İçeriğe geç

Çelik ve Kağıt

Bölüm 11 · 7 dk okuma

Çelik ve Kağıt

Bölüm 11

Cevapsız Soru

"Sen... Sen beni nereden biliyorsun Mert?"

Soruyu dudaklarımdan bir çığlık gibi fırlattıktan sonra, havada asılı kalan o kelimeleri bir daha geri alamayacağımı çok iyi biliyordum. Aslında bu soruyu haftalardır, kütüphanenin o loş köşesinde o zifiri siyah defteri açıp ilk sayfayı okuduğum andan beri sormak istiyordum. Her gece yatağımda tavanı seyrederken, her tarih dersinde hocanın sesini bir uğultu gibi dinlerken zihnim hep bu sorunun etrafında dönüp duruyordu. Ve şimdi, kelimeler haziran sıcağına karışmıştı. Geri dönüş yoktu. Nefesimi tutmuş, o çelikten zırhın arkasındaki cevabı bekliyordum.

Mert bana baktı. Uzun, soluk kesen bir süre boyunca gözlerini milim kıpırdatmadan yüzüme dikti. O kömür karası gözlerin en derininde öyle büyük bir fırtına koptu ki, bir anlığına, sadece bir saniyeliğine bana her şeyi anlatacağını sandım. Gerçekten. Dudakları hafifçe aralandı, göğsü hızla kalkıp indi, sanki yıllardır içinde tuttuğu o devasa kaya parçasını dilinin ucundan söküp atacaktır gibi oldu.

Ama etmedi. O aralık dudaklar birbirine sertçe bastırıldı, çene kemiği deli gibi kasıldı ve yüzündeki o aşılmaz ifade saniyeler içinde yeniden kapandı. Tıpkı ağır, demir bir kapının tam yüzüme sertçe çarpılması gibiydi.

"Tanımıyorum," dedi sonunda. Sesi pürüzlü, buz gibi ve tamamen düz bir tondaydı.

Yalan söylüyordu. Bunu ruhumun en ücra köşesinde bile hissetmiştim. Nedenini, nasıl bu kadar emin olduğumu bilmiyordum ama onun o kalın sesindeki o milimetrik titreme bana gerçeği haykırıyordu.

"Yalan söylüyorsun," dedim, bir adım öne çıkarak. Sesimdeki inatçı kırılganlık, onun o buzdan duvarına çarptı.

Mert’in çenesi daha da gerildi, montunun cebindeki yumruklarının boğumları beyazladı. "Sana tanımıyorum dedim, Aras. Hayal görmeyi bırak."

"Romanındaki çocuk..." dedim, sesimi daha da yükselterek. "O siyah deftere yazdığın o çocuk bana inanılmaz derecede benziyor. Benimle aynı alışkanlıkları taşıyor."

Sessizlik. Kampüsün o ıssız koridoru bir anda bir mezarlık kadar sessizleşti.

"Benim asla ama asla kimseye anlatmadığım, en mahrem çocukluk korkularımı biliyor," diye üsteledim, gözlerimi gözlerine dikerek. "Geceleri uyuyamadığımda odamın kapısını bir karış aralık bırakışımı bile yazmışsın oraya. Ve sen hâlâ karşıma geçmiş, beni tanımadığını mı söylüyorsun Mert?"

Bu sözlerim üzerine, Mert gözlerini aniden benden kaçırdı. Sadece bir saniyeliğine, bakışlarını koridorun döküntü zeminine indirdi ama o tek bir saniyelik kaçış bile benim için yeterliydi. Çünkü Mert Karaca'nın bu hayattaki en büyük laneti buydu: İnsanları korkutacak yalanlar söyleyebiliyordu, heybetinin arkasına saklanabiliyordu ama o gözlerindeki çıplak gerçeği benden saklamayı kesinlikle beceremiyordu.

"Aras," dedi, sesi bu kez hırlatır gibi, tehlikeli bir tonda sertleşerek. "Sana son kez söylüyorum. O lanet olası konuyu kapat."

"Kapatmıyorum!"

Bu kez ben geri çekilmedim. Hayatım boyunca kalabalıklardan kaçan, birisi sesini yükselttiğinde gölgelere sığınan ben, ilk kez bir çeliğin karşısında kâğıt gibi yırtılmayı göze alarak dimdik durdum. Belki de işlerin bu kadar kötüleşmesinin, o barut fıçısının patlamasının tek nedeni buydu. Çünkü Mert kaçmaya, o zırhının arkasına saklanmaya alışmıştı; ben ise ilk kez korkusuzca onun peşinden gidiyordum.

"Neden söylemiyorsun?" diye bağırdım. "Neden beni nereden bildiğini itiraf etmiyorsun?"

"Çünkü anlatacak, senin o küçük kafanda kurduğun gibi gizemli hiçbir şey yok!"

"Var! Bal gibi de var!"

"Yok dedim sana!"

Mert bir anda bana doğru döndü. O kadar hızlı, o kadar ani bir hamle yaptı ki, onun bu yırtıcı hareketini tahmin bile edememiştim. Üzerime doğru devasa bir gölge gibi bir adım attı. Sonra bir tane daha... Ve bir saniye içinde, aramızdaki o güvenli mesafe tamamen buharlaştı. Göğsü göğsüme değmek üzereydi. Kokusu, o boks salonu ve terle karışık erkeksi ten kokusu bütün nefesimi kesti. Kalbim göğüs kafesimi parçalamak ister gibi vahşi bir hızla çarpmaya başladı ama arkamdaki duvara yaslanmama rağmen gözlerimi milim kaçırmadım. O da kaçırmadı. Aramızdaki gerilim, havayı yakıp kavuracak bir sıcaklığa ulaşmıştı. Tenlerimiz birbirine değmiyordu ama aradaki o elektrik akımı ikimizi de sarsıyordu.

"Sen..." dedi Mert, dişlerinin arasından fısıldar gibi. İlk kez gözlerinde kör bir öfkenin uyandığını görüyordum. "Sen neden benimle bu kadar uğraşıyorsun lan? Derdin ne senin? Neden sürekli dibimde bitiyorsun?"

Bilmiyordum. Kelimenin tam anlamıyla bunun cevabını ben de bilmiyordum. Neden onun peşinden gittiğimi, neden o siyah defterdeki yaralı çocuğun sesini duymak için bu kadar delirdiğimi kendime bile açıklayamıyordum. Ama yine de o yakınlığın, onun o titreyen dudaklarının çekimine kapılarak cevap verdim:

"Çünkü... Çünkü sen herkesten çok büyük bir şey saklıyorsun Mert. Ve o sakladığın şeyin tam ortasında ben varım."

Mert sert, kısa bir kahkaha attı. Ama bu kahkahanın içinde zerre kadar eğlence ya da alay yoktu; sadece saf, katıksız bir öfke ve can çekişen bir gurur vardı.

"Harika," dedi, yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırarak. Sıcak nefesi dudaklarımı yalayıp geçti, tenim alev aldı. "Belki de kampüsteki herkes gibi sadece kendi önüne baksan, o kâğıttan dünyanda sessizce çizimlerini yapsan hayatın senin için çok daha kolay olur, Aras."

Sözleri, beklediğimden çok daha sert, çok daha insafsız bir darbe gibi göğsüme vurdu. Ama durmadı. İçindeki o panik dalgasını beni kırarak bastırmak ister gibi devam etti:

"Her şeyi çözmek zorunda değilsin," dedi, sesi koridorda yankılanacak kadar yükselirken. Bakışları dudaklarıma kaydı, sonra tekrar gözlerime çıktı. "Etrafındaki her yaralı insanı, her karanlık ruhu kendi o zavallı masumiyetinle kurtarmak zorunda da değilsin!"

İşte o an, göğsümün ortasında bir şeylerin ortadan ikiye bölündüğünü, canımın feci şekilde yandığını hissettim. Çünkü Mert’in bu acımasız cümlesiyle birlikte, birkaç saat önce Ece’nin kantinde kurduğu o cümle aklıma geldi: “Sen insanların içindeki yarayı görünce kendini feda ediyorsun.” Mert bunu bilmiyordu, Ece ile ne konuştuğumu duymamıştı ama tam olarak en zayıf noktama, ruhumun en korumasız sızısına tek bir hamlede vurmuştu.

"Ben..." dedim, sesimin kırılmasına engel olamayarak. Gözlerim dolacak gibi oldu ama çenemi sıktım. "Ben seni kurtarmaya falan çalışmıyorum Mert. Haddimi aşmışım, özür dilerim."

"Öyle mi?" Dudaklarını sertçe birbirine bastırdı, kömür karası gözlerinde anlık bir pişmanlığın gölgesi geçti. "Çünkü bana tam olarak öyle geliyor. Kendini bir şey sanıyorsun."

Aramıza kurşun gibi ağır, buz gibi soğuk bir sessizlik çöktü. Hayatımda ilk kez, onun o yakıcı bakışlarının karşısında dayanamayarak gözlerini kaçıran, başını öne eğen ben oldum. Mert, bendeki o ani kırılmayı, o darmadağın oluşu anında fark etti. Ve yüzündeki o vahşi öfke, saniyeler içinde sarsıldı. Dudakları hafifçe aralandı, elini bana doğru, omzumu kavrayıp beni durdurmak ister gibi kaldırdı. Söylediği o ağır sözlere kendisinin de anında pişman olduğu her halinden belliydi.

Ama artık çok geçti. Kâğıt bir kez yırtılmıştı.

Sırtımı yaslandığım duvardan çektim, aramızdaki o soluk kesen mesafeyi büyük bir adımla açarak geri çekildim. "Tamam," dedim, sesimdeki o cansız fısıltıyla. "Haklısın. Ne defter umrumda ne de sen. Unut gitsin her şeyi."

Mert tek bir kelime bile edemedi, havada asılı kalan eli yavaşça yanına düştü. Ben ise arkamı döndüm ve o loş kampüs koridorunda, büyük adımlarla yürümeye başladım. Bu kez arkamdan gelmedi, beni durduracak o pürüzlü sesini yükseltmedi. Sadece esen o sıcak haziran rüzgârının ortasında arkamdan bakmakla yetindi.

O akşam yurda dönüp odamın kapısını kilitlediğimde, moralim, ruhum tamamen darmadağındı. İçimde Mert’e karşı kör bir kızgınlık ya da nefret yoktu; durum ondan çok daha kötü, çok daha derindi. Kelimenin tam anlamıyla kırılmıştım. Çünkü ne zaman Mert’in o çelikten zırhının arkasındaki gerçek, o yaralı hâline yaklaştığımı düşünsem, ne zaman aramızdaki o ten çekimi bizi birbirimize bağlasa... Beni vahşi bir hamleyle tekrar uzağa itiyordu. Sanki bir yanı deliler gibi görünmek, benim tarafımdan anlaşılmak istiyor ama diğer yanı da görülmekten, o çıplaklıkla yüzleşmekten ölesiye korkuyordu.

Yatağıma sırtüstü uzandım. Telefonumu elime aldım, ekrana baktım, sonra sıkıntıyla yastığın üzerine fırlattım. Sonra dayanamayıp tekrar aldım. Saçma, tam bir delilik olduğunu bile bile gün boyunca koridorda yaşanan o anları, onun o burnumun ucundaki sıcak nefesini, dudaklarımızın arasındaki o yarım nefeslik mesafeyi düşünüp duruyordum.

Saat amansızca ilerledi. On bir... On iki... Bir... Gözüme tek bir damla uyku girmiyordu.

Tam saat gecenin ikisine gelirken, elimde sıkı sıkıya tuttuğum telefonun ekranı ani bir ışıkla aydınlandı. Sessiz odada bir bildirim sesi yankılandı. Bir mesaj gelmişti.

Kaşlarımı çatarak ekrana baktım; gelen numara rehberimde kayıtlı değildi. Kalbimin ritmi yavaşça yön değiştirdi. Titreyen parmaklarımla mesaja tıkladım, açtım.

Ve o saniyede nefesim tamamen durdu, göğsüm kilitlendi. Çünkü ekranda, o beyaz boşluğun tam ortasında, o pürüzlü sesin ruhunu taşıyan tek bir cümle yazılıydı:

"Bazı şeyleri hatırlamak istemezsin, Aras."

Hepsi buydu. Başka hiçbir açıklama, hiçbir kelime ya da isim yoktu altında. Ama bu dünyada, o karanlık haziran gecesinde bana bu cümleyi kurabilecek, bu gizemli ağırlığı omuzlarıma yükleyebilecek tek bir kişi vardı.

Mert.

Kalbimin o susturduğum vahşi ritmi yeniden kulaklarımda patlamaya başladı. Mesajın ekranındaki o altı kelimeye tekrar baktım. Bir kez... İki kez... Üç kez... Okudukça tenimin altındaki o karıncalanma tüm vücudumu sardı. Yatağımda yavaşça doğruldum, sırtımı duvara dayadım.

Çünkü ilk kez... Bu amansız kovalamacanın başından beri ilk kez elimde inkâr edilemez, somut bir kanıt duruyordu. Bu mesaj sıradan bir kaçış, bir yalan ya da bir tehdit değildi.

Mert Karaca beni kesinlikle tanıyordu. Hem de benim o kâğıttan hafızamın sandığından çok, ama çok daha uzun zamandır, geçmişin kapkaranlık bir köşesinden beri beni kalbinde taşıyordu.

Devam Edecek...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.