gerilimden çok daha yoğun, çok daha soluk kesici hissettiriyordu. Havada elektrik akımı vardı, tenim onun varlığıyla karıncalanıyordu.

Mert, gözlerini benden kaçırdı. Çantasını tek omzuna atıp gitmek için hareketlendi. Arkasını dönüyordu.

Ama benim içimde, beklemediğim kadar büyük, haksız bir öfke patlaması yaşandı. Beni bir hayalet gibi görmesinden, sürekli üstten bakmasından sıkılmıştım. En önemlisi, onun karşısında zayıf ve korunmaya muhtaç görünmek canımı yakmıştı.

"Benim senin yardımına ihtiyacım yoktu," diye çıkıştım, sesimi koridorda yankılanacak kadar yükselterek.

Mert adımlarını bıçak gibi kesti. Yavaşça, o devasa gövdesiyle arkasını döndü. Kömür karası gözlerinde bir şaşkınlık belirdi. "Ne?"

"Onları kendim de halledebilirdim," dedim, bir adım öne çıkarak. "Sürekli bir kahraman gibi tepemde bitip beni korumana gerek yok."

Mert’in o keskin kaşlarından biri hafifçe, alaycı ama bir o kadar da şaşkın bir kavisle yukarı kalktı. "Gerçekten mi?" diye sordu, sesi pürüzlü bir fısıltı gibi çıktı. "O üç ayının karşısında kâğıt gibi titrerken mi halledecektin Aras?"

Bu soru, gururumu feci şekilde incitti, sinirle çenemi sıktım. "Evet! Hallederdim ya da halledemezdim, bu seni ilgilendirmez!"

Mert birkaç saniye boyunca, gözlerini milim kıpırdatmadan yüzümdeki her bir çizgiyi inceler gibi bana baktı. O yakınlıkta, aramızdaki o soluk mesafesinde onun bedeninden yayılan o sıcak, erkeksi ten kokusunu ve kesik nefesini duymak içimi titretti. Başını yavaşça iki yana salladı, yüz hatları tuhaf, daha önce görmediğim bir yoğunlukla yumuşadı.

"Ben... Ben seni korumadım," dedi. Sesi bu kez o kükreyen sertlikten uzaktı; daha alçak, daha derinden gelen, adeta tenime dokunan bir tınıdaydı. "Sadece... O heriflerin o pis seslerini kütüphanenin o sessizliğine yakışmayan o gürültülerini susturdum."

Bu cevap, beklediğim her türlü azarlamadan veya sertlikten o kadar farklıydı ki, kalbimin göğüs kafesimi sertçe dövdüğünü hissettim.

"Fark ne Mert?" diye sordum, sesimdeki o inatçı tınıyı korumaya çalışarak ama gözlerimi o dudaklardan ayıramayarak. "Beni korumakla onları susturmak arasındaki fark ne?"

"Çok fark var," dedi hemen, sesi gergindi. Sonra gözlerini benden kaçırdı. Sadece bir anlığına kafasını yana çevirdi, çenesindeki kas deli gibi seğirdi. "Yani... Bu durumun doğrudan seninle bir ilgisi yoktu. Sadece gürültü sevmiyorum."

Yalan söylüyordu. Kampüsün en büyük kavgacısı, gürültünün tam ortasındaki adam yalan söylüyordu. Nedense bunu ruhumun en derin yerinde hissetmiştim. Ama yüzüne vurmadım.

Çünkü hayatımda ilk kez, aramızdaki o aşılmaz sessizlik tamamen farklı bir anlama bürünmüştü. Eskiden bu sessizlik benim için ölümcül bir korku, kaçma isteği uyandıran bir tehditti. Şimdi ise... Şimdi ise garipti. Çok tuhaf, çok sıcak ve tehlikeli derecede romantik bir çekim vardı bu sessizliğin içinde. Tenlerimiz birbirini çağırıyor gibiydi.

Mert gitmek için tekrar arkasını döndü. Bir adım attı. Sonra durdu, sanki görünmez bir halat onu bana bağlıyormuş gibi gitmeyi beceremedi. Tekrar yüzünü bana çevirdi.

Ve o an, batmakta olan güneşin o turuncu ışığı koridorun pencerelerinden sızıp ikimizin üzerine düştüğünde, gözlerimiz birbirine sımsıkı kilitlendi. Gitmiyordu, bakışlarını çekmiyordu. O kömür karası gözlerin en derindeki o vahşi tutkuyu, o sahiplenici hırsı ilk kez bu kadar çıplak gördüm. Bu kez o yoğun çekimin, o tenimi yakan enerjinin karşısında daha fazla dayanamayarak bakışlarını ilk kaçıran, başını öne eğen ben oldum.

Çünkü kalbim, kaburgalarımı kıracakmış gibi sarsıcı bir hızla çarpmaya başlamıştı. Bu saçmalıktı, bu delilikti, bu benim gibi bir hayaletin asla kapılmaması gereken tehlikeli bir rüyaydı. Ama olmuştu işte; çelik, kâğıdı tamamen kendi çekim alanına almıştı.

Mert arkasını döndü ve bu kez daha yavaş adımlarla yürümeye başladı. Tam koridorun köşesinden sapıp tamamen uzaklaşacakken, haftalardır, o siyah defteri açtığım ilk saniyeden beri ruhumu kemiren, geceleri beni uyutmayan o devasa soru, iradem dışında, düşünmeden dudaklarımdan bir çığlık gibi fır fır fırladı ve onu olduğu yere çiviledi.

"Mert!"

Adını hayatımda ilk kez yüksek sesle, kendi sesimle telaffuz ediyordum. Harfler koridorda yankılandı.

Mert adımlarını anında kesti. Çok yavaş, neredeyse ürkerek bana doğru döndü. Gözlerindeki o yıkılmış duvarların arkasından baktı bana.

Ve ben, o haziran sıcağının, o ölümcül sessizliğin tam ortasında, haftalardır kafamı kurcalayan, hayatımı altüst eden o soruyu nihayet sordum:

"Sen... Sen beni nereden biliyorsun Mert? O siyah deftere asla kimseye anlatmadığım o çocukluk korkularımı, odamın kapısını aralık bırakışımı nasıl yazabildin? Beni nereden tanıyorsun?"

Bir anda, tüm evren tamamen dilsizleşti. Esen o sıcak rüzgâr bile yaprakların arasında donakaldı.

Mert’in o sert, o tavizsiz yüzündeki ifade resmen buz kesti, dudakları hafifçe aralandı ama tek bir hece bile çıkmadı. Göz bebeklerinde kapkaranlık bir dehliz açıldı. Ve ben o an, onun o afallamış yüzüne bakarken kesin olarak anladım.

Bu sorunun çok derin, çok sarsıcı bir cevabı vardı. Hem de benim o kırılgan, kâğıttan dünyamı tamamen havaya uçuracak kadar büyük, geçmişten gelen devasa bir cevap.

Devam Edecek...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.